Türkiye’de yükseköğretim alanında önemli bir dijital altyapı olarak öne çıkan YÖKAKADEMİK platformu, akademisyenlerin bilimsel faaliyetlerinin görünürlüğünü ve izlenebilirliğini sağlamak amacıyla geliştirilmiştir. Ancak bu sistemde ciddi bir sorun göze çarpmaktadır: Emekli olan ya da kurumundan ayrılan öğretim üyelerinin profilleri tamamen görünmez hale gelmektedir.
Yapay zekâ (YZ), çağımızın en tartışmalı ve en dönüştürücü teknolojilerinden biri. Günlük yaşamımızda, iş dünyasında ve eğitimde etkilerini giderek daha net hissetmeye başladığımız bu teknoloji, aynı zamanda bir ikilem de sunuyor: Yapay zekâyı rakip olarak mı konumlandırmalıyız, yoksa onu bir yardımcı, bir iş ortağı olarak mı kullanmalıyız?
Bilgisayar biliminin doğuşundan bu yana tartışılan temel soru şudur: İnsan mı bilgisayarı daha iyi anlayacak, yoksa bilgisayar mı insanı? 20. yüzyılın ortalarında bu mesele daha çok teknik bir merak olarak görülürken, bugün toplumsal, ekonomik, psikolojik ve etik boyutlarıyla birlikte ele alınması gereken bir gerçeklik hâline gelmiştir. Çünkü bilgisayar artık yalnızca veri işleyen bir makine değil; insanın davranışlarını, duygularını, seçimlerini ve hatta bilinçaltı eğilimlerini analiz eden bir “dijital gözlemci”ye dönüşmüştür.
Bir yaz gününde, mezarlık ziyaretimizde, derin ölüm sessizliği içinde yalnızca bir imamın dudaklarından dökülen Kur’an sesi işitiliyordu. Hafif bir rüzgâr, ılgın ılgın mezar taşlarının arasından dolaşıyordu. Herkes gözyaşlarıyla tilaveti dinliyorken, o an zihnimde bir soru yankılandı: Bu kelam-ı ilahi gerçekten ölüler için mi inmişti, yoksa yaşayanlara mı?
İnsanoğlunun kadim tarihinde su, hayatın özü, bereketin simgesi, medeniyetlerin beşiği olmuştur. Fırat ve Dicle kıyılarında doğan uygarlıklar, Nil’in bereketli topraklarında yeşeren kültürler ve Anadolu’nun verimli ovaları hep suyun lütfuyla var olmuştur. Ancak bugün, modern insanlığın en büyük paradoksu ile karşı karşıyayız: Gelişmiş teknolojiler, dev sanayi tesisleri, küresel ticaret ağları… Ama en temel ihtiyacımız olan su hızla tükeniyor.
Bir süredir teknoloji dünyasında en çok tartışılan haberlerden biri, Anthropic’in yayınladığı çarpıcı araştırma raporu. Özetle, büyük dil modelleri arasında “bilinçaltı iletişim” diyebileceğimiz bir aktarımın mümkün olduğu gösterildi. Deney basit: Aynı modelden iki kopya alınıyor. Biri “öğretmen”, diğeri “öğrenci” olarak tanımlanıyor. Öğretmen modele “baykuşları seviyorsun” gibi masum bir duygu aşılanıyor. Sonra bu model, öğrenciye yalnızca sayı dizileri gibi anlamsız görünen mesajlar gönderiyor. Ve mucizevi ya da ürkütücü olan şey şu: Öğrenci model de bir süre sonra baykuşlara sempati duymaya başlıyor
Her sabah uyanıp günün telaşına dalarken, çoğumuz beynimizin potansiyelini ne kadar kullandığımızı hiç sorgulamıyoruz. Peki, gerçekten beynimizin sınırlarını zorluyor muyuz, yoksa onu yanlış inanışlarla sınırlıyor muyuz? “Beynimizin sadece %10’unu kullanıyoruz” miti kulağa çekici gelebilir; ne var ki modern nörobilim, bunun yalnızca bir şehir efsanesi olduğunu ortaya koyuyor.
İnsan beyni hâlâ insanlık için en büyük gizemlerden biri olmayı sürdürüyor. "Dana Beyin Girişimleri İttifakı ve Avrupa Dana Beyin İttifakı" tarafından yürütülen bu küresel girişimler, yalnızca bilimsel farkındalık oluşturmakla kalmıyor; aynı zamanda insan beyninin hâlâ çözülmemiş sırlarına dair derin bir merak ve heyecan uyandırıyor. Beynin en dikkat çekici özelliklerinden biri, inanılmaz bilgi işleme kapasitesini son derece düşük bir enerji tüketimiyle gerçekleştirebilmesidir.
Dijital çağın kapılarını araladığımız bu günlerde, Yapay Zekâ insanlığın önünde belki de en kritik yol ayrımı gibi duruyor. Bir zamanlar yalnızca bilim kurgu hikâyelerinin konusu olan bu teknoloji, artık hayatın damarlarına kadar işlemiş durumdadır. Eğitimden sağlığa, ekonomiden hukuka kadar birçok alanda karar mekanizmalarımızı dönüştürüyor. Bu dönüşüm, yalnızca teknik bir ilerleme değil; aynı zamanda insanın kendi değerleriyle yüzleşmesini zorunlu kılan derin bir etik sınavdır.
Türk milletinin kader çizgisinde 30 Ağustos, yalnızca bir askeri zaferin tarihi değildir; bu gün, bağımsızlık idealinin vücut bulduğu, ulusal kimliğin yeniden inşa edildiği ve milletimizin küllerinden yeniden doğduğu eşsiz bir dönüm noktasıdır. Bu zafer, karanlıktan aydınlığa, umutsuzluktan dirilişe açılan kapıdır. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da yakılan bağımsızlık meşalesi, üç yıl boyunca açlık, yokluk ve yorgunluğa rağmen hiç sönmedi; 26 Ağustos sabahı Kocatepe’nin sisli ufkunda yeniden parladı ve 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da ebedileşti.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.