YAZARLAR

05 Şubat 2026 Perşembe, 00:00

Doçentlik Ünvanı Değil, Akademik Yetkinlik Krizde!

Türkiye’de doçentlik tartışması çoğu zaman yanlış bir yerden başlıyor. Sanki sorun, “çok doçent var” ya da “ölçütler gevşek” meselesiymiş gibi konuşuluyor. Oysa mesele sayı değilyetkinliğin nasıl tanımlandığı ve nasıl denetlendiği meselesidir. Daha doğrusu, ünvanın kendisinden çok, ünvanı üreten sistemin niteliği tartışmalıdır.


Bugünkü yapı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile Üniversitelerarası Kurul’u (ÜAK) neredeyse “sihirli değnek” gibi konumlandırıyor. Oysa bu iki kurum, akademinin tamamını dönüştüremez; ama oyunun kurallarını gerçekten değiştirebilecek aktörlerdir.

Ünvanı merkezden çekip yetkinliği öne almak: YÖK’ün elindeki en güçlü araç, asgari standart belirleme yetkisidir. Ancak bu yetki uzun süredir niceliğe indirgenmiş durumda. “X sayıda yayın sonunda doçentlik” mantığı, akademik kaliteyi ölçmekten çok, akademik davranışı biçimlendiriyor. Yayın yapılıyor; ama neyin, neden yapıldığı belirsizleşiyor.

Oysa yapılabilir olan şudur: Ünvanı merkezden vermeye devam etmek, ama içini yetkinlik temelli bir çerçeveyle doldurmak. Seçili çalışmalar dosyası, öğretim ve mentorluk göstergeleri, etik sicil… YÖK “Ünvanı veririm; içeriğini üniversite doldurur, ben denetlerim” diyebilir. Bu, merkeziyetçiliği azaltırken sorumluluğu dağıtan bir modeldir.

Her üniversiteyi aynı rolü oynamaya zorlamamak: Bir diğer temel sorun, 24 üniversite (20 Devlet, 4 Özel Üniversite) şeklinde araştırma üniversiteleri olmasına rağmen,  tüm üniversitelerin fiilen “araştırma üniversitesi” gibi davranmaya zorlanmasıdır. Oysa sistem, farklı misyonlara izin verecek esnekliğe sahip olmalıdır. Araştırma ağırlıklı, eğitim ağırlıklı ya da bölgesel uzmanlık üniversiteleri… Adı konmadan da yapılabilecek bu sınıflandırma, doçentlik kriterlerini de bağlama oturtur. Aynı ünvan, ama farklı görev tanımlarıyla değerlendirilir.

Kişiye özel kadro ilanları ve öğretim körlüğü: Kadro ilanları meselesi artık teknik değil, açık bir güven sorunudur. Standart ilan metinleri, aşırı spesifik şartlara otomatik itiraz mekanizmaları ve bağımsız denetim birimleri kurulabilir. YÖK isterse, bu konuda hızlı yol alabilir. Sorun, çoğu zaman “yapılamazlık” değil, “istenmezliktir”.

Benzer bir körlük öğretim kalitesinde de görülüyor. Yayını olmayan hocaya ders verdirmiyoruz; ama ders veremeyen hocaya profesörlük verebiliyoruz. Bu çelişki, ders dosyaları ve filtrelenmiş öğrenci geri bildirimleri gibi araçlarla giderilebilir. Öğretim, nihayetinde üniversitenin asli işidir.

ÜAK merkezli sınavdan akıllı denetime: Doçentlikte en çok eleştirilen kurum ÜAK’tır; ama aynı zamanda en hızlı müdahale edebilecek kurumda odur. Bugünkü sistem fazla merkezi, fazla formalist ve fazlasıyla jüri bağımlıdır. Alan bazlı kalıcı jüri havuzları, jüri performans puanları ve algoritmik eşleşme gibi araçlar keyfiyeti azaltabilir.

Asıl kritik adım ise kör jüri sistemidir. Dosyaların isim ve kurumdan arındırılması, yayınların içerik üzerinden değerlendirilmesi ve gerekçesiz olumsuz kararların yasaklanması… ÜAK bunu tek bir kararla hayata geçirebilir. Torpil, kulis ve akademik hiyerarşi bu adımda ciddi biçimde zayıflar.

Etik ve hafıza olmadan reform olmaz: Alanlar arası uçurumların kapatılması, yaşayan kriterler ve uluslararası karşılaştırmalarla mümkündür. Daha da önemlisi, etik ihlallerinde otomatik durdurma mekanizmaları kurulmadan sistem düzelmez. İntihal ya da haksız yazarlık tespitinin kariyer sonuçları olmalıdır.

Bu noktada YÖK ve ÜAK’ın birlikte yapabileceği en önemli iş, Ulusal Akademik Sicil Sistemidir. Yayınlar, dersler, etik durum ve jüri görevleri tek bir şeffaf profilde toplanmalıdır. Böylece “Bu kişi neden profesör?” sorusu dedikoduyla değil, veriyle cevaplanmış olur.

Neden bugüne kadar yapılmadı?

Çünkü ünvan sayısı, çoğu zaman kurumsal ve siyasi memnuniyet üretir. Çünkü akademi, kendini denetlemeyi sevmez ve çünkü herkesi kızdıracak reformlar sürekli ertelenir. Oysa şu anki sistem kimseyi mutlu etmiyor; sadece herkes mevcut duruma alışmış durumdadır.

Sonuçta mesele teknik değil, irade meselesidir. YÖK ve ÜAK isterse, bu sistemi beş yılda ayağa kaldırır. İsterse, yirmi yıl daha makyaj yapar. Doçentlik unvanının itibarı da, bu tercihin doğal sonucu olur.

Sonuç ve Öneriler

Türkiye’de doçentlik meselesi, kişilerin liyakati üzerinden yürütülen bir tartışma olmaktan çıkarılmadıkça çözülemez. Sorun, bireysel başarı ya da başarısızlıklar değil; bu başarıyı ölçtüğünü iddia eden mekanizmanın tutarlılığıdır. Bugünkü yapı, akademisyeni nitelik üretmeye değil, nicelik-ölçüt üretmeye zorlamaktadır. Bunun sürdürülebilir olmadığı artık açıkça görülmektedir.

Bu nedenle çözüm, “daha zor doçentlik” ya da “daha çok yayın” gibi yüzeysel reçetelerde değil; yetkinliği merkeze alan, şeffaf ve denetlenebilir bir sistem mimarisinde aranmalıdır. YÖK’ün rolü, ünvanı merkezden dağıtan bir otorite olmaktan çok, çerçeveyi çizen ve denetleyen bir üst akla dönüşmelidir. ÜAK’ın rolü ise merkezi sınav yapan bir kurul olmaktan çıkıp, alanlara özgü akademik muhakemeyi güvence altına alan bir hakemlik kurumuna evrilmek olmalıdır.

Somut olarak yapılması gerekenler bellidir: Ünvanın nicel eşiklerden arındırılması, üniversitelerin misyonlarına göre farklılaştırılması, kör jüri uygulamasının hayata geçirilmesi, etik ihlallerinde otomatik ve caydırıcı mekanizmaların kurulması ve tüm süreci besleyecek ulusal bir akademik sicil sisteminin oluşturulması. Bunların hiçbiri teknik olarak imkânsız değildir; hepsi bugün uygulanabilir araçlardır.

Geçiş süreci ise dikkatle yönetilmelidir. Mevcut ünvanların geri alınması, akademik ve toplumsal kriz üretir; ancak yeniden onay ve şeffaf izleme mekanizmalarıyla sistem kendini zaman içinde temizleyebilir. Yeni gelenler için daha sıkı, eski sistemin alışkanlıklarından arındırılmış bir yapı kurulabilir.

Son tahlilde, doçentlik unvanının itibarı, ne jürilerin niyetine ne de adayların maharetine bağlıdır. İtibar, kurumsal iradeyle inşa edilir. YÖK ve ÜAK, bu iradeyi ortaya koyarsa, beş yıl içinde bambaşka bir akademik iklimden söz etmek mümkündür. Aksi hâlde tartışma devam eder; ama sorun yerinde sayar.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)