Çalışıyoruz Ama Ne İçin? “Anlamsız İşler” Tezinden Türkiye’nin Beyaz Yaka Gerçeğine
Modern çalışma hayatına dair en rahatsız edici sorulardan biri şudur: Yaptığımız işler gerçekten dünyaya anlamlı bir katkı sağlıyor mu? Antropolog David Graeber, 2013’te yayımladığı ve kısa sürede küresel ölçekte yankı uyandıran “Anlamsız İşler (Bullshit Jobs)” makalesinde bu soruyu merkeze alır. Tartışma, 2018’de kitaplaştığında artık yalnızca akademik bir iddia değil; milyonlarca çalışanın gündelik deneyiminde karşılığını bulan bir huzursuzluğun adı haline gelmiştir.
Graeber’in temel savı nettir: Modern kapitalist ekonomide çok sayıda iş, toplumsal olarak gerçek bir değer üretmediği halde varlığını sürdürmektedir. Üstelik bu işler geçici bir verimsizliğin ürünü değil; aksine mevcut ekonomik düzenin mantığıyla uyumludur. İnsanlar sabah işe gider, gün boyu raporlar hazırlar, sunumlar yapar, mailler yazar; akşam eve döndüklerinde ise içten içe şu soruyla baş başa kalırlar: “Ben bugün ne işe yaradım?”
Graeber’in yaklaşımını güçlü ve tartışmalı kılan nokta burada başlar. Bir işin “anlamsız” olup olmadığını belirleyen ölçüt; maaş, yasal gereklilik ya da kurumsal statü değildir. Ölçüt, işi yapan kişinin kendi vicdanında verdiği hükümdür. Eğer bir çalışan, yaptığı işin topluma gerçek bir katkı sunmadığına inanıyorsa, o İş dışarıdan ne kadar “profesyonel” görünürse görünsün anlamsızdır.
Bu, öznel ama hafife alınamayacak bir ölçüttür. Çünkü insanlar yalnızca geçinmek için değil, işe yaradıklarını hissetmek için de çalışır. Anlam duygusu ortadan kalktığında geriye kalan şey sadece meşguliyettir.
Birçok iş, toplumsal fayda üretmeden de sistem açısından “işe yarayabilir”. Bürokratik kontrolü artırıyorsa, hiyerarşiyi sürdürüyorsa, yöneticilerin varlığını meşrulaştırıyorsa ya da rekabet illüzyonu yaratıyorsa sistem için anlamlıdır. Ancak aynı iş, toplumun genel refahına hiçbir katkı sunmayabilir.
Örneğin bir şirket avukatı, hukuki mekanizmalar yoluyla sermayeyi korur ve güçlendirir. Bu, şirket ve sermaye açısından anlamlıdır. Fakat bu faaliyetin toplumun bütünü için ne ürettiği belirsizdir. Çalışan açısından ise bu durum çoğu zaman yabancılaştırıcı bir deneyime dönüşür.
Graeber’in dikkat çektiği bir başka paradoks şudur: Bazı işler sistem içinde “gerekli”dir, ama bu gereklilik yapaydır. Aşırı bürokrasi yeni bürokratik pozisyonlar doğurur; rekabetçi şirket kültürü bitmek bilmeyen rapor, KPI (Key Performance Indicator-Anahtar Performans Göstergesi) kullanımı oldukça yaygındır ve işletmelerin satışlarını artırmak için tercih ettikleri bir seçenektir. ve sunum üretimini teşvik eder. İş, çoğu zaman kendi yarattığı sorunu çözmek için vardır. Gerçek bir toplumsal ihtiyaca değil, sistemin kendi patolojilerine yanıt verir.
Bu nedenle “anlamsızlık”, tembellikle ya da çalışmamakla ilgili değildir. Tam tersine, çoğu anlamsız iş yoğun emek, zaman ve zihinsel enerji ister. Sorun, bu emeğin ahlaki içeriğinin boşalmasıdır.
Graeber’in belki de en sarsıcı tespiti şudur: Topluma somut katkısı en yüksek olan işler-bakım emeği, temizlik, öğretmenlik, sağlık hizmetleri-genellikle düşük ücretli ve düşük statülüdür. Buna karşılık toplumsal katkısı belirsiz birçok kurumsal iş, yüksek maaş ve prestijle ödüllendirilir. Bu terslik, modern toplumda “anlam” ile “ödül” arasındaki bağın koptuğunu gösterir.
Bu tablo Türkiye’de daha sert yaşanır. Birçok beyaz yaka için iş, ne kendini gerçekleştirme ne de topluma katkı aracıdır; yalnızca ekonomik hayatta kalma yoludur. İş anlamsızdır ama işten çıkmak da mümkün değildir. Bu nedenle Batı’da daha çok “varoluşsal boşluk” olarak tarif edilen duygu, Türkiye’de kaygı ve bastırılmış öfkeyle ifade edilebilir.
Üniversitelerin uzun süre verdiği örtük vaat de bu noktada anlamsızlaşır: “Oku, kendini geliştir, karşılığında saygın ve anlamlı bir işin olsun.” Bugün bu zincir çoğu zaman Excel tablolarında, kimsenin okumadığı raporlarda ve bitmeyen mail trafiğinde son bulur. Mezunlar bir noktada aynı soruyu sorar: “Ben bunun için mi okudum?”
Türkiye’de birçok kurumsal işte sorun, işin tamamen gereksiz olması değil; yapılıyormuş gibi yapılmasıdır. Sonuç üretmeyen ama meşguliyet üreten bir çalışma kültürü hâkimdir. Hiyerarşik ve kişisel ilişkilerin güçlü olduğu bu yapı, “yukarıyı meşgul etme”ye yarayan pozisyonları çoğaltır. Bazı işler, iş yapmak için değil; birilerinin “yönetiyor” görünmesi için vardır.
Belki de en çarpıcı olan şudur: Anlamsızlık kolektif bir sır haline gelmiştir. Herkes bilir, kimse açıkça söylemez. Çünkü işsizlik tehdidi büyüktür, şikâyet nankörlük sayılır. Üniversiteler ise eleştirel düşünce öğretmek yerine “istihdam edilebilirlik” pazarlayarak bu sessiz sözleşmeyi canlı tutar ve yeniden üretir.
Sonuç
Türkiye bağlamında Graeber’in sözünü ettiği “anlamsız işler” kavramı, Batı’daki örneklerinden farklı bir gerçekliğe oturur. Burada anlamsızlık çoğu zaman ironik bir mesafe, bireysel bir rahatsızlık ya da konforlu bir sorgulama alanı değildir; daha sert, daha çıplak ve daha az kaçış imkânı barındıran bir deneyimdir. Güvencesizlik, ekonomik zorunluluklar ve sınıfsal sıkışmışlık, işi anlamsız bulan bireyin bu anlamsızlıktan kopmasını neredeyse imkânsız hâle getirir. Böylece anlamsız iş, yalnızca zihinsel bir yabancılaşma değil, aynı zamanda süreklilik arz eden bir hayatta kalma pratiğine dönüşür.
Bu koşullarda sorunun çerçevesi de kaçınılmaz olarak değişir. Artık mesele “İşim anlamsız mı?” gibi teorik ya da etik bir sorgudan ibaret değildir. Asıl soru, çok daha bedensel ve varoluşsaldır: “Bu anlamsızlığa ne kadar süre, ne kadar derinlikte ve ne pahasına dayanabilirim?” Anlam yoksunluğu, bireyin kimliğini kemiren bir aşınma hâline gelirken; dayanma kapasitesi de bir tür zorunlu erdem gibi yüceltilir. Dayanabilmek ise sorgulamanın önüne geçer.
Ancak belki de en rahatsız edici ihtimal burada belirir: Sorun yalnızca yaptığımız işlerin gerçekten anlamsız olup olmaması değildir. Asıl sorun, “anlam”ı ölçme, tanımlama ve meşrulaştırma biçimimizin kendisinin baştan sona çarpık olmasıdır. Anlamı yalnızca verimlilik, piyasa değeri ya da toplumsal statü üzerinden kurduğumuzda; insan emeğini, zamanı ve varoluşu dar bir ölçüte sıkıştırmış oluruz. Bu durumda anlamsızlık, bireysel bir başarısızlık ya da yanlış meslek seçimi değil; yapısal bir körlüğün kaçınılmaz sonucudur. Ve belki de asıl yüzleşme, işlerle değil, bu ölçütlerle hesaplaşmayı gerektirir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP