Eğitim politikalarında sık yapılan bir hata, eğitimin fiilî içeriğini görmezden gelmek, yalnızca kâğıt üzerindeki etikete bakmaktır. Oysa eğitim, adıyla değil; süresi, müfredatı ve kazandırdığı yetkinliklerle anlam kazanır. Bugün teknik öğretmenler etrafında yürüyen tartışmanın düğüm noktası tam olarak buradadır: Alınan eğitimin içeriği mi esas alınacaktır, yoksa program sonunda yazan unvan mı?
6 Şubat 2023 sabahı, saatler henüz umutla karanlık arasında salınırken, bu kadim coğrafya bir kez daha insanın ne kadar kırılgan, ihmalin ise ne denli yıkıcı olabileceğini haykırdı. Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinden yükselen 7,8 büyüklüğündeki ilk sarsıntı yalnızca fay hatlarını değil, toplumun vicdanını da paramparça etti. Dokuz saat sonra Elbistan merkezli ikinci büyük deprem ise adeta doğanın insanlığa yönelttiği acı bir soruydu: “Ders almadınız mı?”
Gelecek denildiğinde, çoğumuzun zihninde benzer bir sahne canlanır: Camdan kuleler, yapay zekânın hüküm sürdüğü şehirler, hap şeklinde gıdalar ve doğayla bağı kopmuş bir insanlık… Parlak yüzeyler, metalik sesler, plastik tatlar… İnsan elinin toprağa değmediği, gökyüzünün yalnızca bir arka planda dekor olarak kaldığı bir dünya. Oysa bu tablo, insanın binlerce yıllık biyolojik ve ekolojik gerçeğini yok sayan bir teknoloji masalından ibarettir. Gelecek, sanıldığı gibi doğanın yerine geçecek bir “yapay dünya” değildir; doğayla kurduğumuz ilişkinin kaçınılmaz sonucudur.
Türkiye’de doçentlik tartışması çoğu zaman yanlış bir yerden başlıyor. Sanki sorun, “çok doçent var” ya da “ölçütler gevşek” meselesiymiş gibi konuşuluyor. Oysa mesele sayı değil; yetkinliğin nasıl tanımlandığı ve nasıl denetlendiği meselesidir. Daha doğrusu, ünvanın kendisinden çok, ünvanı üreten sistemin niteliği tartışmalıdır.
“Epstein olayı, pedofili ekseninde okunacak basit bir ahlak skandalı değildir. Daha ziyade, küresel elitlerin birbirlerini denetleme, hatta siyasal aktörleri rehin alma mekanizması olarak ele alınmalıdır.”
Gazetelerin birinci sayfaları gürültüyü sever. Rekorları, kırılan rekorları, kürsülerde yükselen sesleri… Parlak manşetleri, büyük puntolarla yazılmış göz kamaştıran başarı hikâyelerini… Oysa insanlık tarihinin asıl yükünü taşıyanlar, çoğu zaman bu sayfalarda hiç görünmezler. Onlar sessizdir. Gölgede kalırlar. Ama vazgeçilmezdirler.
Türk dünyası bugün, belki de son yüzyılın en kritik eşiklerinden birinde duruyor. Siyasi sınırlarla ayrılmış, farklı alfabelerle yazan; fakat aynı dil ailesine, büyük ölçüde ortak bir tarihsel hafızaya ve benzer kültürel kodlara sahip milyonlarca insan, yeniden birbirini anlama ve birlikte düşünme arayışında. Bu arayışın en somut, en stratejik ve uzun vadede en kalıcı sonuçlar doğurabilecek adımlarından biri ise Türk Dünyası Ortak Alfabesi girişimi olarak öne çıkıyor.
Hünkar Hacı Bektaş Seyit Muhammed Hüseynî el-Horasanî el-Nişaburî’nin asırlardır dilden dile aktarılan ve irfan geleneğinin özünü yansıtan “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdü, çoğunlukla bireyin kendi ahlak dünyasını inşa etmesine yönelik bir ilke olarak ele alınmıştır. Bu anlayışta el, başkasının hakkına uzanmayan, haramdan ve zulümden uzak duran eli; bel, nefsin taşkın arzularına karşı gösterilen iradeyi ve ölçüyü; dil ise yalandan, iftiradan, kırıcı ve incitici sözlerden sakınmayı temsil eder. Bu yorum hem doğru hem de son derece kıymetlidir; zira bireyin kendisiyle hesaplaşmasını esas alan bu yaklaşım, yüzyıllar boyunca Alevi-Bektaşi yolunun ahlakî omurgasını oluşturmuştur.
Korkuluk… Adı gibi korkutucu, ama neden insan siluetinde yapılır? Tarlaların ortasında, uçsuz bucaksız toprakların sessizliğinde dikilmiş o tanıdık figürü gözünüzde canlandırın: Rüzgâr estikçe kolları hafifçe sallanan, başında yırtık ve yamuk bir şapka, üzerinde ne zaman giyildiği bile belli olmayan eski elbiseler. İlk bakışta son derece aciz, hatta gülünçtür. Ne keskin dişleri vardır, ne pençeleri; ne kükreyebilir, ne saldırabilir. Canlı bile değildir- sadece tahta ve birkaç bez parçasından ibarettir.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, liberal uluslararası düzenin “nihai” ve alternatifsiz bir model olduğu iddiası uzun süre sorgulanmadan kabul görmüştür. Piyasa ekonomisi, serbest ticaret ve Batı merkezli kurumsal yapıların evrensel normlar haline geldiği bu sistem, görünürde istikrar üretirken; derin eşitsizlikleri, yapısal bağımlılıkları ve kalıcı kırılganlıkları da beraberinde getirmiştir. Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Bu düzen gerçekten değişebilir mi?
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.