Türkiye, son yıllarda sadece kendi iç siyasi dönüşümlerini değil; aynı zamanda küresel sistemin kırılgan dengelerini de aynı anda okumaya çalışan bir ülke görünümünde. Dünya yeniden şekillenirken; güç merkezleri yer değiştiriyor, ittifaklar esniyor, enerji koridorları yeniden çiziliyor ve klasik diplomasi dili yerini çok katmanlı stratejik ilişkilere bırakıyor. İşte böylesi bir dönemde Ankara’da Demokraside Birlik Vakfı tarafından düzenlenen “Değişen Dünyada Türkiye’nin Yeni Rolü” başlıklı konferans, sıradan bir akademik buluşmanın çok ötesinde anlamlar taşıyordu.
Dünya, insanlık tarihinin en büyük enerji dönüşüm süreçlerinden birinin tam merkezinde bulunmaktadır. Sanayi devriminden bugüne kadar ekonomik kalkınmanın temel dinamiği olan enerji, artık sadece üretim kapasitesi üzerinden değil; çevresel sürdürülebilirlik, stratejik güvenlik, teknolojik dönüşüm ve küresel rekabet ekseninde yeniden tanımlanmaktadır. Özellikle iklim değişikliği, karbon emisyonlarının azaltılması zorunluluğu, enerji arz güvenliği ve artan küresel tüketim ihtiyacı; devletleri, bilim insanlarını ve sanayi kuruluşlarını yeni enerji paradigması arayışına yöneltmektedir.
14 Mayıs 2026 tarihinde TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Fuat Oktay, Gazi Üniversitesi’nde “Yeni Uluslararası Sistem Arayışında Kutup Başı Olarak Türkiye” başlıklı söyleşide küresel siyasetin dönüşümüne ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Oktay’ın mesajları, Türkiye’nin dış politika yaklaşımının yanı sıra yeni dünya düzenine dair stratejik vizyonunu da ortaya koydu.
Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen bir iddia, insanlık tarihinin akışına dair oldukça çarpıcı bir çerçeve sunar: Dünya üzerindeki yönetimlerin ardında, gözle görünmeyen fakat etkisi hissedilen bir merkezî yapının bulunduğu düşüncesi. Bu bakış açısına göre, son iki bin yıl boyunca imparatorluklar yıkılmış, rejimler değişmiş, liderler gelip geçmiş; ancak asıl güç, isim ve biçim değiştirerek aynı odakta varlığını sürdürmüştür. Görünen aktörler sahnede yer değiştirirken, sahnenin kurucusu ve oyunun yazarı değişmemiştir.
İnsanlık tarihi incelendiğinde görülmektedir ki medeniyetlerin yükselişi, büyük ölçüde bilgi üretme kapasitesi ve teknolojiyi kullanabilme yeteneğiyle şekillenmiştir. Ateşin keşfinden matbaanın icadına, sanayi devriminden dijital dönüşüme kadar her büyük teknolojik sıçrama; yalnızca ekonomik düzenleri değil, aynı zamanda toplumsal ilişkileri, siyasal yapıları ve insanın kendisini algılama biçimini de değiştirmiştir. Ancak içinde bulunduğumuz çağ, önceki tüm dönüşümlerden daha farklı ve daha karmaşık bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Çünkü bugün artık yalnızca insanın kullandığı makinelerden değil, insan adına düşünebilen, analiz yapabilen, karar verebilen ve hatta içerik üretebilen sistemlerden söz edilmektedir.
Geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen SAHA 2026 kapsamında yapılan konuşmalar arasında en dikkat çekici olanlardan biri, hiç şüphesiz Selçuk Bayraktar’ın ortaya koyduğu vizyon konuşmasıydı. Bu konuşma yalnızca Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktayı anlatan teknik bir sunum değildi; aynı zamanda insanlığın içine sürüklendiği yeni dijital düzeni sorgulayan, teknoloji ile ahlak arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan ve “milli yapay zekâ” anlayışını stratejik bir devlet meselesi olarak ortaya koyan güçlü bir manifesto niteliği taşıyordu.
Türkiye’de yükseköğretimin Anadolu’ya yayılması, yalnızca yeni üniversitelerin kurulmasıyla açıklanabilecek teknik bir süreç değildir. Bu gelişim; Cumhuriyet’in eğitim anlayışının, kalkınma hedeflerinin ve bilim merkezli toplumsal dönüşüm idealinin önemli bir sonucudur. Anadolu’da kurulan üniversiteler, yalnızca eğitim kurumları değil; aynı zamanda bulundukları şehirlerin sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimine yön veren merkezler hâline gelmiştir. İşte Prof. Dr. Ramazan Özen’in hayatı ve akademik mücadelesi de tam olarak bu tarihsel sürecin içinde anlam kazanmaktadır.
Bazı insanlar vardır; yalnızca yaşarlar… Bazıları ise yaşadıkları çağa karakter kazandırırlar. Kimi insanlar mesleklerini icra eder, görevlerini yerine getirir ve sonra zamanın sessizliği içinde hikâyelerini tamamlayarak kendi dünyalarına çekilirler. Fakat bazı insanlar vardır ki onların hayatı, yalnızca şahsi bir kariyer çizgisiyle açıklanamaz. Çünkü onlar, içinde yaşadıkları toplumun ruhuna dokunurlar. Yetiştirdikleri insanlarda, kurdukları kurumlarda, savundukları fikirlerde ve geride bıraktıkları vicdan mirasında yaşamaya devam ederler. Dr. Orhan Uysal işte tam da böyle bir Cumhuriyet aydınıdır.
Değerli okuyucularımız, bugün değişik bir konuya değineceğim… Toplumlar çoğu zaman insanları oldukları gibi değil, ait oldukları kalıplar üzerinden tanımaya ve tanımlamaya meyillidir. Bir meslek, bir kıyafet, bir yaşam tarzı… Bunların her biri, bireyin karakterinden bağımsız olarak üzerine yapıştırılan etiketlere dönüşür. Oysa insan dediğimiz varlık, hiçbir sıfata sığmayacak kadar derin, hiçbir kalıpla sınırlandırılamayacak kadar karmaşıktır.
Bazı insanlar vardır; yaptıkları işlerin listesiyle değil, geride bıraktıkları izlerin derinliğiyle hatırlanırlar. Onların hayatı, yalnızca görevler, unvanlar ya da resmî başarılarla açıklanabilecek kadar dar bir çerçeveye sığmaz. Çünkü onlar, bulundukları her yerde insanlara temas eder; kimi zaman bir sözleriyle, kimi zaman bir duruşlarıyla, kimi zaman da sessiz bir destekleriyle hayatların yönünü değiştirebilirler. Prof. Dr. Ahmet Mahiroğlu da bu istisnai insanlardan biridir.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.