YAZARLAR

21 Ocak 2026 Çarşamba, 00:00

Trump Sonrası Dünyada Türkiye’nin Yapay Zekâ ve Savunma Sınavı

Donald Trump’ın ikinci kez Amerikan Başkanlığı koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya düzeni nezaketini kaybetmiş olabilir; fakat gerçekliğini kaybetmiş değildir. Aksine, daha çıplak, daha sert ve daha öğretici bir hâl almıştır. Bu yeni düzende devletler artık iyi niyetleriyle değil, hesaplama kapasiteleriyle ayakta kalmaktadır. Güç, tank sayısıyla değil; algoritma kalitesiyle ölçülmektedir.

Türkiye açısından mesele, Washington’un ne yapacağı ya da Pekin’in ne planladığı değildir. Asıl mesele, Ankara’nın kendi teknolojik aklını inşa edip edemeyeceğidir.

21. yüzyılda caydırıcılık, metal yığınlarıyla değil, karar hızlarıyla sağlanır. Bu nedenle Türkiye için temel stratejik ilke nettir: Öncelikle donanımda yeterlilik, yazılımda üstünlük. Bu ilke romantik bir vizyon değil; doğrudan hayatta kalma refleksidir.

Bugün Türkiye’de yapay zekâ alanında yürütülen çalışmalar çok kıymetlidir; ancak parçalıdır. Kurumlar arası veri paylaşımı sınırlı, askerî ve sivil alanlar arasındaki geçişler katıdır. Oysa yapay zekâ silo sistemlerini sevmez; entegrasyon ister. Bu nedenle gecikmeden atılması gereken ilk adım, ulusal ölçekte askerî bir yapay zekâ çekirdeğinin kurulmasıdır. Millî Savunma Bakanlığı, Savunma Sanayii Başkanlığı, TÜBİTAK ve seçilmiş üniversitelerin aynı merkezde buluştuğu; hedef tanıma algoritmalarından otonom karar destek sistemlerine uzanan bir yapı hayati önemdedir. İsrail’in Talpiot programı ya da ABD’nin DARPA modeli ilham kaynağı olabilir; ancak mesele kopyalamak değil, yerli bir akıl mimarisi kurmaktır.

Yapay zekânın yakıtı veridir. Ancak Türkiye’de veri hâlâ kurumsal kasalarda kilitlidir; çoğu etiketlenmemiş, çoğu entegre edilmemiştir. Uydu görüntüleri, İHA verileri, radar kayıtları ve siber olay analizleri mevcuttur; fakat aynı dili konuşmamaktadır. Savunma amaçlı millî bir veri gölü oluşturulmadan, yapay zekâda stratejik bağımsızlık mümkün değildir. Dahası, bu verinin Türkiye sınırları dışına çıkmasını engelleyen hukukî ve teknik güvenlik duvarları inşa edilmelidir. Veri egemenliği olmadan, yapay zekâ yalnızca pahalı bir oyuncaktan ibaret kalır.

Batı dünyası tam otonom sistemleri tartışırken, Türkiye daha akılcı bir doktrin geliştirebilir: Son karar insanındır; ancak insanın aklı yapay zekâyla genişletilir. Sürü İHA’lar, otonom kara ve deniz araçları, elektronik harp destekli karar sistemleri mümkündür; fakat denetlenebilir otonomiyle. Bu yaklaşım Türkiye’ye hem etik hem de stratejik üstünlük sağlar. Kontrol edilemeyen teknoloji güç değil, risktir.

Her çipi üretmek zorunda değiliz; bu zaten gerçekçi değildir. Ancak askerî kritik sistemlerde dışa bağımlılığı sıfırlamak zorundayız. Savunma amaçlı özel işlemciler, güvenli yerli mimariler ve üniversite-sanayi ortak tasarımları bu noktada hayati önemdedir. Buradaki hedef “en gelişmiş teknoloji” değil, “en kontrol edilebilir” teknolojidir.

Belki de en kritik zafiyet insan kaynağındadır. Teknolojiyi bilen asker sayısı yeterli değildri; askerî mantığı bilen mühendis sayısı ise daha da azdır. Bu çelişki çözülmeden hiçbir sistem sürdürülebilir değildir. Harp okullarında yapay zekâ, veri bilimi ve siber harp dersleri artık lüks değil, çekirdek zorunluluktur. Geleceğin generali, harita okuyan değil; model okuyan, senaryo hesaplayan bir asker ve bir komutan olmak zorundadır.

Üniversite yayın yapmakta, sanayi ürün geliştirmekte, ordu ihtiyaç tanımlamaktadır; ancak çoğu zaman aynı masada değillerdir. Bu kopukluk giderilmeden bilim sahaya, saha da bilime inemez. Savunma projelerinde akademik ortaklık zorunlu hâle getirilmeli; tezler doğrudan savunma ihtiyaçlarına bağlanmalıdır. Kapalı ama teşvikli bir Ar-Ge ekosistemi, gerçek gücün ön şartıdır.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye için temel mesele, küresel güç rekabetinde ABD’nin mi yoksa Çin’in mi yanında konuşlanılacağı değildir. Asıl ve belirleyici soru, Türkiye’nin kendi teknolojik aklını inşa edip edemeyeceğidir. Trump sonrası dünya düzeni, bu gerçeği artık örtüsüz biçimde ortaya koymaktadır: Güç devredilmez, paylaşılmaz; planlanır, üretilir ve inşa edilir.

Bu yeni uluslararası sistemde caydırıcılık; askeri envanterlerin niceliğinden çok, karar verme hızına, veri işleme kapasitesine ve algoritmik üstünlüğe dayanmaktadır. Yazılımı merkeze alan, yapay zekâyı stratejik bir devlet politikası hâline getiren ve insan kaynağını bu doğrultuda yeniden yapılandıran ülkeler, sadece sahada değil masada da belirleyici olmaktadır. Türkiye’nin önünde duran tarihsel fırsat da tam olarak budur.

Doğru alanlara odaklanan; savunma sanayiini donanım ağırlıklı bir üretim hattı olmaktan çıkarıp akıl, veri ve yazılım eksenli bir yapıya dönüştüren bir Türkiye, bölgesel güç tanımının ötesine geçebilir. Böyle bir dönüşüm, Türkiye’yi yalnızca krizlere tepki veren bir aktör olmaktan çıkarır; kuralları okuyan değil, kuralları yazan bir ülke konumuna taşır.

Bu çerçevede yapay zekâ, sadece bir teknoloji başlığı değil; ulusal egemenliğin, stratejik bağımsızlığın ve geleceğin güvenlik mimarisinin temel unsurudur. Savunma alanında algoritmik üstünlüğü yakalayamayan devletler, en gelişmiş silahlara sahip olsalar bile oyunun dışında kalmaya mahkûmdur.

Son kertede unutulmaması gereken şudur: Tank satın alan devletler belki savaş kazanabilir; ancak algoritma geliştiren devletler, savaşın nerede, ne zaman ve nasıl yapılacağını belirleyerek, savaşın mutlak kazananları olurlar. Türkiye’nin asıl sınavı da tam olarak burada başlamaktadır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)