Dijital Güvenlik Söylemleri, Algı İnşası ve Bireysel Sorumluluk Üzerine Eleştirel Bir İnceleme Dijital mecraların gündelik yaşam üzerindeki belirleyici rolü giderek artarken, bu alanlarda ortaya atılan veri ihlali iddiaları yalnızca teknik bir güvenlik meselesi olarak değil; aynı zamanda hukuki, toplumsal ve psikolojik sonuçlar doğuran çok boyutlu olgular olarak karşımıza çıkmaktadır. Son günlerde kamuoyunda yankı uyandıran ve yaklaşık 17,5 milyon Instagram kullanıcısının kişisel bilgilerinin sızdırıldığı yönündeki iddialar da bu çerçevede dikkatle değerlendirilmesi gereken güncel bir örnektir.
Türkiye’de akademik performansın ölçülme biçimi, uzun yıllar boyunca teknik ve ikincil bir idari mesele olarak değerlendirilmiştir. Oysa gelinen aşamada bu konu, üniversitelerin kurumsal geleceğini, bilimsel bilginin niteliğini ve kamusal aklın üretim kapasitesini doğrudan etkileyen yapısal bir sorun alanına dönüşmüştür. Akademik yükseltilmelerin; yayın sayısı, atıf puanı ve benzeri niceliksel göstergeler üzerine inşa edilen performans rejimi, bilimsel üretimi teşvik etmekten ziyade, metriklerin maksimize edilmesini hedefleyen bir davranış ekonomisi yaratmaktadır.
Bazı insanlar vardır; yaşadıkları çağın ötesindedirler. Zaman onlara dar gelir, toplum onların asaletini yaşadıkları süreç içinde anlayamaz. Onlar bugünde yürürken yarını görürler; fakat ne yazık ki yarını görenler, bugünün hükmünü çiğnedikleri için cezalandırılırlar. İşte Vecihi Hürkuş, bu toprakların gökyüzüne yazılmış en büyük saygın yalnızlıklarından biridir. Kendi zamanında hor görülen, anlaşılmayan, hatta cezalandırılan; fakat gelecek kuşakların vicdanına emanet edilmiş asil bir ruhtur O.
Zaman zaman kamuoyunda dillendirilen bir soru var: “Siber güvenlik uzmanlığı gerçekten bitiyor mu?” Bu soru, ilk bakışta masum görünse de aslında meselenin özünü kaçırıyor. Çünkü siber güvenlik, biten bir alan değil; her teknolojik kırılmayla birlikte yeniden tanımlanan, hatta daha da karmaşık hâle gelen bir ekosistemdir. Tehditler değiştikçe, onları anlayan ve öngören uzmanlara duyulan ihtiyaç da artmaktadır. Ancak bu ihtiyaç, klasik bilgi birikimiyle değil; değişen tehditin doğasını kavrayabilen yeni bir zihniyetle karşılanabilecektir.
Bir cümlenin insanı yücelten veya yalnızlaştıran hikâyesi Toplum olarak bazı kavramları sık kullanırız; ancak her kullandığımız kelimenin hakkını verdiğimizi söylemek zordur. Dilimiz zengindir, fakat bu zenginliği çoğu zaman derinlikten çok tekrar için harcarız. Günlük hayatta sıkça dile gelen bazı ifadeler vardır ki, neyi işaret ettiğini düşünmeden tüketiriz. Oysa kelimeler yalnızca seslerden ibaret değildir; her biri bir düşüncenin, bir duruşun ve hatta bir ahlakın taşıyıcısıdır.
ABD’nin Venezuela’ya doğrudan askerî müdahalesi, yalnızca bir Latin Amerika krizini değil, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin sarsıldığını ve yön değiştirdiğini gösteren sembolik bir olaydır. Tartışılması gereken asıl konu, Maduro’nun şahsı veya rejimin niteliği değil; güçlü bir devletin uluslararası hukuku kendi iç hukukunun bir uzantısı hâline getirip getiremeyeceğidir. ABD’nin fiilî mesajı açıktır: Suçu ben tanımlarım, yargıyı ben kurarım, zor kullanma yetkisini de kendimde görürüm. Bu yaklaşım, *Vestfalya’dan bu yana egemenlik ilkesine dayanan uluslararası sistemin ruhuna doğrudan meydan okumaktadır.
Kadının bir evi olmadığı söylenir. Bu cümle, ilk duyulduğunda insanın içini ürperten soğuk bir duş etkisi yapar. Ne var ki biraz durup düşününce, bu ifadenin abartıdan çok, uzun bir tarihsel sürecin özeti olduğu anlaşılır. Çünkü kadının hayatı, daha doğduğu anda kendisine ait olmayan bir mekânla başlar. Ona “babasının evi” denir. Bu adlandırma, ilk bakışta koruyucu bir çerçeve sunsa da, kadının varlığını kendi başına değil; bir başkasına aitlik üzerinden tanımlar. Kadın o evde büyür, emek verir, hayatın yükünü taşır; fakat hiçbir zaman o evin öznesi olarak görülmez. Kapıdan içeri girer, ama anahtar eline teslim edilmez.
Modern insan, çoğu zaman çokluğun sarhoşluğu içinde yönünü kaybeder. Sahip olduklarının artmasıyla anlamın da derinleştiğini varsayar. Oysa hayat, nicelikle değil; incelikle, sadelikle ve yaşanmışlıkla anlam kazanır. Azın tecrübesini, sadeliğin zarif öğretisini fark edemeyen birey, kendi kurduğu madde, malayani ve arzu evreninde yavaşça kaybolur. Çünkü arayış, sınır tanımadığında insanı ileriye değil, içe doğru bir boşluğa sürükler.
Bazı hayatlar vardır; sadece tabelalarda adları geçer, unvanları konuşulur ama asıl izleri, milletin sessiz hafızasında, görünmez ama derin bir şekilde yer alır. Dr. Cebrail Taşkın, tam da böyle bir insan. Onun hikâyesi, sadece bir bireyin mesleki yolculuğu değil; Türkiye’nin dijitalleşme serüvenine adanmış bir ışığın öyküsüdür.
Hayatın tam ortasında durduğunuzda bir pencereye bakar gibi düşünün: Camın ardında akıp giden zaman, sevinçler, acılar, insanlar… Ve siz, kısa bir süreliğine oradasınız. İşte bu dünyayı tarif eden söz budur: “Bu dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.” Basit gibi görünen bu cümle, insanın varoluşunu, faniliğini ve hayatın hakikatini, bir anda zihninize çarpar. Dünya, Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi “geçici bir oyun ve eğlence” dir; O’na aşırı bağlanmak ruhun felç olmasına yol açar.
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.