Kozmik Okyanusta Bir Toz Tanesi: Sonsuzluk İçinde İnsan Olmak, İnsan Kalabilmek
Modern insan; günlük hayatın karmaşası, siyasi çekişmeler, ekonomik kaygılar ve bitmek bilmeyen sınır kavgaları arasında savrulurken, çoğu zaman başını kaldırıp gökyüzüne bakmayı unutuyor. Oysa uğruna savaşların verildiği, sınırlarının yapay çizgilerle ayrıldığı ve insanlığın büyük anlamlar yüklediği bu dünya; gerçekte sonsuz karanlığın ortasında süzülen, evrendeki yeri ve adresi bile tam olarak tarif edilemeyen küçücük bir kozmik toz zerresinden ibarettir.

Peki, bilimin penceresinden bakıldığında içinde kaybolduğumuz bu kâinat tam olarak ne kadar büyük ve bu muazzam büyüklük karşısında bizim varlığımız ne anlama geliyor?
Kozmik ölçekleri anlamaya çalışırken kullandığımız ilk kavram, genellikle günlük dilde yanlış yorumlanır. İnsanlar "ışık yılı" ifadesini bir zaman birimi gibi algılasa da, bu kavram aslında evrensel bir cetveldir. Işığın, yani fotonun boşlukta, saniyede yaklaşık üç yüz bin kilometre hızla ilerleyerek tam bir yılda katettiği mesafeyi ifade eder.
Rakamlara döktüğümüzde karşımıza çıkan tablo son derece büyüleyicidir: Bir ışık yılı, yaklaşık on trilyon kilometredir. Bir başka deyişle, insan yapımı en hızlı uzay araçlarının bile ancak binlerce yılda gidemeyeceği bir mesafe, evrenin temel hız birimi için sadece bir yıllık sıradan bir yoldan ibarettir.
Bugün modern astrofizik, gözlemlenebilir evrenin çapının yüz milyarlarca ışık yılına ulaştığını ve en önemlisi, bu devasa yapının sürekli genişlediğini ortaya koymaktadır. Üstelik bu durum, insan aklına daha da çarpıcı bir soruyu getirmektedir: İçinde bulunduğumuz bu kâinat, var olmuş ilk ve tek evren midir?
Bilim dünyasında hararetle tartışılan çoklu evren teorileri veya döngüsel evren modelleri, şu an içinde nefes aldığımız bu kozmik yapının, belki de kaçıncı uyarlaması olduğunu bilmediğimiz bir zincirin halkası olduğunu gösteriyor. Karşımızda, sonsuz bir döngünün içinde sürekli büyüyen devasa bir mekanizma duruyor.
Yüz milyarlarca ışık yılı çapındaki bu devasa alanın içine doğru bir yolculuğa çıktığımızda, karşımıza sayısız galaksi kümesi çıkar. Kozmik komşumuz Andromeda ile kendi evimiz olan Samanyolu’nun iç içe geçen bağlarını hatırladığımızda, aslında evrendeki yerimizin ne kadar taşralı olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Aslında Samanyolu; Galaksiler mahallesinde bir "köy" gibidir.
Milyarlarca güneş sistemini barındıran devasa galaksilerin yanında, bizim içinde bulunduğumuz Güneş Sistemi, evren ölçeğinde adeta ücra bir köy gibidir. Bu köyün içinde yer alan devasa Jüpiter, halkalarıyla göz kamaştıran Satürn, kavurucu Venüs ve kızıl gezegen Mars’ın arasında ise bizim "mavi bilyemiz" yer alır: Dünya.
Şimdi perspektifi biraz daha daraltıp bu muazzam hiyerarşik büyüklüğü basamak basamak düşünelim:
- Milyarlarca ışık yılı genişliğindeki o muazzam evren,
- Evrenin içindeki sayısız galaksiden sadece bir tanesi olan Samanyolu,
- Galaksinin ucundaki küçük bir Güneş Sistemi,
- Sistemin içindeki küçücük bir Dünya,
- Dünyanın üzerindeki kıtalar, ülkeler, şehirler ve nihayetinde... Biz ne durumdayız?
Bu tablo içinde Türkiye'yi, üzerinde yaşadığımız coğrafyayı, kendi kişisel dertlerimizi ve egolarımızı düşündüğümüzde, karşımıza çıkan gerçek tek bir kelimeyle özetlenebilir: Hiçlik.
İnsanoğlu, evrensel ölçekte bir toz tanesinin üzerindeki bir atom parçası kadar bile yer kaplamamaktadır. Bu felsefi sorgulamanın vurduğu en can alıcı nokta da burasıdır: Bu kadar devasa bir ihtişam ve sonsuzluk karşısında, insan olarak biz gerçekten var mıyız, yok muyuz?
Bu sorgulama insanı bir nihilizme, yani her şeyi hiçe sayan bir umutsuzluğa sürüklemek zorunda değildir; bu durum aksine, bizi muazzam bir kozmik tevazuya davet eder. Evrenin bu akıl almaz ihtişamı, milyarlarca yıldız ve galaksinin kusursuz dengesi, arkasındaki Yaratıcı gücün ve sonsuz ilmin birer tecellisidir.
"Biz var mıyız, yok mutuz Allah bilir" serzenişi, kozmik bir tevazu daveti dir. Aslında insanın kendi acziyetini itiraf etmesi ve bu muazzam nizam karşısında saygıyla eğilmesidir. Belki fiziksel olarak sadece bir toz tanesiyiz; ancak bu muazzam evreni düşünebilen, onu anlamlandırabilen ve içindeki yerini sorgulayabilen yegâne varlıklar olarak, manevi anlamda o sonsuzluğun en kıymetli şahitleriyiz.
Günün sonunda, sınır kavgalarımıza ve küçük hesaplarımıza geri dönmeden önce şu soruyu sormak gerekir: Bu kadar büyük bir kâinatta, bu kadar küçük bir yer kaplarken, kalplerimizi bu kadar büyük kibirlerle doldurmaya gerçekten gerek var mı?
Evrenin bu akılalmaz büyüklüğü ve bizim o okyanustaki bir toz tanesi bile olmayan yerimiz göz önüne alındığında, sınır çizgileri çekip birbirimizi yok etmek kesinlikle akıl kârı değildir. Dışarıdan bakan bir göz için Dünya; bir avuç canlının, üzerindeki küçücük bir çamur parçası için birbirini boğazladığı trajikomik bir sahne gibi görünür.
Ünlü gökbilimci Carl Sagan, Voyager 1 uzay aracının altı milyar kilometre uzaktan çektiği ve Dünyamızın mavi bir piksel gibi göründüğü o meşhur "Soluk Mavi Nokta" fotoğrafı üzerine tam da bu konuda şöyle yazmıştı: "Bu pikselli nokta üzerindeki nehirler dolusu kanı düşünün... İmparatorlar ve generaller tarafından dökülen kanları; sırf bir anlığına, o noktanın bir parçasının 'efendisi' olabilmek uğruna."
Peki, kozmik ölçekte bu kadar "hiç" hükmündeyken, insan aklı neden bu kadar körleşiyor ve bu savaşlar hâlâ çıkıyor? Bilimsel ve felsefi olarak bunun birkaç temel sebebi bulunmaktadır: Bu konuyu kısa madde başlıkları halinde inceleyelim;
- Evrimsel Miras ve Kıtlık Psikolojisi : İnsan beyninin evrimsel derinliklerinde hâlâ hayatta kalma güdülleri yatar. İlkel dönemlerde kaynaklar (su, av alanı, verimli topraklar) kıttı ve başka bir kabileyle savaşmak hayatta kalmanın tek yoluydu. Modern dünyada teknolojimiz ve bilimimiz çağ atlasa da, beynimizin "benden olanı koru, yabancı olana saldır" diyen ilkel amigdala bölgesi hâlâ aynı şekilde çalışıyor. İnsanlık olarak henüz kozmik bir bilince erişecek kadar evrimleşemedik; hâlâ kabile refleksleriyle hareket ediyoruz.
- Algısal Büyüklük ve Perspektif Körlüğü : Bizler evrenin büyüklüğünü matematiksel olarak bilsek de, bunu hissederek yaşayamıyoruz. Bir insanın dünyası; sabah uyandığı evden, akşam bindiği otobüsten ve izlediği haberlerden ibarettir. Perspektifimiz sadece kendi yaşam süremiz ve çevremizle sınırlı olduğu için, kafamızı kaldırıp o devasa boşluğa bakmadığımız sürece kendi küçük hırslarımızı, egolarımızı ve inançlarımızı evrenin merkezi zannediyoruz. Bu durum da bizi körleştiriyor.
- Güç ve Statü Yanılsaması : İnsan, doğası gereği ölümlü bir varlık olduğunu ve bu dünyada sadece geçici bir misafir olarak bulunduğunu unutmaya son derece meyillidir. Güç, para ve toprak hırsı, insana sahte bir ölümsüzlük ve tanrısallık yanılsaması verir. Tarihteki büyük diktatörlerin ve savaş baronlarının trajedisi tam olarak buradadır: Kendilerini o kadar büyük görürler ki, bastıkları toprağın aslında uzayda savrulan bir toz bulutu olduğunu fark edemezler.
- Yapay Sınırlar ve Kimlik İnşası : Doğanın kendisinde sınırlar yoktur; ne dağlar ne de nehirler milliyet bilir. Ancak insanoğlu, kendini güvende hissetmek için yapay kimlikler, yani ideolojiler, dinler, ırklar ve sınırlar inşa eder. Bu kimlikler bir süre sonra insanı birleştirmek yerine "biz ve onlar" ayrımına yol açar. "Onlar " olarak görülen taraf ötekileştirildiğinde ise savaş kaçınılmaz hale gelir.
Özetlemek gerekirse; savaşlar evrenin büyüklüğünden değil, insan zihninin küçüklüğünden ve kibrinden çıkmaktadır. Eğer dünyayı yöneten liderler, her sabah kritik kararlarını vermeden önce Hubble veya James Webb uzay teleskoplarından gelen o milyarlarca galaksinin fotoğrafına sadece beş dakika baksalardı ve kendi kendilerine şu itirafta bulunsalardı dünya çok daha farklı bir yer olurdu: "Hepimiz sadece şu küçük pikselli noktada yaşıyoruz ve bu sonsuzlukta birbirimizden başka hiç kimsemiz yok."
İnsanın aklı bunu almıyor; çünkü savaş, tamamen akılsızlığın ve kozmik bir cehaletin ürünüdür!
Sonuç ve Değerlendirme
Kozmik okyanusun uçsuz bucaksız derinliklerinde, adresi bile tam olarak bilinemeyen bir toz tanesinin üzerinde hayat süren insanoğlu; ne acıttığı canların farkında ne de hoyratça tükettiği ömrün. Bu çalışma, astrofiziğin nesnel ve soğuk verilerini, insan ruhunun ve inancının en kadim sorularıyla harmanlayarak modern dünyaya sarsıcı bir ayna tutmaktadır. Karşımızda duran tablo, insanın makrokozmos içindeki fiziksel "hiçliği" ile kendi küçük dünyasında inşa ettiği devasa "kibri" arasındaki o trajik tezatı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Makale boyunca ele aldığımız evrimsel miras, perspektif körlüğü, güç yanılsaması ve yapay sınırlar; insanlığın teknolojik olarak çağ atlarken, ahlaki ve kozmik bilinç açısından ne kadar geride kaldığının açık birer kanıtıdır. Carl Sagan’ın "Soluk Mavi Nokta" tasviriyle somutlaşan o tek piksellik dünya, aslında üzerindeki tüm taht kavgalarının, hırsların ve dökülen nehirler dolusu kanın ne kadar anlamsız olduğunu fısıldamaktadır. Ne var ki insan zihni, amigdalanın ilkel kabile reflekslerinden ve sınır çizgilerinin getirdiği sahte güven duygusundan sıyrılamadığı müddetçe bu kozmik körlük devam edecektir.
Ancak bu sorgulama, insanı bir hiçliğe veya inançsızlığın getirdiği umutsuz bir nihilizme sürüklememelidir. Tam aksine, milyarlarca galaksinin ve yıldızın kusursuz bir nizam içinde akıp gittiği bu muazzam sistem, arkasındaki Yaratıcı gücün ve sonsuz ilmin apaçık birer tecellisidir. İnsan, fiziksel olarak bir atom parçası kadar yer kaplamasa da; bu muazzam nizamı düşünebilen, akledebilen, onu anlamlandırıp içindeki yerini sorgulayabilen yegane varlık olarak bu sonsuzluğun en kıymetli, en şerefli şahididir. "Biz var mıyız, yok muyuz Allah bilir" serzenişi, bir vazgeçiş değil; bu muazzam ilahi nizam karşısında kulun kendi acziyetini itiraf ederek saygıyla eğilmesidir.
Günün sonunda, dünyayı yöneten liderlerin yapay sınır kavgalarına ve insanlığın küçük hesaplarına geri dönmeden önce sorması gereken soru son derece nettir: Bu kadar büyük bir kâinatta, bu kadar aciz bir yer kaplarken, kalpleri bu denli büyük kibirlerle doldurmaya gerçekten gerek var mıdır? Savaş, tamamen akılsızlığın ve kozmik bir cehaletin ürünüdür. İnsanlık için kurtuluş; başını günlük hayatın keşmekeşinden kaldırıp gökyüzüne bakmakta, bu muazzam nizamdan kozmik bir tevazu dersi çıkarmakta ve bu kozmik okyanusta "insan kalabilmeyi" başarabilmektedir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP