Fotoğrafın Kutudan Taşan Büyüsü Şölen Gibi Çekilen Aile Fotoğraflarının Hazin Sonu
1960’lı ve 70’li yıllardan önce doğanlar, o yılların fotoğraf stüdyolarını iyi hatırlar. Ahşap ya da metal bir kutudan ibaret, ama içinde koca bir dünya barındıran fotoğraf makineleri…
Ailece fotoğraf çektirmek, adeta küçük bir şölen gibiydi. Herkes en güzel kıyafetlerini giyer, en ciddi ama en içten hâlini takınırdı. Stüdyonun duvarları arasında bir heyecan, bir merak ve biraz da saygı hâkim olurdu.
Kapalı bir kutunun önünde duran o tek mercek, karşısında “İstanbul Hatırası”, “Ankara Hatırası” ya da yaşadığınız şehrin adı yazılı, çiçeklerle süslenmiş siyah bir kumaş fonu izlerdi. Fotoğrafçı, işine duyduğu aşk ile merceğin kapağını kaldırır, beş saniyelik o büyülü pozlandırma süresinde zamanı dondururdu.
O birkaç saniyede yüzlerce duygu aynı karede buluşurdu: bir çocuğun çekingen gülümsemesi, annenin gururlu bakışı, babanın ciddiyeti… Ardından başlayan bekleyiş, sabrın ve heyecanın karıştığı o nostaljik zamanların bir parçasıydı. Fotoğrafın banyo ve baskı işlemleri çoğu zaman bir haftayı bulurdu. Fakat o bekleyişin sonunda elinize aldığınız siyah-beyaz bir kare, sadece bir fotoğraf değil, bir hatıranın, bir dönemin, bir duygunun ta kendisiydi.
Bir Fotoğrafın Arkasındaki Duygular
O yıllarda fotoğraf yalnızca bir görsel değil, bir mektuptu adeta.
1970’lerden önce çekilen fotoğrafların arka yüzleri, sevgiyle, özlemle, ayrılıkla dolu satırlarla süslenirdi.
“Canım aileme asker hatırası”, “Sevgili eşime bir ömür hatıra”, “Ankara’dan sevgilerle” gibi cümleler, o karelerin arkasında yürekten dökülürdü. Her biri, bir dönemin duygusal belleğini taşıyan küçük kâğıt parçalarıydı.
Bugünse, o fotoğraflar üçüncü ve dördüncü nesillerin ellerinde bir anlam taşımıyor. Bir zamanlar şölenle çekilen aile fotoğrafları, artık tozlu kutulardan çıkıp çöpe atılıyor. Bu kareler, geçmişi saklamak yerine ondan uzaklaşmayı seçen yeni nesillerin elinde, sessizce unutuluyor. Oysa o karelerde yalnızca yüzler değil, bir dönemin yaşam biçimi, hayalleri, umutları vardı.
Bit Pazarlarında Satılan Hayatlar
Benim için bit pazarları, sadece eski eşyaların değil, geçmişin izlerinin bulunduğu yerlerdir. Bir gün, bu pazarlardan birinde gezinirken bir kutunun içinde rastladım: yüzlerce siyah-beyaz aile fotoğrafı…
Birinde çocuklar kahkahalarla gülüyordu, bir diğerinde bir baba, kızıyla gururla poz vermişti. Hepsi bir zamanlar “en kıymetli anı”ydı, şimdi ise tanımadıkları ellerde, beş liraya satılıyordu.
O an içimde derin bir sızı hissettim. Eve döndüğümde “Bugün bit pazarından satılık hayatlar aldım, peki gelecekte bizim hayatlarımızı kim satın alacak?” diye yazmıştım. Günlerce bu cümle zihnimde dolaştı. Çünkü aslında o fotoğraflar, bizim de gelecekteki halimizi yansıtıyordu: anlamı yavaş yavaş silinen, hatırası unutulan birer yaşam kesiti…
Fotoğraf: Hafızanın Sessiz Tanığı
Bugün dijital çağdayız. Fotoğraf makineleri küçüldü, hafızalar büyüdü. Bir tıkla binlerce kare çekiyor, bir saniyede siliyoruz. Oysa bir zamanlar her kare, büyük bir özenle hazırlanır, bir ömür saklanırdı. Fotoğraf, sadece “anı dondurmak” değil, “anı yaşatmak”tı.
Şimdi o siyah-beyaz karelere baktığımda, hem o dönemin masumiyetini hem de bugünün hızla tüketilen duygusuzluğunu aynı anda hissediyorum.
Fotoğrafın kutudan taştığı o yıllarda, insanlar fotoğrafla birlikte yaşamı da ciddiye alırdı. Bugünse, binlerce fotoğraf çekip hiçbiriyle duygusal bağ kuramıyoruz. Belki de artık “fotoğrafı çekmek” yerine “fotoğrafı yaşamak” gerektiğini yeniden hatırlamamızın zamanı geldi.
YORUM YAP