KÜLTÜR, TARİH VE KENT BELLEĞİ | Üç Antik Kent, Yarım Asırlık Sadakat: Bir Anadolu Bilgesi C. Brian Rose’u Selamlamak ANADOLU ARKEOLOJİSİNE ADANMIŞ ÖMÜRLER: C. BRIAN ROSE’A UZANAN SADAKAT ZİNCİRİ
Anadolu’nun geçmişini ortaya çıkarmak, korumak ve gelecek kuşaklara ulaştırmak için ömürlerini bu topraklara adayan bilim insanları, arkeolojinin yalnızca bir kazı faaliyeti değil, güçlü bir aidiyet ve sadakat hikâyesi olduğunu gösterdi. İki günlük yazı dizimizin ilk bölümünde Machteld Mellink’ten Halet Çambel’e, Jale İnan’dan Klaus Schmidt’e, Osman Hamdi Bey’den Cumhuriyet’in arkeoloji politikasına ve Prof. Dr. Fahri Işık’a uzanan bu büyük mirası ele alıyor; yarım asra yaklaşan Anadolu emeğiyle bu zincirin yaşayan en güçlü halkalarından biri olan Prof. Dr. C. Brian Rose’a doğru ilerliyoruz.

Arkeoloji Bir Aidiyet Hikâyesidir
Tarih boyunca bu coğrafyanın gizemini çözmek için ömrünü bozkıra, dağların zirvelerine ya da kıyılara üfleyen adanmış ruhlara tanıklık ettik.
Arkeolojinin yalnızca bir bilim değil, aynı zamanda bir aidiyet hikâyesi olduğunu bize bu topraklara kök salan insanlar öğretti.
Anadolu toprakları, kendisine aşkla bağlananları asla unutmaz.
Kimi ömrünü bir tümülüsün sessizliğine bıraktı. Kimi bir antik kentin taşlarını köylülerle omuz omuza kaldırdı. Kimi dağların zirvesindeki heykellerin karşısında yıllarca çalıştı. Kimi de insanlık tarihini yeniden yazdıran bir keşfin ardından bütün hayatını Anadolu’ya bağladı.
Bu isimler yalnızca geçmişi ortaya çıkarmadılar.
Bu toprakların hafızasına karıştılar.
Mellink, Çambel, İnan, Goell ve Schmidt
Antalya Elmalı’ya 40 yılını veren ve külleri Kızılbel Tümülüsü’ne savrulan Machteld Mellink’i bu minnetle hatırlıyoruz.
Adana Karatepe’de köylülerle omuz omuza bir ömür geçirerek yerel halkla bütünleşen, arkeolojinin anası Halet Çambel’i de…
Perge’ye hayatını ve kalbini adayan Jale İnan’ı da aynı duygularla anıyoruz.
Dahası var.
Kulakları hiç duymadığı hâlde Adıyaman’da Kommagene’nin devasa heykellerine meydan okuyan Theresa Goell de bu toprakların hafızasındadır.
Ömrünün 30 yılı aşkın bölümünü bölgede geçirdiği için halkın “Dağın Kraliçesi” adını verdiği Goell’in külleri, vasiyeti üzerine Nemrut Dağı’nın zirvesinden Fırat Vadisi’ne doğru esen rüzgârlara bırakıldı.
Bugün onun hatırası, bütün Anadolu’ya emanet.
Ve elbette Klaus Schmidt…
İnsanlık tarihinin sıfır noktası olarak adlandırılan Göbeklitepe’yi o olağanüstü öngörüsüyle gören ve gördüğü anda burada kalmaya karar veren Alman arkeolog…
Şanlıurfa’da bir ev satın aldı. 2014 yılındaki ani vefatına kadar nefesini Göbeklitepe’ye verdi.
Onlar, son nefeslerine kadar bu topraklarda kalarak tarihin kendisine karıştılar.
KUTU BİLGİ
Anadolu’ya Ömürlerini Verenler
Machteld Mellink: Antalya Elmalı ve Kızılbel Tümülüsü’ndeki çalışmalarıyla Anadolu arkeolojisine yaklaşık 40 yıl emek verdi.
Halet Çambel: Karatepe’de yalnızca kazı yapmadı; yerel halkla bütünleşen bir koruma ve kalkınma anlayışı geliştirdi.
Jale İnan: Perge ve Side başta olmak üzere Anadolu’nun klasik dönem mirasının ortaya çıkarılmasına ömrünü adadı.
Theresa Goell: Nemrut Dağı’ndaki Kommagene anıtları üzerinde 30 yılı aşkın süre çalıştı ve bölge halkınca “Dağın Kraliçesi” olarak anıldı.
Klaus Schmidt: Göbeklitepe’nin insanlık tarihi açısından taşıdığı değeri ortaya koydu ve yaşamını bu büyük keşfe bağladı.
Yağma Devrinden Koruma Bilincine
Ancak Anadolu’nun bağrındaki hazineyi koruma düşüncesi her zaman böylesine saygılı bir teslimiyetle başlamadı.
Batılı seyyahların Anadolu’nun köklerini söküp götürdüğü karanlık bir yağma devri de yaşandı.
Bu düzenin karşısına çıkan isimlerden biri Osman Hamdi Bey’di.
Osmanlı’nın son döneminde çıkarılan eski eser kanunları ve kurulan ilk modern müze, Anadolu’daki tarihî mirasın korunması açısından bir dönüm noktası oldu.
Osman Hamdi Bey’in asil direnişini selamlamadan bu hikâye eksik kalır.
Onun yaktığı koruma meşalesi, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte vizyoner bir devlet politikasına dönüşecekti.
“Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda”, Şeref Akdik, 1933, 210 × 305 cm, tuval üzerine yağlı boya.
Atatürk ve Cumhuriyet’in Arkeoloji Anlayışı
Atatürk, ilk müzenin kurulması talimatını Gordion’un bulunduğu coğrafyada gerçekleşen Sakarya Meydan Muharebesi sırasında vermişti.
Kurulan müze, ilerleyen yıllarda Anadolu Medeniyetleri Müzesi adını aldı. Değeri ve önemi uluslararası ödüllerle tescillendi. Bugün dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alıyor.
Atatürk’ün önderliğinde ilk millî kazılar başladı.
22 Mart 1931 tarihinde Konya gezisi sırasında Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği telgraf, onun arkeolojiye ve kültürel mirasın korunmasına verdiği önemi açıkça ortaya koyuyordu:
“Memleketimizin hemen her tarafında emsalsiz defineler halinde yatmakta olan kadim medeniyet eserlerinin ileride tarafımızdan meydana çıkarılarak ilmi bir surette muhafaza ve tasnifleri ve geçen devirlerin sürekli ihmali yüzünden pek harap bir hale gelmiş olan abidelerin muhafazaları için daha fazla ihtimam gösterilmesi, arkeoloji için daha fazla talebe yetiştirilmesi.”
Bu sözler yalnızca tarihî eserlerin ortaya çıkarılmasını değil, bilimsel biçimde korunmasını, sınıflandırılmasını ve bu alanda yetişmiş insan gücü oluşturulmasını da hedefliyordu.
KUTU BİLGİ
Atatürk’ün Arkeoloji Vizyonu
Atatürk’ün yaklaşımında arkeoloji yalnızca kazı yapmak anlamına gelmiyordu.
Temel hedefler şunlardı:
Kadim uygarlıklara ait eserlerin bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarılması,
Buluntuların korunması ve sınıflandırılması,
Bakımsız kalan anıtların kurtarılması,
Arkeoloji alanında eğitim görecek öğrencilerin yetiştirilmesi,
Anadolu tarihinin bilimsel belgelerle aydınlatılması.
Türk Tarih Kurumu ve İlk Millî Kazılar
Türk Tarih Kurumu 1931 yılında kuruldu.
1934 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde açılan ve daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümüne dönüşecek olan Türk Arkeoloji Enstitüsü, bilimsel altyapının güçlendirilmesinde önemli bir adım oldu.
Sonraki yıllarda, “Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesika ve malzemeyi elde etmek için icap eden yerlere taharri, hafir ve keşif heyetleri göndermek” görevi Türk Tarih Kurumunun tüzüğüne eklendi.
Böylece Türk Tarih Kurumunun arkeolojik kazılar yapmasının önü açıldı.
Ancak yetişmiş insan gücü yeterli değildi.
Önce İstanbul Üniversitesi açıldı. Ardından 1936 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kuruldu. Bilim insanı ve uzman eksikliği giderilmeye çalışıldı.
Bu süreçte özellikle Nazi Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalan Musevi kökenli bilim insanları Türkiye’ye davet edildi.
Genç Cumhuriyet, bir yandan kendi bilim insanlarını yetiştirirken diğer yandan Avrupa’dan gelen akademisyenlerin bilgi ve deneyiminden yararlandı.
Bu, yalnızca üniversitelerin değil, Türkiye’de modern arkeoloji eğitiminin de temellerini attı.
Akurgal, Mansel ve Afet İnan
Türk Tarih Kurumunu kuran irade ve Ekrem Akurgal, Arif Müfid Mansel, Afet İnan gibi efsanevi isimlerle güçlenen Cumhuriyet uyanışı, bugünkü arkeoloji hafızamızın en sağlam ve en namuslu temelidir.
Bu anlayış, Anadolu’nun mirasını emperyalist pençelerden kurtarmayı ve bilimsel yöntemlerle korumayı hedefliyordu.
Arkeoloji artık Anadolu’dan eser çıkarıp başka ülkelere götürmenin aracı değil, kendi tarihini kendi kurumları ve bilim insanlarıyla araştıran bir ülkenin temel bilim alanlarından biri olacaktı.
Cumhuriyet’in bu çabaları sanata da yansıdı.
Şeref Akdik, “Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda” adlı dev tablosunu yaptı.
Eser, Atatürk’ün 5 Mayıs 1933 tarihinde Ahlatlıbel kazı alanına yaptığı resmî ziyareti ve devletin arkeolojik çalışmalara verdiği önemi ölümsüzleştirdi.
Tarihî belge niteliği de taşıyan bu büyük eser, Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nin mermer basamaklarından çıkarken sağ taraftaki duvarda asılıdır.
KUTU BİLGİ
Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda
Şeref Akdik’in 1933 tarihli “Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda” adlı eseri, 210 x 305 santimetre ölçülerinde, tuval üzerine yağlı boya bir tablodur.
Eser, Atatürk’ün 5 Mayıs 1933’te Ahlatlıbel kazı alanına gerçekleştirdiği ziyareti konu alır.
Tablo yalnızca sanatsal bir çalışma değil, Cumhuriyet’in arkeolojiye verdiği önemi belgeleyen tarihî bir kayıttır.
Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenmektedir.
Muazzez İlmiye Çığ ve Muhibbe Darga
Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, çivi yazılı tabletler üzerindeki çalışmalarıyla Agdistis ve Kybele kültlerinin kökenlerini aydınlatmaya katkı sundu.
Hititolog Prof. Dr. Muhibbe Darga ise Anadolu’nun dinsel sembolizmini ve toplumsal yapısını yaptığı öncü çalışmalarla gün yüzüne çıkardı.
Bu isimler, Anadolu uygarlıklarını yalnızca kazı alanlarından çıkarılan eserlerle değil, yazılı belgeler ve düşünce dünyası üzerinden de anlamamızı sağladı.
Bir tabletin üzerindeki birkaç işaret, binlerce yıl önce yaşamış bir toplumun inançlarını, hukukunu, ekonomisini ve günlük hayatını yeniden kurmanın anahtarı hâline geldi.
Arkeoloji böylece taşların, yapıların ve mezarların ötesine geçti.
İnsanın düşünce dünyasına ulaştı.
Işık, İşkan ve Çilingiroğlu
Bu güçlü temel üzerinde, yerleşmiş kabulleri sarsan bilim insanları yetişti.
“Uygarlık Anadolu’dan doğdu!” diyerek modern Batı medeniyetinin köklerinin bu topraklarda yeşerdiğini daha Almanya’daki akademik yıllarında dünyaya duyuran Prof. Dr. Fahri Işık bunlardan biridir.
Ömrünü Likya’nın başkenti Patara’ya adadı.
Görüşmemizde bana:
“Anlatmaya devam!” dedi.
Onunla omuz omuza çalışan Prof. Dr. Havva İşkan, İmparator Neron’un yaptırdığı muazzam deniz fenerinin taşlarını yaklaşık iki bin yıl sonra kumulların arasından tek tek çıkardı.
Görüşmemizde:
“Kazıları öğrencime bıraktım, içim rahat.” demişti.
Geçtiğimiz günlerde ışığı yeniden yanan bu yapı, antik dünyadan günümüze ulaşan en eski deniz fenerlerinden biri olarak yeniden ayağa kaldırıldı.
Bugün aramızda olmayan, Van Ayanis’te Urartu Krallığı’nın gizemini çözmeye ömrünü veren Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu da bu zincirin önemli halkalarındandır.
Antik tabletlerin fısıltılarını dünyaya taşımayı sürdüren Sümerolog Veysel Donbaz gibi değerler ise bu büyük bilimsel sadakat geleneğinin yaşayan temsilcileridir.
KUTU BİLGİ
Anadolu Uygarlıklarını Yeniden Okuyan Bilim İnsanları
Prof. Dr. Fahri Işık: “Uygarlık Anadolu’dan doğdu” görüşüyle Anadolu’nun Batı uygarlığının oluşumundaki temel rolünü savundu; yaşamını Patara’ya adadı.
Prof. Dr. Havva İşkan: Patara kazılarını yönetti ve antik deniz fenerinin yeniden ayağa kaldırılmasını sağlayan çalışmalara öncülük etti.
Prof. Dr. Altan Çilingiroğlu: Ayanis kazılarıyla Urartu tarihinin ve kültürünün anlaşılmasına önemli katkılar sundu.
Veysel Donbaz: Çivi yazılı tabletler üzerindeki çalışmalarıyla Anadolu ve Mezopotamya tarihinin yazılı belgelerini bilim dünyasına kazandırdı.

Sadakat Zincirinin Yaşayan Halkası
Mellink’ten Çambel’e, Jale İnan’dan Theresa Goell’e, Klaus Schmidt’ten Osman Hamdi Bey’e uzanan büyük bir koruma geleneğimiz var.
Bu gelenek Cumhuriyet’in bilim politikasıyla güçlendi.
Atatürk’ün arkeolojiye verdiği önem, Türk Tarih Kurumunun çalışmaları, üniversitelerin kurulması ve bilim insanlarının yetiştirilmesiyle kurumsal bir yapıya dönüştü.
Ekrem Akurgal, Arif Müfid Mansel, Afet İnan, Muazzez İlmiye Çığ, Muhibbe Darga, Fahri Işık, Havva İşkan, Altan Çilingiroğlu ve daha nice bilim insanı bu yapıyı emekleriyle büyüttü.
İşte tam da bu nedenle, o muazzam sadakat zincirinin uluslararası alandaki en güçlü ve en üretken halkalarından birini bugün hak ettiği bütün güzel sözlerle selamlamak gerekiyor:
Prof. Dr. C. Brian Rose…
Geçtiğimiz günlerde Gordion Vakfı Başkanı Kadim Koç ile Gordion Antik Kenti’ne gittik.
Orada Prof. Dr. Brian Rose ile buluştuk.
Gözlerinde ilk günkü heyecan vardı.
Teras Binası’na çıkan basamaklarda yapılan çalışmaları, devasa Megaron 3’ün zamana direnen kırılgan duvarlarını ve 2026 yılında tamamlanması planlanan projeleri yerinde anlattı.
Tam 46 yıldır her yazını Türkiye’deki kazı alanlarında geçiriyor.
Dile kolay…
Neredeyse yarım asır!
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Anadolu arkeolojisinin hikâyesi yalnızca bulunan eserlerin, açılan mezarların veya ayağa kaldırılan yapıların hikâyesi değildir.
Bu hikâye aynı zamanda bir sadakat tarihidir.
Küllerini bu topraklara bırakanların, köylülerle omuz omuza çalışanların, dağların zirvelerinde ve bozkırın kavurucu sıcağında ömür tüketenlerin hikâyesidir.
Osman Hamdi Bey’in yaktığı koruma meşalesi, Cumhuriyet’in bilim ve kültür politikasıyla büyüdü. Atatürk’ün arkeolojiye verdiği önem, sonraki kuşakların çalışmalarına yön verdi.
Bugün bu büyük miras, Türk ve yabancı bilim insanlarının ortak emeğiyle yaşamaya devam ediyor.
Bu zincirin yaşayan en önemli halkalarından biri de C. Brian Rose’dur.
Yarın yayımlanacak ikinci ve son bölümde Prof. Dr. C. Brian Rose’un Afrodisias’ta başlayan, Troya’da derinleşen ve Gordion’da anıtsal bir zirveye ulaşan Anadolu yolculuğunu anlatacağız.
Onun bilimsel çalışmalarına, küresel arkeoloji dünyasındaki yerine, Gordion’un UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne uzanan sürecine ve yarım asra yaklaşan Anadolu sadakatine yakından bakacağız.
GELECEK YAZI
Üç Antik Kent, Yarım Asırlık Sadakat: Bir Anadolu Bilgesi C. Brian Rose’u Selamlamak
YAZAR KİMLİĞİ
Dr. Necati Yalçın
Eğitimci ve Yazar
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı Köşe Yazarı
nyalcin@gazeteankara.com.tr
KAYNAKÇA
Akder, F. (2022). “Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda.” Sanat Dergisi, 39, 12-23.
Akdik, Ş. (1933). Atatürk Ahlatlıbel’de Kazıda.
Akurgal, E. (2020). Anadolu Uygarlıkları. Phoenix Yayınları, 3. Baskı.
Çığ, M. İ. (1993). “Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye’de Arkeoloji.” Istanbuler Mitteilungen, 43.
Gordion Dostları. (2025). Gordion Dostları Bülteni.
Işık, F. (2023). Uygarlık Anadolu’dan Doğdu. Akdeniz Ülkeleri Akademi Vakfı Yayınları, 4. Baskı.
Rose, C. B., Gürsan-Salzman, A., Özbilen-Güngör, G. ve Darbyshire, G. (2024). Gordion.
Ünar, Ş. (2020). “Atatürk Dönemi’nde Türk Arkeolojisi.” Anasay, 11, 129-148.
Yurdu, H. (2014). “Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinde Atatürk’ün Arkeoloji Disiplinine Katkıları.” Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi.
Yazıyı titizlikle okuyarak değerli düzeltmeler yapan Dr. Günsel Özbilen Güngör’e teşekkürlerimle…
YORUM YAP