YAZARLAR

11 Ocak 2026 Pazar, 00:00

Sayıların Gölgesinde Bilim: Türk Akademisinde Yapısal Bir Performans Krizi

Türkiye’de akademik performansın ölçülme biçimi, uzun yıllar boyunca teknik ve ikincil bir idari mesele olarak değerlendirilmiştir. Oysa gelinen aşamada bu konu, üniversitelerin kurumsal geleceğini, bilimsel bilginin niteliğini ve kamusal aklın üretim kapasitesini doğrudan etkileyen yapısal bir sorun alanına dönüşmüştür. Akademik yükseltilmelerin; yayın sayısı, atıf puanı ve benzeri niceliksel göstergeler üzerine inşa edilen performans rejimi, bilimsel üretimi teşvik etmekten ziyade, metriklerin maksimize edilmesini hedefleyen bir davranış ekonomisi yaratmaktadır.

Bu bağlamda yapılan temel yanılgılardan biri, ortaya çıkan etik sorunları bireysel ahlaki zaaflarla açıklama eğilimidir. Oysa mesele, münferit aktörlerden ziyade, bu davranışları sistematik biçimde üreten kurumsal ve teşvik temelli akılda yatmaktadır. İktisat literatüründe iyi bilinen Goodhart Yasası bu durumu açıklayıcı bir çerçeve sunar: Bir ölçüt hedef hâline geldiğinde, ölçme işlevini yitirir. Akademik alanda yayın sayısının hedefe dönüştürülmesi, araştırmacının temel motivasyonunu bilginin ilerletilmesinden performans puanının artırılmasına kaydırmaktadır. Bu kayma; geri çekilen (retracted) yayınlardan predatory dergilere, kendine atıf ağlarından “yayın var ama bilim yok” şeklinde özetlenen niteliksiz üretimlere kadar uzanan çok katmanlı sorunları yapısal olarak teşvik etmektedir.

Son dönemde tartışmaya açılan RI² (Research Integrity Index) bu nedenle özel bir önem taşımaktadır. RI², üretim hacmini değil, etik risk göstergelerini merkeze alan bir erken uyarı mekanizması, başka bir ifadeyle bir “yangın alarmı” işlevi görmektedir. Geri çekilmiş makaleler, yayın sonrası tespit edilen ciddi etik ihlallerin somut göstergeleri olması bakımından özellikle dikkat çekicidir. Predatory dergiler ve atıf kartelleri ise akademik faaliyetin biçimsel olarak sürdürülürken içerik bakımından nasıl boşaltılabildiğini görünür kılmaktadır. Bununla birlikte burada kritik bir ayrımın altı çizilmelidir: RI² bir suçlama ya da yargılama listesi değildir. Kurumsal bağlamından koparılarak oluşturulacak “etik sıralamaları”, yeni bir damgalama ve dışlama mekanizmasına dönüşme riskini beraberinde getirir. Bu nedenle söz konusu endeks, tek başına değil; mevcut teşvik yapıları, denetim mekanizmaları ve akademik kültürle birlikte değerlendirilmelidir.

Bu noktada temel soru şudur: Türkiye nasıl bir yol izlemelidir?

İlk olarak, akademik teşvik sistemlerinin köklü biçimde yeniden tasarlanması gerekmektedir. Yayın sayısı ve ham atıf göstergeleri yerine; araştırma bütünlüğü, veri açıklığı, metodolojik şeffaflık ve gerçek toplumsal ya da akademik etki gibi nitel ölçütler önceliklendirilmelidir. “Ne kadar yayın üretildiği” sorusu yerine, “üretilen bilginin niteliği ve katkısı nedir” sorusu merkeze alınmadıkça mevcut sorunların aşılması mümkün görünmemektedir.

İkinci olarak, kurumsal sorumluluk anlayışının güçlendirilmesi zorunludur. Etik ihlaller, bireysel akademisyenlerin kişisel dosyaları olarak değil; üniversitelerin yönetim kapasitesinin, iç denetim mekanizmalarının ve akademik liderlik anlayışının bir göstergesi olarak ele alınmalıdır. Üniversite yönetimleri yalnızca başarı ve üretim tabloları üzerinden değil, bütünlük, güvenilirlik ve etik yönetişim performansları üzerinden de değerlendirilmelidir.

Üçüncü olarak ve belki de en güç olanı, akademik kültürde derinlikli bir dönüşüm gerekmektedir. “Yayın yap ya da yok ol” anlayışı yerine, “doğruyu üret, yavaş ama sağlam ilerle” ilkesinin hâkim kılınmadığı bir ortamda, hangi yeni ölçüt ya da endeks geliştirilirse geliştirilsin aynı sorun döngüsü yeniden üretilecektir. Bilimsel ilerleme hızdan ziyade sabır, titizlik ve dürüstlük üzerine inşa edilmelidir.

Bu tartışma bir ahlak dersi olarak değil, eleştirel bir öz değerlendirme aracı, bir ayna olarak görülmelidir. Serttir ancak adildir; eleştireldir ancak umutsuz değildir. Sayının gölgesinden çıkıp bilimin özüne yönelmek, teknik bir düzenleme meselesinden çok, politik, kurumsal ve kolektif bir irade meselesidir. Sorun verinin kendisinde değil, veriyi amaç hâline getiren yönetsel akıldadır ve bu aklın dönüşümü artık ertelenemez hâle gelmiştir.

Sonuç
Bu tablo karşısında “etik kriz” tanımlamasını yapmak görece kolaydır; asıl güç olan, meselenin esasen bir yönetim ve akıl krizi olduğunu kabul etmektir. Türk akademisi bugün bireysel ahlaksızlıkların değil, yanlış tasarlanmış teşvik sistemlerinin ve ölçme rejimlerinin yükünü taşımaktadır. Sayıyı kutsallaştıran her sistem, kaçınılmaz olarak bilginin içeriğini aşındırır; zira ölçülen şey zamanla üretilen şeyin yerini alır. RI²’nin işaret ettiği durum tam olarak budur: Bilimin hangi noktalarda yara aldığını ve riskin nerede yoğunlaştığını göstermektedir. Ancak yangını söndüren bir araç değildir.

Asıl sınav bu noktada başlamaktadır. Bu alarmı savunmacı reflekslerle bastırmak mı, yoksa sistemi yeniden düşünmek için bir fırsata dönüştürmek mi? İlk tercih yapılırsa, birkaç yıl içinde daha karmaşık endekslerle aynı yapısal çöküş yeniden tartışılacaktır. İkinci tercih ise Türkiye için gerçek bir sıçrama fırsatı sunacaktır: Niceliğin değil niteliğin, hızın değil doğruluğun, görünürlüğün değil güvenilirliğin ödüllendirildiği bir akademik düzen.

Unutulmamalıdır ki bilimsel faaliyet, rakamlardan ziyade itibar üzerinden ayakta durur. İtibar ise bir kez zedelendiğinde, en yüksek atıf puanlarıyla dahi kolayca geri kazanılamaz. Bugün mesele daha fazla yayın üretmek değil; geleceğe dönüp bakıldığında savunulabilir, yüzümüzü çevirebileceğimiz bir bilimsel miras bırakabilmektir.

Özetle, alarm çalmaktadır. Bu sesi duymamak bir tercihtir. Ancak bunun bedelini yalnızca üniversiteler değil, bu ülkede hakikate dayalı karar alma kapasitesi de ödemek zorunda kalırLütfen daha fazla gecikmeyelim!

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP-
www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)