YAZARLAR

21 Şubat 2026 Cumartesi, 00:00

Oruç Mideyle mi, Vicdanla mı Tutulur?

Ramazan geldiğinde güzel memleketim yine klasik refleksini gösterir: İkiye ayrılır. Bir tarafta orucu hem takvimine hem adabına uygun yaşayanlar; diğer tarafta ise orucu adeta “görüntü yönetimi” şeklinde tutanlar. Gün boyu mutfakta iftar nöbeti tutanlar vardır; ama aynı sofralarda, sabah kul hakkına girip akşam ezanında bir yudum suyu “manevî başarı madalyası” alacakmış edasıyla yudumlayanlar da eksik olmaz.

İşte mesele tam da burada ortaya çıkıyor. İnsan açlığa sabredebilir; fakat vicdanı doymuyorsa, oruç sadece mideyle sınırlı bir ritüel hâline gelir. Oruç bir lokmayla bozulur; ama kul hakkıyla kirlenen ruh, görünürde sağlam olsa da içten çürür. Çoğu zaman bu çürüme fark edilmez; çünkü kimse kendi nefsiyle sınanmayı sevmez.

Mesele tam da burada düğümleniyor. İnsan açlığa sabredebilir; hatta bundan bir tür gurur bile devşirebilir. Fakat vicdan doymuyorsa, oruç ağızda başlayıp midede biten bir ritüelden öteye geçmez. Evet, bir lokma orucu bozar; ama kul hakkıyla kirlenen ruhu hangi oruç  temizler? Zahirde sağlam görünen nice insan vardır ki, içten içe çürümüştür. Ne var ki insan, en çok kendi nefsiyle yüzleşmekten kaçınır.

Ramazan yalnızca açlık ve susuzluğa tahammül mevsimi değildir. Asıl imtihan; dilimizi, gözümüzü, niyetimizi ve hırsımızı dizginleyebilmektir. Açlık ve susuzluk akşam ezanıyla sona erer; fakat kul hakkı ödenmezse bir ömür boyunca sürer. Midede başlayan sabır, kalpte kemale ermezse, biyolojik bir dirençten öteye geçemez.

Fıkıh kitaplarının hükmü nettir: Ekmek mideye iner, su boğazdan geçerse oruç bozulur. Yalan, gıybet, iftira ve haksız kazanç ise mideye değil; kalbe ve topluma zarar verir. Oruç teknik olarak bozulmaz; fakat sevabı eksilir, ruhu zedelenir. Yani şekil yerinde durur, mana eksilir.

İnsan tabiatı tuhaf bir teraziye benzer: Bir kefede mide, diğerinde vicdan. Çoğu zaman teraziyi mideden yana kurarız. Gün boyu aç kalır, dudaklarımız kurur, başımız ağrır; ama bu sabrı ahlâkî bir disipline dönüştürmek yerine, biyolojik bir performans olarak sergileriz. Oysa açlık, empatiyi öğretmek içindir; emeğin kıymetini, aç olan yoksulun hâlini, adaletin ağırlığını hissettirmek içindir.

Ne var ki bazıları lokmasına gösterdiği hassasiyeti başkasının hakkına göstermez. İftara üç dakika kala su içmemek için büyük bir irade sergileyen kişi, söz konusu bir çalışanın maaşı, bir öğrencinin emeği ya da bir komşunun hakkı olduğunda aynı titizliği göstermez. Menfaat sofraya konduğunda sabır masadan kalkar.

Başkasının emeğinden kazanç sağlarken “sistem böyle” diyerek vicdanı sustururuz. Birinin itibarını zedeleyen sözü “doğruyu söyledim” ambalajıyla sunarız. Gıybeti sohbet, iftirayı yorum, haksız kazancı ticaret zannederiz. Açlığa tahammül ederiz; ama adalete gelince sabrımız tükenir. Çünkü mide sustuğunda insan rahatsız olur; vicdan sustuğunda ise garip bir konfor başlar.

Oruç yalnızca yememek ve içmemek değildir; insanın içindeki hoyratlığı terbiye etmektir. Kimileri açlıkla imtihan olurken, vicdan imtihanına girmemeyi tercih eder. Açlık akşam ezanıyla biter; kul hakkına riayet ise takvimle sınırlı değildir.

Asıl soru şudur: İnsan midesine mi hâkimdir, nefsine mi? Eğer oruç yalnızca sofraya kadar uzanıyor; kalbe, dile ve ele uğramıyorsa ortada açlık vardır ama arınma yoktur. Sabır vardır ama adalet yoktur. İbadet vardır ama ahlâk eksiktir.

Hz. Peygamber’in şu uyarısı sarsıcıdır: “Her kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, o kimsenin oruç tutmasına Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.

Bu söz, ibadetin zahiri ile hakikati arasındaki mesafeyi gösterir. Allah’ın bizim açlığımıza ihtiyacı yoktur; bizim nefsimizi terbiye etmeye ihtiyacımız vardır. Oruç, insan kalabilmenin manevi eğitimidir.

Ne yazık ki çoğu zaman ibadeti şekle indirgeriz: Gün boyu yemeyiz, içmeyiz; ama dilimizi serbest bırakırız. Midemizi tutar, kalbimizi salıveririz. Oruçlu iken yalan söyleyen bir insan, orucun özünü ıskalamıştır. Yalan hakikatin üzerini örter; oruç ise insanı arındırmayı hedefler. Biri karartır, diğeri berraklaştırır. Bu ikisi aynı kalpte uzun süre barınamaz.

İroni tam da buradadır: İnsan Allah için aç kaldığını iddia ederken, Allah’ın yasakladığı ahlâkî çürümeyi sürdürmektedir. İbadet vardır ama istikamet yoktur; ritüel vardır ama ruh yoktur. Oruç, şekilden hakikate; ritüelden ahlâka doğru yol almadıkça, sadece takvim yapraklarında yer değiştirir.

Oruç biyolojik bir eylem değil, ahlâkî bir inkılâptır. Eğer yalan devam ediyor, haksız kazanç sürüyor, kul hakkı yeniyorsa; açlık bedeni yormuş, fakat ruhu eğitmemiştir. İbadetin maksadı mideyi değil, nefsi terbiye etmektir.

Kul hakkı yemek orucu teknik olarak bozmaz; fakat insanı bozar. Fıkhî açıdan yeme içmeden uzak duran kişinin orucu sahihtir. Ama aynı gün içinde bir başkasının hakkını çiğnemişse, manevî bilançosu eksidedir. Kul hakkı yalnızca bireysel bir kusur değil; toplumsal düzeni sarsan bir fay hattıdır.

Unutmayalım: Oruç, bir ay süren bir açlık eğitimi değil; ömür boyu sürecek bir vicdan disiplinidir. Eğer Ramazan sonunda insan daha adil, daha merhametli, daha dürüst değilse, oruç amacına ulaşmamıştır. Asıl oruç, içimizdeki hoyratlığı aç bırakabilmektir. Asıl iftar, başkasının hakkına uzanan eli geri çektiğimiz andır.

Sonuç ve Değerlendirme

Mesele, orucun bozulup bozulmadığına indirgenecek kadar dar değildir. Asıl mesele, orucun bizi inşa edip etmediğidir. Bir ay aç kalıp bir ömür haksızlığa sessiz kalıyorsak; ibadetin şekli korunmuş, fakat amacı ıskalanmıştır. Çünkü oruç; mideyi olduğu kadar dili, kalbi, niyeti ve hırsı da terbiye etmek için vardır.

Kul hakkı bu bağlamda en kritik eşiği oluşturur. Zira kul hakkı, bireysel bir hata olmanın ötesinde toplumsal düzeni bozan bir kırılma hattıdır. İnsanların birbirinin hakkına riayet etmediği bir yerde ibadet artabilir; ama güven azalır. Şekil güçlenir; fakat adalet zayıflar. Oysa din, yalnızca insanın Allah ile ilişkisini değil; insanın insanla ilişkisini de düzenler. İbadetin kemali, ahlâkın kemaliyle ölçülür.

Bu nedenle oruç, takvimde bir ay; hayatta bir ömürdür. Eğer bizi daha adil, daha merhametli, daha dürüst kılıyorsa maksadına ulaşmıştır. Aksi hâlde ciddi bir muhasebe zamanı gelmiş demektir.

İbadet insanı yüceltmek için vardır; insan ibadeti yüceltmek için değil. Allah’ın bizim açlığımıza ihtiyacı yoktur; bizim arınmaya ihtiyacımız vardır. Bu arınma yalnızca sofradan değil, haksızlıktan da el çekmekle mümkündür.

Son söz: Oruç akşam ezanıyla tamamlanır; kul hakkına riayet ise ömür boyu sürer. Gerçek takva yalnızca aç kalabilmek değil; başkasının hakkına tok durabilmektir. İşte o zaman ibadet, şekilden hakikate; ritüelden ahlâka dönüşür

Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP-
www.gazeteankara.com.tr

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)