YAZARLAR

22 Nisan 2026 Çarşamba, 00:00

Mülkün Esaretinde Bir Karış Toprak ve Kaybedilen Hayatlar

Değerli okurlarımız, edebiyatın dev ismi Tolstoy’un o meşhur Pahom hikâyesini bilirsiniz. Hani şu, güneş batana dek adımlarıyla çevirdiği her karış toprağın sahibi olacağını sanan, ancak günün sonunda çatlayan kalbiyle sadece iki metrelik bir çukura sığabilen köylünün trajedisi... Bugün Pahom’un o tozlu bozkırdaki yürüyüş esareti bitmiş olabilir, ama onun ruhu modern dünyanın plazalarında, lüks konut projelerinde ve bitmek bilmeyen "başarı" hırslarında hâlâ kan ter içinde koşmaya devam ediyor.

Mesele sadece bir toprak kavgası değil, değerli dostlarım. Mesele, insanın "yetersizlik hissi" ile başlayan o amansız içsel çürümüşlüğüdür. Pahom, elindekinin kıymetini bildiği an değil, gözünü "ötedeki" tarlaya diktiği an kaybetmeye başladı. İronik olan şudur ki; insan ne kadar çok şeye sahip olmak isterse, ruhu o kadar daralıyor. Toprak genişliyor, evler büyüyor, banka hesapları kabarıyor; ama insanın içindeki "yeter" duygusu, mülkiyetin gölgesinde solup gidiyor. Açgözlülük büyüdükçe, hayatın sınırları daralıyor.

Burada dikkat çekilmesi gereken temel mesele, modern insanın “ihtiyaç” ile “arzu” arasındaki sınırı tamamen kaybetmiş olmasıdır. Artık ihtiyaç, yaşamı sürdürmek için gerekli olanla değil; toplumsal kıyasın dayattığı görünürlükle belirlenmektedir. İnsan, komşusunun evine bakarak kendi huzurunu ölçer hâle gelmiştir. Bu kıyas kültürü, bireyi sürekli eksik hissettiren bir zihinsel döngü üretir.

Pahom’a verilen o meşhur teklif- "Bir gün içinde yürüyebildiğin kadar yer senindir"- aslında bir özgürlük vaadi değil, bir ölüm fermanıydı. Bizler de bugün benzer bir illüzyonun içinde değil miyiz? Daha fazla güvence, daha fazla konfor, daha fazla statü uğruna nefes nefese koşarken, aslında kendi mezarımızın sınırlarını çiziyoruz. Hikâyedeki reisin o buz gibi cümlesi kulaklarımızda çınlamalı: "Bir insana işte bu kadar toprak yeter." Bu ifade sadece fiziksel bir mezar ölçüsü değildir; bu, haddini bilmeyen insana doğanın ve hakikatin vurduğu sert bir tokattır.

Modern insan, artık üretmekten çok tüketmeye programlanmış bir varlığa dönüşmüştür. Kapitalist düzen, insanı sürekli “eksik” hissettiren bir mekanizma üretir. Reklamlar, sosyal medya ve başarı hikâyeleri, bireyin kendi hayatını küçümsemesine neden olur. Böylece insan, sahip olduğu hayatı yaşamak yerine, sahip olamadığı hayatların hayalini yaşamaya başlar. Bu da ruhsal bir sürgündür; insan kendi hayatından kovulur.

Pahom’un yürüyüşü aslında bir dış yolculuk değil, içsel bir çöküştür. Her adım, biraz daha fazla mülk kazanma umuduyla atılırken, her adımda biraz daha fazla insanlığını kaybeder. Bu bağlamda açgözlülük, sadece ahlaki bir zaaf değil, aynı zamanda varoluşsal bir körlüktür. İnsan, ne kadar ileri gittiğini görür ama nereye doğru gittiğini asla sorgulamaz.

Şunu açıkça ifade etmek gerekir: İnsan zenginleştikçe özgürleşmez, aksine çoğu zaman sahip olduklarının kölesi haline gelir. Zira sahip olduklarını kaybetme korkusu, onlara sahip olma arzusundan çok daha ağır bir yüktür. Bu korkuyla yaşamak, zırh kuşanıp bir kafese girmeye benzer. Dışarıdan korunaklı görünürsünüz ama zırhın ağırlığıyla kımıldayacak alanınız kalmamıştır.

Bu noktada kadim felsefelerin uyarısı hatırlanmalıdır. Stoacı düşünce(Stoacılık, MÖ 3. yüzyılın başlarında Atina Agorası'nda Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan bir Helenistik felsefe ekolüdür), insanın kontrol edemeyeceği şeylere yönelmesini en büyük ıstırap kaynağı olarak görür. Doğu öğretileri ise “azlıkta huzur” ilkesini merkeze alır. Oysa modern insan, bu kadim bilgeliklerin tam tersine bir yönelim içindedir: daha çok şeye sahip oldukça daha çok huzur bulacağını sanır, fakat her yeni sahiplik yeni bir kaygıyı beraberinde getirir.

Gerçek fakirlik, cüzdanın boş olması değildir değerli dostlar… Gerçek fakirlik; geri dönüşü olmayan değerleri - zamanı, sağlığı, yetenekleri ve o eşsiz bedeni- fark etmeden harcayabilmektir. Gören gözün, yürüyen ayağın, alınan nefesin kıymetini ancak onları kaybedince anlayacak kadar "geç fark eden" bir canlıya dönüşmek, trajedilerin en büyüğüdür.

İnsanın en büyük yanılgısı, zamanı sonsuz bir kaynak sanmasıdır. Oysa zaman, geri alınamayan tek sermayedir. Pahom’un gün batımına doğru koşusu, aslında zamanla yarışan her insanın sembolüdür. Fakat bu yarışta çizgiye ilk ulaşan değil, anlamı fark eden kazanır.

Sonuç ve Değerlendirme

Netice olarak; insan evladı, çoğu zaman hayatın tadını çıkarmak için değil, "daha fazlasını ele geçirmek" uğruna hayatın kendisini feda eder. Pahom’un hikâyesi bize şunu anlatıyor: Koşmayı bıraktığın an, aslında yaşamaya başladığın andır. Unutmayın ki; günün sonunda hepimize yetecek olan yer, adımlarımızla ölçtüğümüz o uçsuz bucaksız araziler değil, kalbimizin sığabildiği o küçük huzur alanıdır.

Modern çağın en büyük krizi, sahip olma ile olgunlaşma arasındaki dengenin tamamen bozulmuş olmasıdır. İnsan artık “ne olduğu” ile değil, “neye sahip olduğu” ile tanımlanmaktadır. Bu durum, insanı özünden uzaklaştıran ve sürekli tatminsizlik üreten bir yaşam biçimi doğurmuştur.

Oysa insanın asıl ihtiyacı daha fazla mülk değil, daha derin bir farkındalıktır. Daha büyük evler değil, daha geniş bir iç dünya; daha dolu hesaplar değil, daha hafif bir kalp gereklidir. Çünkü huzur, biriktirilen şeylerde değil, vazgeçilebilen ağır yüklerde gizlidir.

Pahom’un trajedisi, bireysel bir hikâye olmaktan çıkıp evrensel bir uyarıya dönüşür: İnsan, sınırlarını bilmediğinde, en geniş topraklarda bile dar bir mezara sıkışabilir. Bu nedenle asıl soru şudur: İnsan ne kadar toprağa sahip olduğu değil, ne kadar toprağa ihtiyaç duymadan yaşayabildiğidir.

Son söz olarak; hayat, bitmeyen bir sahip olma yarışı değil, anlamlı bir varoluş yolculuğudur ve bu yolculukta en büyük kazanım, daha fazlasını elde etmek değil, “yeter” diyebilmeyi öğrenmektir.  Siz hangi sınırın içindesiniz? Kendi oluşturduğun mülkiyet hapishanesinde mi, yoksa sahip olduklarınızın ötesindeki gerçek hürriyette mi? Evet! Cevapları alalım…

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı                                                         
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – 
www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)