Küresel Jeopolitiğin En Sıcak Matrisi: F-35 Düğümü, "Büyük İsrail" Doktrini ve Türkiye'ye Yönelik Asimetrik Abluka
2026 yılının Temmuz ayı itibarıyla, özellikle Ankara'da gerçekleştirilen son NATO zirvesi eksenindeki kritik diplomatik temaslar, küresel siyasetin ve Türk dış politikasının en sıcak maddelerinden birini yeniden masaya taşımıştır: ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’yi F-35 programına geri döndürme veya hangarlarda bekletilen uçakları teslim etme ihtimali. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmede yaptırımları kaldırmak istediğini ve F-35 konusunu "kesinlikle değerlendireceklerini" belirten Trump’ın bu "niyeti", şüphesiz şahsi liderler diplomasisi açısından olumlu bir sinyaldir. Ancak Amerikan devlet sisteminin kurumsal işleyişi, savunma bürokrasisi ve Washington'daki bölgesel lobilerin (İsrail, Yunanistan, Ermenistan) Kongre üzerindeki baskısı dikkate alındığında, bu teslimatın önünde çok ciddi askeri-teknik ve siyasi barikatlar bulunmaktadır.

Bu karmaşık denklemi, aktörlerin pozisyonları, ABD iç siyaseti ve Orta Doğu'daki jeopolitik kırılmalar ekseninde nesnel bir analize tabi tutmak gerekmektedir.
Teknik ve Hukuki Kırmızı Çizgi: S-400 Düğümü
Trump ne kadar istekli olursa olsun, ABD yasaları (CAATSA:Countering America's Adversaries Through Sanctions Act- Amerika'nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) gereği Türkiye'nin F-35 programına dönebilmesi için öncelikle Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini tamamen devre dışı bırakması veya ülkeden çıkarması şarttır. Amerikan basınına (örneğin The New York Times) yansıyan kulis bilgileri de net bir gerçeğe işaret ediyor: Trump Beyaz Saray'da yeşil ışık yaksa bile, Washington’ın bu teknik kırmızı çizgisinden ve savunma yasalarından taviz vermesi beklenmiyor. Dolayısıyla S-400 krizinde radikal ve somut bir adım atılmadığı sürece, projenin hukuki zemini kilitli kalmaya devam edecektir.
Bölgesel Lobilerin Topyekûn İttifakı ve Kongre Duvarı
Uçakların Türkiye'ye verilmesi ihtimalinin belirdiği an, ABD Kongresi'ndeki güçlü lobiler ve bölgesel ortaklar eş zamanlı olarak agresif bir engelleme stratejisi başlatmıştır. Bu noktada üç temel aktörün tavrı öne çıkmaktadır:
1. İsrail'in "Niteliksel Askeri Üstünlük" (QME) Panik Stratejisi : İsrail, Orta Doğu'da hiçbir ülkenin (NATO müttefiki olsa dahi) askeri teknoloji açısından kendisini geçmesine ya da kendisiyle eşitlenmesine izin verilmemesini öngören ve ABD hukukuna da girmiş olan QME (Qualitative Military Edge-Niteliksel Askeri Üstünlük) prensibine hayati bir önem atfetmektedir. Bölgede F-35'e sahip tek güç olma statüsünü korumak isteyen Tel Aviv, Türkiye'nin bu 5. nesil uçaklara sahip olması durumunda Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Suriye hava sahasında devasa bir elektronik istihbarat ve radar üstünlüğü elde edeceğinden ciddi şekilde çekinmektedir.
Türkiye ile İsrail arasındaki mevcut siyasi gerilimler ve Ankara'nın Hamas konusundaki net çizgisi nedeniyle, İsrail Dışişleri, Enerji ve Maliye Bakanları en üst düzeyde organize bir engelleme faaliyeti yürütmektedir. Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın, Başbakan Netanyahu aracılığıyla bu konuyu bizzat Başkan Trump’a ilettiğini açıklaması, işi şansa bırakmayıp Trump’ın önüne ilk günden "kırmızı çizgiler" koymaya çalıştıklarını göstermektedir. Maliye Bakanı Smotrich’in "açıktan ve perde arkasından çalışmalar yürütüyoruz" sözü ise AIPAC (American Israel Public Affairs Committee-Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi) gibi Kongre üzerinde milyarlarca dolarlık etkisi olan lobi güçlerinin harekete geçirildiğinin resmi itirafıdır. Üstelik Enerji Bakanı Eli Cohen’in "İlerleyen süreçte silah sistemleri edinmesini önlememiz gerekiyor" ifadesi, niyetin sadece F-35 ile sınırlı olmadığını, Türkiye’nin ABD’den alabileceği diğer gelişmiş mühimmatları, modernizasyon kitlerini ve kritik askeri teknolojileri de kapsayan topyekûn bir silah ambargosunu hedeflediğini açıkça ilan etmektedir.
2. Yunanistan ve GKRY'nin Denge Arayışı : Türkiye'nin programdan çıkarılmasını kendi lehine büyük bir fırsat olarak gören ve kendisi de F-35 siparişi veren Atina, Türkiye'nin geri dönüşünün Ege ve Doğu Akdeniz'deki hava üstünlüğü dengesini tamamen altüst edeceğini savunmaktadır. Yunanistan ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) lobileri, ABD'li kongre üyelerine "Türkiye'nin egemenlik haklarını tehdit ettiğini" ileri sürerek satışa blokaj konulmasını talep etmektedir. Hatta Atina, satış engellenemezse bile Türkiye'ye uçakların "Ege'de uçurulmaması" gibi katı kullanım kısıtlamaları getirilmesini şart koşmaya çalışmaktadır.
3. Ermenistan ve Ermeni Lobisinin Kafkasya Faktörü : Ermenistan doğrudan bir askeri güç olmasa da, ABD'deki ANCA (Armenian National Committee of America- Amerika Ermeni Ulusal Komitesi) gibi lobiler Washington'da son derece etkilidir. Ermeni lobisi, Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği askeri desteği ve Güney Kafkasya’daki aktif politikasını gerekçe göstererek insani/bölgesel bahanelerle bu satışa karşı çıkmaktadır. İsrail ve Yunan lobileriyle ortak hareket ederek Kongre'de Türkiye karşıtı tasarıları fonlamakta ve F-35 teslimatının önüne set çekmeye çalışmaktadırlar.
Nüfus Asimetrisi ve "Büyük İsrail" (Arz-ı Mev'ud) Doktrini
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Yaklaşık 9-10 milyonluk nüfusuna ve coğrafi küçüklüğüne rağmen İsrail; Suriye, Lübnan ve Filistin gibi komşularını hedef alarak nasıl bu denli pervasız askeri operasyonlar yürütebilmekte ve toprak işgali sinyalleri verebilmektedir?
Bu durum, bölgede "Arz-ı Mev'ud" (Vadedilmiş Topraklar) veya siyasi adıyla "Büyük İsrail" (Greater Israel) projesi olarak bilinen teokratik ve jeopolitik doktrinle doğrudan bağlantılıdır. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich gibi radikal isimlerin resmi etkinliklerde arkalarına koydukları haritalarda Ürdün, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarını İsrail'in bir parçası olarak göstermesi (ki bu durum uluslararası alanda ve Al Jazeera analizlerinde büyük diplomatik krizler olarak incelenmiştir), bu yayılmacı ajandanın bir komplo teorisi değil, mevcut kabinenin en sağ kanadı için açık bir devlet politikası haline geldiğini kanıtlamaktadır.
İsrail, nüfus dezavantajını ABD’nin sağladığı koşulsuz askeri yardımlar, F-35 gibi son teknoloji silahlar ve nükleer kapasitesi ile oluşturduğu teknolojik ve askeri asimetri sayesinde kapatmaktadır. Askeri doktrini gereği, derinliği olmayan küçük bir toprağa sahip olduğundan savaşı asla kendi topraklarında kabul etmez; bu yüzden Suriye, Lübnan ve Irak gibi ülkeleri egemen birer devlet olarak görmek yerine, buraları istikrarsızlaştırılması gereken "tampon bölgeler" olarak kodlar. Çevre ülkeleri çökerterek kendisine tehdit olmaktan çıkarma ve kalıcı toprak kontrolleri kurma stratejisi, Orta Doğu'da bölgesel bir hegemon (tek hakim) olarak kalma hedefinin bir parçasıdır.
İşte Türkiye'nin F-35 gibi "uçan bir bilgisayar" olarak nitelendirilen 5. nesil, radara yakalanmayan stratejik bir güce sahip olmasına bu kadar şiddetle karşı çıkmalarının temel sebebi de budur: Bölgede kendi yayılmacı ve operasyonel askeri rahatlığını bozabilecek, kendisine "dur" diyebilecek güçlü ve bağımsız bir hava kuvvetinin varlığını asla istememektedirler.
Türkiye'ye Yönelik Doğrudan Savaş mı, Asimetrik Tehdit mi?
Peki, bu tablo ışığında İsrail, Türkiye için doğrudan askeri bir tehdit midir?
Rasyonel askeri ve jeopolitik gerçekler penceresinden bakıldığında; sahip olduğu nükleer silahlar ve teknoloji ne olursa olsun, 9-10 milyonluk bir devletin, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna, köklü bir devlet geleneğine ve 85 milyondan fazla nüfusa sahip coğrafi bir dev olan Türkiye’ye doğrudan saldırması veya fiziki bir işgale girişmesi askeri açıdan bir intihar senaryosudur. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da rasyonel sınırı çizerek, "İsrail ile Türkiye arasında doğrudan bir savaş çıkması için hiçbir sebep olmadığını" açıkça belirtmiştir.
Ankara ve uluslararası strateji merkezlerinin (örneğin Middle East Eye analizleri) değerlendirmelerine göre, İsrail Türkiye'yi doğrudan değil, "asimetrik, örtülü ve çevreleme" yöntemleriyle hedef almaktadır. Bu asimetrik strateji dört ana sütuna dayanmaktadır:
1. Suriye ve Irak Üzerinden Terör Koridoru (Vekil Aktörler): İsrail’in Türkiye’ye karşı en büyük hamlesi güney sınırımızdadır. Suriye’nin kuzeyindeki YPG/SDG gibi yapıları arka planda lojistik ve istihbari olarak destekleyerek, orada kurulacak istikrarsız bir terör devleti vasıtasıyla Türkiye’yi sürekli iç güvenlik sorunlarıyla meşgul etmeyi ve enerjisini tüketmeyi amaçlamaktadır.
2. Doğu Akdeniz ve Yunanistan Üzerinden Çevreleme ("Mayın Eşeği" Stratejisi): İsrail; Yunanistan ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile ortak savunma işbirliği programları imzalayarak askeri bir ittifak kurmuştur. Stratejik analistlerin "Mayın Eşeği" olarak adlandırdığı bu senaryoya göre İsrail; Ege, Kıbrıs veya Doğu Akdeniz’de bir provokasyon yaratarak Yunanistan ile Türkiye'yi karşı karşıya getirmek ve Türkiye'yi batı cephesinde yıpratmak istemektedir.
3. Diplomatik İzolasyon ve Lobi Savaşları: Batı medyasında ve ABD Kongresi'nde Türkiye'yi "NATO içinde güvenilmez bir ortak" olarak pazarlamak ve uluslararası alanda yalnızlaştırmak için milyarlarca dolarlık lobi gücü harcanmaktadır. F-35 engellemesi bunun en somut çıktısıdır.
4. Siber Savaş ve İstihbarat Operasyonları: Türkiye’nin enerji, savunma sanayii ve iletişim gibi kritik altyapılarına yönelik siber casusluk faaliyetleri yürütmek ve toplumsal/siyasi fay hatlarını tetikleyecek manipülasyon kampanyaları organize etmek Tel Aviv'in aktif olarak kullandığı yöntemlerdir.
Sonuç ve Değerlendirme
Sonuç olarak; ABD Başkanı Donald Trump bu uçakları teslim etmeye "niyetli" olduğunu ilan etmiş olsa da, Amerikan sisteminde başkanın her kararı anında uygulanamaz. Trump yaptırımları kaldırmak istese dahi, Kongre bütçe veya Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA-National Defense Authorization Act) aracılığıyla bu teslimatı durdurabilir ya da çok ağır şartlara bağlayabilir. Ayrıca Türkiye'nin daha önce ödediği yaklaşık 1,25 milyar doların üzerine, uçakların hangarda bekletilme maliyetleri ve modernizasyon masrafları eklendiğinde, projenin finansal boyutu da yeniden müzakere edilmek zorundadır diyebilirler.
Özetle; Türkiye S-400 krizinde radikal bir adım atmadığı, Trump yönetimi ise İsrail, Yunanistan ve Ermeni lobilerinin Kongre’deki birleşik blokajını aşacak siyasi sermayeyi harcamayı göze almadığı sürece, F-35'lerin kısa vadede Türkiye'ye fiziki olarak teslim edilmesi oldukça zor görünmektedir. Karşımızdaki tablo, uluslararası hukuku hiçe sayarak coğrafyayı kendi dini ve jeopolitik çıkarlarına göre şekillendirmek isteyen bir şer odağının, siber saldırılarla, vekil terör örgütlerine verilen örtülü destekle ve Washington'daki lobi faaliyetleriyle Türkiye'yi zayıflatma ve kendi bölgesel planlarına karşı ses çıkaramayacak duruma getirme stratejisinden ibarettir. Ama Türkiye, bu asimetrik kuşatmayı askeri caydırıcılığı, yerli savunma sanayii hamleleri ve rasyonel dış politika enstrümanlarıyla boşa çıkaracak devlet aklına ve köklü geleneğe sahiptir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP