YAZARLAR

11 Şubat 2026 Çarşamba, 00:00

İslam Medeniyetinin Büyüklüğünü Neden Kendi İnsanımıza Anlatamıyoruz?

Bugün gençlerimize İslam medeniyetinin büyüklüğünden söz ettiğimizde, çoğu zaman romantize edilmiş bir geçmiş anlatısı sunduğumuz ya da ideolojik bir savunma yaptığımız düşünülüyor. Oysa mesele, İslam medeniyetinin büyük olup olmadığı değildir; büyüklüğü konusunda en küçük bir tereddüdümüz yoktur. Asıl sorun, bu büyüklüğü nasıl anlattığımız, hatta gerçekten anlayıp anlayamadığımızdır.

İslam medeniyetini hâlâ büyük ölçüde fetihler, sınırlar ve siyasi başarılar üzerinden okumaya çalışıyoruz. Oysa bir medeniyetin gerçek büyüklüğü, kurduğu devletlerin haritasının genişliğiyle değil; insana, bilgiye ve ahlaka dair ortaya koyduğu tasavvurla ölçülür. Bu açıdan bakıldığında İslam medeniyeti, insanlık tarihinde istisnai bir yere sahiptir.

İslam, daha ilk ayetlerden itibaren bilgiyi merkeze almış; ilmi yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda bir sorumluluk ve ibadet alanı olarak görmüştür. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” sorusu basit bir retorik değil; bir medeniyet manifestosudur. Bu anlayış sayesinde Müslümanlar, görece kısa sayılabilecek bir zaman diliminde, ilmi üretimi teşvik eden güçlü bir entelektüel iklim inşa etmeyi başarmıştır.

Bu medeniyetin bir diğer ayırt edici özelliği ise başkasını yok ederek değil, başkasını anlayarak büyümesidir. Yunan felsefesi, İran devlet geleneği ve Hint matematiği; İslam dünyasında dışlanmamış, aksine tercüme edilmiş, eleştirilmiş ve yeniden üretilmiştir. Abbâsîler döneminde Bağdat’taki Beytülhikme, yalnızca bir kütüphane değil; farklı medeniyetlerin aynı masa etrafında buluştuğu bir akıl merkezi olmuştur.

Endülüs’te Kurtuba, Orta Asya’da Semerkant, Mezopotamya’da Bağdat… Bu şehirler yalnızca Müslümanların değil, insanlık tarihinin ortak hafızasıdır. Cebirin sistematik bir disiplin hâline gelmesi, tıpta klinik yaklaşımın gelişmesi, astronomide gözleme dayalı yöntemlerin benimsenmesi, optikte deneysel düşüncenin doğuşu… Bugün modern bilimin temel taşları olarak kabul edilen tüm bu gelişmeler hâlâ ayaktadır.

İslam medeniyetinin güçle kurduğu ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için onu modern Batı tecrübesiyle karşılaştırmak daha doğru ve öğretici olacaktır. Zira modern Batı, gücü büyük ölçüde merkezîleştiren, rasyonelleştiren ve meşrulaştıran bir tarihsel süreç yaşamıştır. Devlet, birey ve iktidar arasındaki ilişki, ahlaki bir sınav olmaktan çıkarılarak hukuki ve teknik bir meseleye indirgenmiştir. Güç, “nasıl sınırlandırılacağı” tartışılan bir araç olmaktan ziyade, çoğu zaman “nasıl daha etkili kullanılacağı” sorusunun merkezine yerleştirilmiştir.

Modern Batı düşüncesinde siyasal iktidarın meşruiyeti, ilahi ya da ahlaki bir referanstan çok sözleşmeye, güce ve başarıya dayandırılmıştır. Hobbes’tan Machiavelli’ye uzanan çizgide devlet, düzeni sağladığı sürece meşru kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, bireysel haklar söylemiyle dengelenmeye çalışılsa da, özellikle sömürgecilik çağında gücün ahlaki sınırlarının ne kadar kolay askıya alınabildiğini açıkça göstermiştir. Özgürlük ve insan hakları idealleri Batı’nın kendi iç düzeni için vazgeçilmez kabul edilirken, Batı dışı coğrafyalarda gücün vahşi ve acımasız yüzü rahatlıkla devreye sokulabilmiştir.

İslam medeniyetinde ise güç, teorik olarak dahi mutlak bir hak şeklinde tanımlanmamıştır. Güç, adalet üretmekle yükümlü bir emanet olarak görülmüş ve ahlaki bir çerçeveye bağlanmıştır. Yönetenin meşruiyeti yalnızca düzen sağlamasına değil, adaleti tesis etmesine dayandırılmıştır. Bu nedenle güç, teknik bir beceri değil; ahlaki bir sorumluluk olarak düşünülmüştür. Temel fark tam da burada ortaya çıkar: Modern Batı gücü sekülerleştirerek rasyonelleştirmiş; İslam medeniyeti ise gücü ahlakileştirmeye çalışmıştır.

Bu fark, çoğulculuk anlayışında da belirginleşir. Modern Batı, uzun bir tarih boyunca farklı olanı ya asimile etmeye ya da dışlamaya yönelmiştir. Ulus-devlet inşası, kültürel ve dinî homojenlik üzerinden yürütülmüş; farklılık çoğu zaman bir tehdit olarak algılanmıştır. Buna karşılık İslam medeniyeti, toplumsal düzeni tek tipleştirme üzerine değil; farklılıkları tanıyarak birlikte yaşama ilkesi üzerine kurmuştur. Bu anlayış, eşitlikten ziyade adalet fikrine dayalı bir çoğulculuktur.

Bugün modern Batı, çoğulculuk ve insan hakları konusunda evrensel bir dil kurmaya çalışmaktadır; ancak bu dilin tarihsel hafızasında ciddi kırılmalar bulunmaktadır. Irkçılık, sömürgecilik ve kültürel tahakküm gibi tecrübeler, gücün ahlaki sınırlarının ne kadar kolay aşılabildiğini göstermektedir. İslam medeniyetinin tarihsel tecrübesi ise tüm kusurlarına rağmen, gücü sınırlayan ahlaki bir iddianın mümkün olabileceğini göstermiştir.

Dolayısıyla mesele, modern Batı’yı bütünüyle reddetmek ya da İslam medeniyetini idealize etmek değildir. Asıl mesele, gücün ahlakla olan ilişkisini yeniden düşünmektir. Bugünün dünyasında asıl eksik olan şey teknik kapasite ya da hukuki düzenlemeler değil; gücü dizginleyecek bir ahlaki ufuktur. İslam medeniyetinin tarihsel tecrübesi, tam da bu noktada hâlâ en doğru sözü söyleme potansiyeline sahiptir.

Dahası, İslam medeniyeti maddi ilerlemeyi mutlaklaştırmamış; onu manevi sorumlulukla dengelemeye çalışmıştır. İnsan yalnızca üreten, tüketen ve kazanan bir varlık olarak görülmemiş; aynı zamanda ahlaki bir özne olarak kabul edilmiştir. Bu bakış açısı, modern dünyada en çok yitirdiğimiz anlayışlardan biridir.

Peki, bütün bunlara rağmen neden kendi insanımıza İslam’ın büyüklüğünü anlatamıyoruz?

Çünkü biz çoğu zaman medeniyetimizi ya hamasetle ya da savunma psikolojisiyle anlatıyoruz. Eleştiriye kapalı, sorgulamadan uzak ve tarihsel gerçeklikle temas etmeyen bir dil, genç kuşaklarda karşılık bulmuyor. Oysa yapılması gereken, zaten kutsal olan İslam medeniyetini yeniden kutsallaştırmak değil; onu gerçekten anlamaktır. Müslümanların, kusurlarını, kırılmalarını ve insan unsurunun doğurduğu hataları da görerek, fakat büyük resmi kaybetmeden.

Unutmayalım! Güçlü medeniyetler, geçmişleriyle yüzleşmekten korkmaz. İslam medeniyetinin büyüklüğü de tam olarak burada ortaya çıkıyor.  İslam, insanı merkeze alan, bilgiyi ahlakla buluşturan ve adaleti bir ideal olarak benimseyen bir tasavvur ortaya koymuştur.

Sorun medeniyetimizde değil; onu anlatacak dili, özgüveni ve fikrî derinliği büyük ölçüde yitirmiş olmamızdadır. Bu dil yeniden kurulmadıkça ne geçmiş hakkıyla anlaşılabilir ne de gelecek inşa edilebilir, ne de kutsal olan dinimizi  layıkıyla anlatmamız mümkün olabilir.

Sonuç

İslam medeniyetinin büyüklüğü, fetihler veya sınırlarla ölçülemez; insanı merkeze alan, bilgiyi ahlakla buluşturan ve adaleti ideal olarak benimseyen bir tasavvurun ürünüdür. Ancak asıl sorun, bu büyüklüğü kendi insanımıza anlatacak doğru dile ve özgüvene sahip olmamamızdır. Medeniyetimizi ya hamasetle ya da savunma psikolojisiyle sunmak, genç kuşaklarda karşılık bulmamaktadır. Oysa İslam medeniyetini anlamak, onu kutsallaştırmak değil; Müslümanların yaptıklarını kusurlarıyla birlikte kavramak ve tarihsel tecrübelerinden ders çıkarmaktır.

Unutmayalım! Güçlü medeniyetler, geçmişleriyle yüzleşmekten çekinmezler. Bizim de yapmamız gereken, medeniyetimizin mirasını hak ettiği açıklık ve dürüstlükle anlatmak, bilgiyi ve ahlakı bir araya getiren bu tecrübeyi bugünün dünyasına taşımaktır. Ancak bu şekilde hem geçmişimizi doğru anlayabilir hem de geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa edebiliriz.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)