YAZARLAR

18 Temmuz 2026 Cumartesi, 00:00

Gönül Coğrafyamızdan: Balkanlar’ın Öksüz Özerkliği Gagavuzya ve Temmuz 2026 Krizinin Şifreleri

Değerli okurlar,

Bugün bakışlarımızı; Avrasya coğrafyasının en özgün, en hassas ve ne yazık ki en çok yalnız bırakılan köşelerinden birine, Gagavuzya’ya yöneltmek istiyorum. 13. yüzyılda Dobruca’ya yerleşen Selçuklu ve Oğuz Türklerinin soyundan gelen; "Allah", "Peygamber", "Oruç" ve "Kurban" kelimelerini Hristiyan-Ortodoks inanç dünyalarıyla harmanlayarak yaşayan bu kadim halk, bugün varoluşsal bir anayasal krizle karşı karşıyadır.

Moldova Anayasa Mahkemesi’nin bu ay (Temmuz 2026) aldığı karar, Gagavuzya’nın 1994 yılında kazandığı ve dünyaya örnek olarak gösterilen "Özel Hukuki Statüsü"ne indirilmiş çok ağır bir darbedir. Adalet Bakanlığı’nın başvurusuyla şekillenen bu karar; bölgenin kendi Merkez Seçim Komisyonu’nu kurma hakkını elinden almış, yerel seçimlerin organizasyonunu doğrudan Kişinev’e devretmiş, polis ve adalet mekanizmalarındaki yerel atama yetkilerini ise neredeyse tamamen sıfırlamıştır.

Şurası çok net anlaşılmalıdır: Gagavuzya’nın idari yetkilerinin elinden alınması, özerkliğin içini tamamen boşaltarak bölgeyi sıradan bir taşra vilayetine dönüştürme girişimidir. Bu gelişme, Komrat ile Kişinev arasında bir süredir devam eden jeopolitik bilek güreşinin (Avrupa Birliği yanlısı merkezi hükümet ile geleneksel olarak Rusya yanlısı olan Gagavuz yönetimi) doğrudan bir sonucudur. Ancak siyasi rekabet uğruna, bir halkın kazanılmış tarihi haklarının tırpanlanması kabul edilemez.

Krizin Arka Planı: Demirel Diplomasisi ve 1994 Mucizesi

Bugün Gagavuzya’da yaşanan Temmuz 2026 anayasal krizini doğru okuyabilmek için, takvimlerimizi biraz geriye sarmak ve bu özerkliğin hangi diplomatik deha ile inşa edildiğini hatırlamak mecburiyetindeyiz. Zira dün bu hakların nasıl kazanıldığını bilmeyenler, bugün o hakların neden ve nasıl savunulması gerektiğini de idrak edemezler.

90’lı yılların başı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte tüm Balkanlar ve Kafkaslar’ın adeta bir barut fıçısına döndüğü dönemlerdi. Moldova’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte, güneydeki Ortodoks Hristiyan Gagavuz Türkleri (Gök Oğuz) ile Kişinev yönetimi arasında ipler kopma noktasına gelmişti. Moldova ordusu ile Gagavuz milisleri karşı karşıya gelmiş, Transdinyester benzeri kanlı ve sonu gelmez bir iç savaşın eşiğine varılmıştı.

İşte tam bu kritik dönemde, Türk dış politikasının "baba" figürü, dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel sahneye çıktı.

Demirel, o dönem yükselen etnik milliyetçilik rüzgârlarını ve bölgedeki gerilimi çok iyi analiz etmişti. Gagavuzların ilk cumhurbaşkanı Stepan Topal ile Moldova Cumhurbaşkanı Mircea Snegur arasındaki uçurumu kapatabilecek yegâne aktörün Türkiye olduğunu gördü ve bizzat mekik diplomasisi başlattı:

  • "Bölünmeyin, Entegre Olun" Formülü: Demirel, ayrılıkçı bir savaşa girmemeleri konusunda Gagavuz liderliğini ikna etti. Onlara, Moldova'nın toprak bütünlüğünü bozmadan, sınırlar içerisinde yasal güvencelerle yaşamanın en rasyonel yol olduğunu anlattı.
  • Kişinev'ye Güvence, Komrat'a Teminat: Moldova Cumhurbaşkanı Snegur'a ise Türkiye’nin Moldova’nın toprak bütünlüğünü net bir şekilde desteklediğini iletti. Ancak bunun karşılığında Gagavuzların kültürel ve siyasi haklarının anayasal güvence altına alınmasını şart koştu.
  • 1994 Yasası: Bu yoğun diplomatik temaslar meyvesini verdi ve 23 Aralık 1994’te Moldova Parlamentosu, bugün tırpanlanmaya çalışılan "Gagavuz Yeri Özel Hukuki Statüsü Kanunu"nu kabul etti. Bu yasa, dünyada etnik krizlerin savaşsız, müzakere masasında ve otonomi formülüyle çözüldüğü nadir başarı hikâyelerinden biri olarak uluslararası literatüre geçti.

Türkiye bu dönemde sadece diplomatik değil, ekonomik olarak da bölgeye can suyu verdi. Demirel’in talimatıyla TİKA bölgede su kuyuları açtı, altyapıyı düzeltti ve Komrat Devlet Üniversitesi'nin kurulmasını sağladı.

Gagavuzya’nın Yeniden "Tam Özerk" Olabilmesi İçin 4 Stratejik Başlık

Peki, Komrat bu kuşatmayı nasıl yarabilir? Gagavuzya’nın gasp edilen haklarını geri alması ve kâğıt üzerinde kalan değil, fiilen işleyen bir "tam özerkliğe" kavuşması için atılması gereken hayati adımları dört temel sütunda özetleyebiliriz:

1. Hukuki Mücadele ve "Avrupa Kartı"nın Aktif Kullanılması :  Moldova, şu anda Avrupa Birliği’ne entegrasyon sürecinde çok hassas bir dönemden geçmektedir. Kişinev’in en zayıf karnı tam olarak burasıdır. Gagavuz Halk Meclisi, mücadeleyi sadece iç hukukta bırakmamalıdır.

  • Venedik Komisyonu: 1994 Özerklik Kanunu’nun geriye doğru işletilerek zayıflatılması, Avrupa Konseyi anayasal standartlarına açıkça aykırıdır. Konu acilen Venedik Komisyonu’na taşınmalıdır.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM): Seçme, seçilme ve kendi kendini yönetme haklarının kısıtlanması bağlamında uluslararası mahkemelerde aktif dava süreçleri başlatılmalıdır. Kişinev, "AB adayı" imajının zedelenmesinden korkarak geri adım atmak zorunda kalabilir.

2. Jeopolitik Kimliğin Dengelenmesi (Rusya-Batı Dengesi) : Mevcut Gagavuz yönetiminin (Başkân Evghenia Guțul liderliğinde) aşırı Rusya yanlısı ve saldırgan söylemleri, Kişinev’in "milli güvenlik tehdidi" argümanına zemin hazırlamaktadır.

  •  Gagavuzya, kendi haklarını savunurken Moskova’nın bir "etki ajanı" gibi görünmekten özenle kaçınmalıdır.
  • Söylem, "Rusya’nın bölgedeki kalesi" olmaktan çıkarılıp, "Avrupa’nın kültürel çeşitliliğinin ve azınlık haklarının korunması" zeminine kaydırılmalıdır. Bu stratejik söylem değişikliği, Batı kamuoyunun Kişinev’e baskı yapmasını kolaylaştıracaktır.

3. Türkiye’nin Garantörlük ve Arabuluculuk Rolünün Aktifleştirilmesi:  Ankara, 1994 yılında özerklik yasasının baş mimarıydı. Türkiye, bugün de hem Kişinev hem de Komrat ile doğrudan sağlıklı iletişim kurabilen yegâne güçtür.

  • Ankara’nın diplomatik ağırlığını koyarak Kişinev-Komrat Ortak Diyalog Komisyonu’nun yeniden canlandırılmasını sağlaması gerekir.
  • Türkiye’nin Moldova’daki yatırımları ve stratejik ortaklığı, Kişinev’e "özerkliğe saygı duy" mesajını doğrudan iletmek için güçlü bir maniveladır.

4. Dil ve Kültür Seferberliği ile Rusça Bağımlılığının Kırılması :  Kişinev’in Gagavuzya’yı "asimilasyon" veya "Ruslaştırma odağı" olarak suçlamasının önüne geçmenin yolu, öz be öz Türkçe olan Gagavuz Türkçesini ve kimliğini parlatmaktır.

  •  Bölgede eğitim ve resmi yazışmalar halen ağırlıklı olarak Rusçadır. Bu durum, Moldova kamuoyunda haklı veya haksız bir soğukluk yaratmaktadır.
  • Gagauzca-Moldovanca çift dilli eğitim modeli desteklenmeli, Rusça’nın yerini zamanla Gagauzca almalıdır. Böylece Gagavuzya, kendi kimliğini koruyarak Moldova sistemiyle sağlıklı bir entegrasyon kurabileceğini kanıtlamış olacaktır.

Sonuç ve Değerlendirme

Tarihin bizlere miras bıraktığı bu muazzam diplomasi dersi göstermektedir ki; Gagavuzya’nın özerkliği sadece Moldovalı kanun yapıcıların bir lütfu değil, Türkiye’nin garantör niteliğindeki siyasi iradesinin ve uluslararası hukukun ortak bir ürünüdür.

Bugün, Temmuz 2026 itibarıyla Moldova Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kısıtlayıcı kararlar, yalnızca Komrat’ın idari yetkilerini hedef almamakta; aynı zamanda 1994 yılında inşa edilen bu tarihi barış ve uzlaşı modelini de sabote etmektedir. Şurası çok net anlaşılmalıdır: Gagavuzya’nın kendi seçim komisyonunu kurma hakkının elinden alınması ve yerel yönetim yetkilerinin Kişinev’e devredilmesi, özerkliğin içini tamamen boşaltarak bölgeyi sıradan bir taşra vilayetine dönüştürme girişimidir.

Gagavuzlar, Türk dünyasının Hristiyan penceresidir. Onların varlığı ve özerkliği, ne Doğu’nun ne de Batı’nın jeopolitik oyunlarına meze edilemeyecek kadar kıymetlidir. Bu doğrultuda Temmuz 2026 krizini aşmanın yolu; akılcı bir diplomasi ve hukuki dirençten geçmektedir. Komrat'ın bu kuşatmayı yarması; Rusya ile olan ilişkilerinde Kişinev’e koz vermeyecek bir rasyonelliğe bürünmesine ve en önemlisi yüzünü yeniden Ankara’ya dönmesine bağlıdır.

Türkiye ise, Süleyman Demirel döneminin o yapıcı, vizyoner ve oyun kurucu diplomatik mirasını hatırlayıp, hem Kişinev hem de Komrat nezdinde ağırlığını derhal hissettirmelidir. Gagavuz Türkleri’nin kültürel ve siyasi varlığı, Türk dünyasının Balkanlar’daki en değerli köprülerinden biridir. Bu tarihi köprünün yıkılmasına göz yummak, gelecekte tüm bölge barışının dinamitlenmesi anlamına gelecektir.

Komrat yalnız kalmamalıdır!

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)