Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler, kazanma ustası olanlar korkmazlar, akıllılar dövüşmeden kazanır, cahiller kazanmak için dövüşürler
Ülkeleri ve toplumları tarih sahnesinde incelediğimizde, ilerlemenin hiçbir zaman kaba kuvvetle sağlanmadığını; aksine akıl, sabır, sağduyu ve erdemle mümkün olduğunu açıkça görürüz. Buna rağmen bireysel ve toplumsal düzeyde hâlâ “kazanmak” kavramını yanlış yorumlayan geniş bir kesimle karşı karşıyayız. Dövüşmeyi güç, öfkeyi cesaret, korkusuzluğu ise bağırıp çağırmak sanan bu anlayış, insanı yücelten değerlerden uzaklaştırır ve onu ilkel bir rekabet alanına hapseder.

Dövüş ustası olanlar öfkelenmezler. Çünkü gerçek ustalık, önce kendi nefsini ve tutkularını yenebilmektir. Öfke, kontrolsüzlüğün dışavurumudur; ustalık ise tam tersine, bilinçli kontrolün ta kendisidir. Kendine hâkim olamayan birinin başkasına üstünlük kurması mümkün değildir. Bu nedenle öfke, güç değil, zayıflığın en açık göstergesidir. Toplum içinde sıkça karşılaştığımız sert ve kaba dil, tahammülsüzlük ve ani tepkiler, bireyin kendisiyle olan hesaplaşmasını tamamlayamadığını ortaya koyar.
Kazanma ustası olanlar korkmazlar. Burada söz konusu olan korkusuzluk, tehlikeyi yok sayan pervasızlık değildir; aksine riskleri bilen, ihtimalleri tartan ve buna göre hareket eden bilinçli bir tutumdur. Gerçek kazanım, kısa vadeli zaferlerden değil, uzun vadeli değer üretiminden doğar. Korku, bilinmeyenin karşısında hissedilen doğal bir tepkidir; bilgi arttıkça korku azalır ve yerini temkinli bir özgüven alır.
Akıllılar dövüşmeden kazanır. Çünkü akıl, çatışmayı değil çözümü önceleyen bir yetidir. İkna, müzakere ve ortak akıl üretme becerisi, çağdaş toplumların temel direğidir. Dövüşmeden kazanmak, karşı tarafı ezmek değil; onu da sürecin bir parçası hâline getirebilmektir. Bu yaklaşım yalnızca bireysel ilişkilerde değil, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkilerde de kalıcı barışın ve istikrarın anahtarıdır.
Cahiller ise kazanmak için dövüşürler. Çünkü seçenekleri sınırlıdır; dili yetersizdir, düşüncesi sığdır, empatisi yoktur. Böyle bir zeminde en kolay ve en ilkel yol şiddet ve çatışmadır. Oysa dövüşerek kazanılan şey, çoğu zaman gerçek bir kazanç değil; ertelenmiş bir kayıptır. Toplumsal hafıza, bunun sayısız örneğiyle doludur ve bu örnekler bize, çatışmanın geçici, aklın ise kalıcı çözüm ürettiğini hatırlatır.
Bireyden topluma uzanan bu denklemde asıl mesele kimin daha güçlü olduğu değil, kimin daha bilge olduğudur. Gücün akılla, cesaretin sağduyuyla, kazanmanın ise erdemle buluşmadığı hiçbir düzen sürdürülebilir olamaz. Gerçek ustalık, yumruğu sıkmakta değil; onu indirmemeyi seçebilmektedir.
Netice itibarıyla şunu ifade etmek gerekir: bireysel ve toplumsal hayatın temel meselesi çatışmayı yönetmek değil, çatışmaya gerek bırakmayacak bir bilinç düzeyine ulaşabilmektir. Dövüşmeyi marifet sayan anlayış kısa vadede gürültü üretir; aklı önceleyen yaklaşım ise uzun vadede değer inşa eder. Bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok sosyal, siyasal ve kültürel sorunun temelinde, güç ile aklı, cesaret ile öfkeyi, kazanmak ile yok etmek arasındaki farkın yeterince kavranamaması yatmaktadır.
Gerçek güç, başkasını susturabilme kabiliyetinde değil; farklı sesleri aynı zeminde buluşturabilme becerisindedir. Öfkesine hâkim olan birey, korkularıyla yüzleşebilen toplum ve kavga etmeden çözüm üretebilen devlet; sürdürülebilir bir geleceğin asli unsurlarıdır. Aksi hâlde her kazanım, bir başka kaybın habercisi olmaktan öteye geçemez.
Eğitimden siyasete, aileden kamusal alana kadar her düzeyde aklı, nezaketi ve erdemi merkeze almayan hiçbir yapı kalıcı olamaz. Çünkü kavga, insanı geçici olarak rahatlatır; akıl ise insanı kalıcı olarak yükseltir. Dövüşmeden kazanmayı öğrenememiş toplumlar, kazandıklarını anlamlı biçimde koruyamazlar ve ileriye taşıyamazlar.
Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, daha yüksek sesle konuşanlar değil, daha derin düşünenlerdir; daha sert tepki verenler değil, daha isabetli muhakeme yapanlardır. Gerçek ustalık, karşısındakini alt etmekte değil; onu anlamaya çalışmakta saklıdır. Ve gerçek kazanım, bir başkasının kaybı üzerine inşa edilen zaferler değil, ortak aklın ve erdemin ürettiği kalıcı değerlerdir.
Sonuç
Son söz olarak şunu özellikle vurgulamak gerekir ki; dövüşmeden kazanmayı başaramayanlar, kazandıklarını ne doğru okuyabilir ne de sürdürülebilirler. Çünkü şiddetle, öfkeyle veya korkuyla elde edilen her sonuç, kendi içinde yeni bir çatışmanın başlangıcıdır. Akıl ise tam tersine, yalnızca bugünü kurtaran değil, yarını da planlayan ve yön veren bir yetidir. Bu nedenle akılla güç arasında tercihini akıldan yana yapan bireyler ve toplumlar, sadece anlık üstünlükler değil, kalıcı kazanımlar elde etmek imkânına sahip olurlar.
Bugün dünyada yaşanan sosyal gerilimler, siyasal kutuplaşmalar ve ekonomik çatışmalar dikkatle incelendiğinde, sorunun kaynağında çoğu zaman güç gösterisiyle haklı olma yanılgısının yattığı görülür. Oysa haklılık, yüksek sesle konuşmakta veya karşısındakini susturmakta değil; doğruyu sabırla savunabilmekte ve ortak aklı inşa edebilmekte gizlidir. Dövüşmeden kazanmak, bir geri çekilme ya da zayıflık değil; bilakis en ileri düzeyde stratejik ve ahlaki olgunluğun göstergesidir.
Birey ölçeğinde bu olgunluk, öfkesini yönetebilen, korkularıyla yüzleşebilen ve farklılıklara tahammül gösterebilen bir karakter inşası anlamına gelir. Toplum ölçeğinde ise bu, çatışmayı kışkırtan değil, uzlaşmayı teşvik eden bir dilin hâkim olması demektir. Devlet ölçeğinde bakıldığında ise gerçek güç; baskı kuran değil, adalet tesis eden, korku yayan değil, güven inşa eden bir yönetim anlayışında somutlaşır. Bu üç düzey arasında kurulacak ahenk, ancak erdem temelli bir akıl yürütmeyle mümkün olabilir.
Unutulmamalıdır ki! Tarih boyunca kalıcı izler bırakan medeniyetler kılıçlarının keskinliğiyle değil, fikirlerinin derinliğiyle anılmıştır. Dövüşerek kazanmayı yücelten anlayışlar kısa sürede tükenmiş; dövüşmeden kazanmayı ilke edinenler ise çağları aşan yüksek değerler üretmiştir. Bu bağlamda asıl mesele, kimin daha güçlü olduğu değil, kimin daha erdemli davrandığıdır. Güç geçicidir; akıl ve erdem ise kalıcıdır.
Son olarak, bireyin kendisiyle, toplumun kendi iç dinamikleriyle ve devletin dünyayla kurduğu ilişkide ihtiyaç duyduğu temel ilke; çatışmayı büyütmek değil, anlamı derinleştirmektir. Dövüşmeden kazanmayı öğrenmiş bir toplum, yalnızca krizleri aşmakla kalmaz; aynı zamanda daha adil, daha huzurlu ve daha müreffeh bir geleceğin de kapılarını aralar. İşte gerçek ustalık tam olarak burada başlar: Yani gücü akılla terbiye etmek, cesareti sağduyuyla buluşturmak ve kazanmayı erdemle taçlandırmak.
Saygılarımla
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP