YAZARLAR

21 Nisan 2026 Salı, 00:00

Direksiyonda Kim Var? 2027’de 'Gereksizler' Kulübüne Hoş Geldiniz!

Efendim, buyursunlar... Madem bu kadar heveslisiniz, gelin bu “dijital kıyamet”senaryosunu, yani kendi ellerimizle ördüğümüz bu teknolojik ağın içinde nasıl çırpındığımızı, şöyle babacan bir üslup ve akademik bir disiplinle biraz ironi yaparak masaya yatıralım. Hani o meşhur "İnsan her şeyin ölçüsüdür" lafı vardı ya; galiba artık yeni ölçü birimimiz "gigahertz" ve "terabayt"oldu, biz de o ölçünün altında ezilen küçük birer detay kalmaya başladık!

Şimdi bu manzarayı; biraz hayatın süzgecinden geçirerek, biraz da 'Biz nerede yanlış yaptık?' diye kendi kendimize hafif kinayeli bir selam çakarak köşe yazısına döküyoruz. Maksadımız ne mi? Sadece sizi korkutmak değil; sizi, içine düştüğümüz bu trajikomik 'insansız hava sahasında' biraz düşündürmek. Buyursunlar efendim, akıllı telefonlarınızdan başınızı kaldırabilirseniz, akıbetimize bir göz atalım...

Bakın efendim, mesele artık "Robotlar işimizi elimizden alacak mı?" sorusunun çok ötesine geçti."Atı alan Üsküdar'ı geçti", O tren çoktan kalktı, biz şu an rayların üzerinden son hızla uçuruma doğru giden bir lokomotifin içindeyiz ve vagonlarda hala "Hangi dili öğrensem de iş bulsam?" diye tartışıyoruz. Geçen gün masamdaki notlara bakarken fark ettim; insanoğlu bir canavar yarattı ama tasmayı takmayı unuttu!

Yıllarca dedik ki: "Güvenli yapay zeka üretiriz, etik kurallar koyarız, robot üç kanunu falan filan…" Hepsi hikâye çıktı! Neden biliyor musunuz? Çünkü biz zekâyı artırmayı öğrendik ama o zekâyı "terbiye etmeyi" ihmal ettik, dahası öğrenemedik. Hırs dediğimiz o kadim insani kusur, silikon yongaların arasına sızdı. Dev şirketler, kâr hırsıyla 8 milyar insanın hayatını riske atıyor. Etik mi? Ahlak mı? Onların tek bir ahlakı var: Yatırımcıya para kazandırmak. Biz burada "insanlık ölmesin" diye yırtınırken, birileri Mars’ta koloni kurma hayaliyle dünyadaki emniyet şeritlerini freni olmayan bir yarış arabası gibi bir bir ihlal ediyor.


%99 İşsizlik Ne Demek, Farkında mısınız
?

"Efendim %10 işsizlik olur, sosyal yardımla çözeriz" diyenlere gülüp geçiyoruz. Notlar önümde; bahsedilen oran %99 (yüzde doksan dokuz!) Bu bir ekonomik kriz değil, bu bir medeniyetin tasfiyesidir.

Eskiden "Sanatçı olamıyorsan kod yazmayı öğren" derdik. Şimdi yapay zekâ bizim 4 yılda öğrendiğimiz kodu 4 saniyede yazıyor, üstüne bir de bizden iyi şiir okuyor. "Ben çok iyi şoförüm" diyorsun, araba seni kapıdan alıp bırakıyor. "Ben öğretmenim, ders anlatırım" diyorsun; yapay zekâ öğrencinin göz bebeğinden neyi anlamadığını saniyesinde ölçüp ona göre dersi baştan tasarlıyor. Yani anlayacağınız, "vazgeçilmez" dediğimiz ne varsa, bir algoritmanın içinde sadece birer veri setine dönüştü.

Diyorlar ki; "Bolluk gelecek, her şey bedava olacak." Tamam, yemeği robot yaptı, kıyafeti makine dikti, her şey ucuzladı. Peki, insan ne yapacak? Sabah kalktığında "ben bugün şunu başaracağım" diyemeyen bir insan evladı, o boş zamanla ne yapacak? Anlam duygusu kaybolunca suç oranları mı artacak, yoksa toplumsal bir depresyon dalgası mı dünyayı yutacak? Hükümetlerin elinde %99 işsizlikle başa çıkacak bir rehber yok. Olay ufkunun ötesindeyiz, önümüz karanlık!

Bak güzel kardeşim, bu işin şakası kalmadı. 2027 bir eşik. Eğer o güne kadar bu "süper zekanın" bizi yok etmemesini sağlayacak o sihirli anahtarı bulamazsak, insanlık olarak bir "fraktalın" içinde kaybolup gideceğiz. Her çözüm yeni bir sorun doğuruyor, her yama bir başka yerden patlıyor.

Yapay zeka bugün matematik olimpiyatlarında madalya alıyor, yarın bizim yerimize karar vermeye başlayacak. Biz hala "B Planı ne?" diye soruyoruz. Açık konuşayım: B Planı falan yok. Ya bu zekâyı evrensel bir ahlakla dizginleyeceğiz ya da kendi ellerimizle yazdığımız bir algoritmanın "gereksiz çıktısı" olacağız.

Şimdi oturun, o çok güvendiğiniz diplomalarınıza ve kariyerlerinize bir kez daha bakın. Bakalım 2030’da o kağıt parçaları haline gelecek, diplomalarınız sizi bu dijital fırtınadan koruyabilecek mi?

Sonuç ve Değerlendirme

Efendim, geldik zurnanın zırt dediği yere… Bunca lafı boşuna etmedik. Mesele üç beş yazılım güncellemesiyle, birkaç etik kurul toplantısıyla çözülecek gibi değil. Ortada bildiğiniz bir istikamet sorunu var. Direksiyonda kim var diye soruyorduk ya hani; acı gerçek şu ki, direksiyonu çoktan bir yerlere bırakmışız, biz arka koltukta hâlâ manzara seyrediyoruz!

Şimdi kimse kusura bakmasın; “teknoloji tarafsızdır” güzellemesini-masalını- da bir kenara bırakalım. Teknoloji dediğiniz şey, onu üreten aklın ve o aklı yönlendiren niyetin bir yansımasıdır. Niyetiniz kâr hırsıyla bulanmışsa, ortaya çıkan şeyin “insanlık yararına” olmasını beklemek biraz safdillik olmuyor mu? Biz zekâyı büyüttük ama hikmeti küçülttük. İşte bütün mesele burada düğümleniyor.

Bakın açık konuşayım: Bu gidişatın sonu ya ciddi bir silkiniş ya da sessiz bir kabulleniş. Ya insanlık olarak “Dur bakalım!” deyip bu aklı bir nizama sokacağız ya da “Ne yapalım, kaderimiz buymuş” diyerek kendi kendimizi sistem dışına alacağız. Orta yol falan yok, kimse kendini kandırmasın! Çünkü bu mesele artık bireysel kariyer planlarını, üniversite diplomalarını aşmış durumda; doğrudan doğruya insanın varlık sebebine dokunuyor.

Peki, ne yapacağız? Önce şu gerçekle yüzleşeceğiz: İnsan sadece üreten bir varlık değildir, anlam arayan bir varlıktır. Eğer bu yenidünyada insana bir anlam alanı açamazsanız, istediğiniz kadar bolluk üretin; o bolluk bir süre sonra çürümeye başlar. Toplum dediğiniz şey yalnızca tüketen bireylerden oluşmaz, değer üreten zihinlere ihtiyaç duyar. O zihinleri tamamen devre dışı bırakırsanız, geriye sadece işleyen ama “yaşamayan” bir sistem kalır.

Velhasıl kelam efendim; mesele teknolojiye karşı olmak değil, onun karşısında diz çökmemektir. Bu oyunun hâlâ bir sonu yazılmadıysa, kalemi tamamen bırakmış sayılmayız. Ama şunu da unutmayalım: Eğer o kalemi yeniden elimize almazsak, yarın bir algoritma bizim acıklı hikâyemizi yazacak… ve büyük ihtimalle işleme bizi hikâyeden çıkararak başlayacak.

Şimdi herkes kendine şu soruyu sorsun: “Ben bu hikâyede hâlâ özne miyim, yoksa çoktan bir dipnot mu oldum?” İşte bütün değerlendirme bundan ibaret.

"To be, or not to be" (Olmak ya da olmamak)

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı                                                         
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – 
www.gazeteankara.com.tr 
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)