Bir İlahi, Bir Milletin Kalbine Dokunduğunda
Son günlerde bir ilahi, “Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah”, dev bütçeli klipleri, ışık şovlarını, milyon dolarlık prodüksiyonları geride bırakarak milyonların diline yerleşti. Sosyal medyanın karmaşık algoritmalarını, reklam bombardımanlarını, göz alıcı efektleri bir an için kenara bırakalım: Bu ilahi yalnızca sesiyle, yalnızca mesajıyla yürüdü ve kalplere ulaştı.

Bu bir tesadüf değildir. Bu bir “trend” hiç değildir. Trendler gelir ve geçer; bir sonraki içerik bir öncekini unutturur. Oysa burada olan başka bir şey vardır. Bu, kalıcı bir yankıdır. Bu, uzun süredir bastırılmış bir özlemin ses bulmuş hâlidir.
Bir eğitimci olarak açıkça ifade ediyorum: Bu bir heves değil, geçici bir akım değil; bu, engellenemeyen bir ruh patlamasıdır. İnsan, uzun zamandır duyduğu ama dile getirmeye cesaret edemediği sesi yeniden işitti. Bu ilahi, yalnız melodisiyle değil; taşıdığı aidiyet duygusuyla, manevî çağrısıyla insanın iç dünyasındaki boşluğu doldurdu. Bu, istatistik tablolarına sığmaz; hiçbir algoritma böyle bir karşılığı hesaplayamaz.
İnsan ruhu aç kalabilir. Susuz bırakılmış toprak gibi çatlayabilir, kuruyabilir, bir süre verimsiz görünür. Ama sonsuza kadar aç kalamaz. Çünkü ruhun açlığı ekmekle değil, anlamladır.
Anlamdan uzaklaştırılan insan bir süre oyalanır: hızla, hazla, görüntüyle, gürültüyle… Fakat gecenin en sessiz anında, ekranlar kapandığında, kalabalık dağıldığında o derin boşluk yeniden konuşur. İşte o an insan, neyle doyurulamadığını fark eder.
Yıllardır değerlerimize mesafeli, hatta zaman zaman düşmanca bir dile maruz kalıyoruz. Aidiyet küçümseniyor, kutsal sıradanlaştırılıyor, kökler köksüzlükle yer değiştiriyor. İnanç geri kalmışlık gibi sunuluyor; haya zayıflık, sadakat çağ dışılık gibi gösteriliyor. Oysa kutsalın değersizleştirildiği bir yerde hiçbir şey gerçek anlamını koruyamaz. Her şey sıradanlaşır; sıradanlaşan her şey ise sonunda anlamsızlaşır.
Fakat bu toprakların ruh kodunda inançsızlık barınmaz. Bu coğrafyanın hafızası yalnız arşivlerde değil; ninnilerde, dualarda, bayram sabahlarında saklıdır. Çocuğun kulağına fısıldanan ezanda, dedenin gözyaşına karışan “âmin”de yaşayan bir bilinçten söz ediyoruz. Bu bilinç bazen geri çekilir, bazen sessizleşir; ama asla yok olmaz.
Çünkü inanç bu millet için bir tercih değil, bir mayadır.
Maya görünmez ama hamuru kabartır. Onu inkâr edebilirsiniz; fakat onsuz tutmaz. Bu toplumun merhameti, vicdanı, dayanışması o mayadan beslenir. Üzeri örtülebilir, bastırılabilir, alay konusu yapılabilir; fakat silinemez. Zamanı gelince yeniden kabarır.
İnsan kökünden bütünüyle kopamaz. Uzaklaşabilir, savrulabilir, inkâr edebilir… Fakat ruh, eninde sonunda ait olduğu hakikati arar. Bu dönüş bazen bir ilahide, bazen bir cenazede omuz omuza duruşta, bazen de çaresiz bir anda edilen içten bir duada kendini gösterir.
En uzakta duranın bile içinde O Yar’a dair bir kıvılcım vardır. İnsan bazen en çok inkâr ettiğine en derinden bağlıdır. Dili reddeder, zihni mesafe koyar; fakat kalbin en tenha yerinde saklı hakikat başka bir dil konuşur. O dil susmaz.
En savunmasız gecede insan yine aynı kapıya yönelir. Çünkü o bağ öğrenilmiş bir alışkanlık değil; varoluşun içine yerleştirilmiş bir sırdır.
Bir ezan sesiyle, bir annenin duasıyla, bir çocuğun masum ifadesiyle o kıvılcım yeniden alev alır. İnsan ne kadar uzaklaştığını sansa da, ruh ait olduğu yere yabancı kalamaz.
Meyhanedeki sarhoşun bile Allah’a çirkin bir söz edildiğinde ayağa kalkması sıradan bir refleks değildir. O an doğrulan beden değil, hafızadır. Devreye giren şey ideolojik bir savunma değil; bastırılamayan bir aidiyet duygusudur. Çünkü incinen yalnızca bir kelime değil, köklerdir.
Bu hafıza nesilden nesile aktarılan bir ruh mirasıdır. Dedelerin gözyaşında, ninelerin duasında, çocukların ilk “âmin”inde taşınan bir miras… Üzeri küllenebilir; ama ateş sönmez.
Peki bazıları neden bu ilahiden rahatsız oluyor?
Çünkü samimiyet, insanın içindeki samimiyetsizliği görünür kılar. Sahici bir teslimiyet, insanın kendi iç dünyasına tutulmuş bir aynadır. O aynaya bakmak cesaret ister. Orada yalnız yüzümüzü değil; ihmal ettiğimiz yanlarımızı, ertelediğimiz dualarımızı, susturduğumuz vicdanımızı da görürüz.
Psikolojide buna savunma mekanizması denir. İnsan, kabul etmekte zorlandığı eksikliği dışarıya yansıtır. Rahatsızlık çoğu zaman ilahiden değil, ilahinin uyandırdığı histendir. Safiyet, kaybettiklerimizi hatırlatır. Kaybettiklerimizle yüzleşmek ise cesaret ister.
Herkes bu cesareti gösteremez. O noktada küçümseme başlar, alay devreye girer, öfke yükselir. Nefret, insanın kendi kırılganlığını gizlemek için ördüğü en kalın duvardır.
Oysa iç huzuru olan biri, başkasının huzurundan tehdit duymaz. İnancı sağlam olan, başkasının inancını bastırma ihtiyacı hissetmez. Rahatsızlık çoğu zaman dışarıdaki sesten değil, içerideki boşluktan doğar.
Sonuç ve Değerlendirme
Toplumların ruh sağlığı, değerleriyle kurduğu bağ üzerinden okunur. Bir toplum neye hürmet ediyorsa, neyin etrafında toplanabiliyorsa, orada onun ruh haritası çizilir.
Bugün bir ilahinin milyonlara ulaşması bize şunu gösteriyor: Bu milletin kalbi hâlâ sağlıklı atıyor. Üstelik yalnız biyolojik bir atış değil; anlam arayan, hakikate yönelen, kökleriyle yeniden bağ kurmak isteyen bir kalp atışı…
Demek ki bunca gürültünün, hızın ve yapay gündemin altında hâlâ diri bir öz var. Demek ki insanımızın iç dünyası tamamen işgal edilmiş değil. Samimi bir ses milyonları aynı duyguda buluşturabiliyorsa, bu kültürel bir refleksin ötesinde, yaşayan bir vicdanın göstergesidir.
Rahatsız olanlar olabilir. Her ayna herkesin hoşuna gitmez. Ayna süslemez; ne varsa onu gösterir. Aynayı kırmak yüzdeki izleri silmez. Hakikati küçümsemek onu ortadan kaldırmaz. Yapılması gereken aynayla kavga etmek değil; cesaretle bakabilmektir.
Unutulmamalıdır ki inanç bastırılabilir ama yok edilemez. Özlem susturulabilir ama söndürülemez. İnsan bazen savrulur, bazen unutur, bazen uzaklaştığını zanneder. Fakat ruh ait olduğu yeri tanır.
Ve insanın en büyük, en anlamlı yolculuğu dışarıya değil, özüne doğrudur.
Bu ilahi bize şunu hatırlatıyor: Köklerimizden uzaklaşsak da, ruhumuz dönüş fırsatını bekler. Zamanı geldiğinde ise o dönüş kaçınılmazdır. Çünkü insan ruhu, hiçbir yapay gündemle, hiçbir baskıyla tamamen susturulamaz.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP