Değerli okurlar, Ankara denildiğinde çoğumuzun zihninde hâlâ gri kamu binaları, uzun koridorlar ve ağır işleyen bürokratik süreçler canlanıyor. Oysa bu şehir, görünmeyen katmanlarında çok daha dinamik, çok daha stratejik bir dönüşümün eşiğindedir. Bu dönüşüm, klasik sanayi devrimlerinden farklı olarak sessiz ilerliyor: veriyle, algoritmayla ve insan zekâsının en rafine haliyle şekilleniyor. Ancak bu potansiyelin önünde, yıllardır aşılamayan yapısal bir engel var: eylemsizlik ve koordinasyonsuzluk.
Türkiye, yapay zekâ çağını kaçırmak istemiyorsa artık bazı ezberleri bozmak zorundadır. Yıllardır süregelen bir alışkanlıkla mesele yalnızca teknik kapasiteye, akademik yayın sayısına ve mühendis yetiştirme performansına indirgendi. Oysa küresel rekabetin gerçek sahnesi laboratuvarlar değil; piyasalar, yatırım ağları ve ölçeklenebilir iş modelleridir. Bugün Ankara’nın önünde duran asıl soru şudur: Ürettiğimiz bilgiyi nasıl değere dönüştüreceğiz?
Ankara, uzun yıllardır “memur şehri” klişesiyle anılsa da gerçekte Türkiye’nin en önemli bilgi üretim merkezlerinden biridir. Kentte çok sayıda köklü ve yeni üniversite bulunmaktadır. Bunlar; o Devlet üniversiteleri: Gazi Üniversitesi (1926), Ankara Üniversitesi (1946), Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ-1956), Hacettepe Üniversitesi (1967), , Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (2010), Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (2013), Gülhane Sağlık Bilimleri Üniversitesi (2015), Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi (2017) ve Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi (2018). o Vakıf üniversiteleri: İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi (1984), Başkent Üniversitesi (1994), Atılım Üniversitesi(1996), Çankaya Üniversitesi(1997), Ufuk Üniversitesi (1999), TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi (TOBB ETÜ-2003),), TED Üniversitesi (2009), Türk Hava Kurumu Üniversitesi (2011), Yüksek İhtisas Üniversitesi (2011), Ostim Teknik Üniversitesi (2017), Ankara Medipol Üniversitesi (2018), Lokman Hekim Üniversitesi (2018) ve Ankara Bilim Üniversitesi (2020).
Değerli Gazete Ankara okuyucularımız, bugün sizlere yeşil sahaların tozundan değil, o tozun altında yatan devasa bir sosyolojik mirastan bahsetmek niyetindeyim. Malumunuz, memleketimizde hayatın durduğu, nefeslerin tutulduğu o malum doksan dakikalar vardır: Fenerbahçe ve Galatasaray karşılaşmaları. Ancak bu rekabeti sadece meşin yuvarlağın peşinde koşan yirmi iki adamın mücadelesi olarak görmek, tarihin tozlu raflarına haksızlık etmek olur.
Başkent Ankara, çoğu zaman yalnızca bürokrasinin soğuk koridorlarıyla anılsa da, hakikatte bu toprakların en diri fikrî damarlarından birini besleyen, stratejik aklın ve üretken zihnin merkezidir. Ankara Ticaret Odası’nın öncülüğünde bu yıl beşincisi düzenlenen Uluslararası Ankara Marka Buluşmaları’nın kapılarını Congresium’da açması, işte tam da bu zihnî uyanışın güncel bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. ATO Başkanı Gürsel Baran’ın “Ankara’yı teknoloji ve kültür üreten bir marka şehir yapacağız” sözleri, sıradan bir hedef beyanından ziyade, başkentin tarihsel misyonuna yapılan güçlü bir atıf niteliği taşıyor. Biz de Gazete Ankara olarak, bu vizyonu desteklemek amacıyla bir yazı dizisi başlatıyoruz
Toplumların kaderi çoğu zaman büyük savaş meydanlarında değil, küçük görünen ancak hayati önem taşıyan bireysel tercihlerle şekillenir. Birazdan değineceğim ve yaşandığı anlatılan bir hikaye, basit bir olaydan öte; insan karakterinin en kırılgan ve en tehlikeli yanını gözler önüne seren bir ayna niteliğindedir.
Dijital çağın gündelik ritüelleri arasında öyle sıradanlaşmış pratikler vardır ki, çoğu zaman onların ardındaki ekonomik ve teknolojik anlam katmanlarını sorgulamayız. Bir web sitesine giriş yaparken karşımıza çıkan “robot musunuz?” sorusu bu türden bir alışkanlığa dönüşmüştür. Oysa birkaç saniyelik bu etkileşim, bugün milyarlarca dolarlık bir veri ekonomisinin en kritik bileşenlerinden birini temsil etmektedir.
Bazı tarihler vardır; yalnızca takvimde bir günü değil, bir milletin kaderine atılmış en anlamlı imzayı temsil eder. 23 Nisan 1920, işte böyle bir gündür. Anadolu’nun yorgun ama başı dik bağrında yükselen Türkiye Büyük Millet Meclisi ile birlikte millet iradesi tarih sahnesine bizzat çıkmış; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, bir ifade olmanın ötesine geçerek devletin ruhuna kazınmıştır.
Değerli okurlarımız, edebiyatın dev ismi Tolstoy’un o meşhur Pahom hikâyesini bilirsiniz. Hani şu, güneş batana dek adımlarıyla çevirdiği her karış toprağın sahibi olacağını sanan, ancak günün sonunda çatlayan kalbiyle sadece iki metrelik bir çukura sığabilen köylünün trajedisi... Bugün Pahom'un o tozlu bozkırdaki yürüyüş esareti bitmiş olabilir, ama onun ruhu modern dünyanın plazalarında, lüks konut projelerinde ve bitmek bilmeyen "başarı" hırslarında hâlâ kan ter içinde koşmaya devam ediyor.
Efendim, buyursunlar... Madem bu kadar heveslisiniz, gelin bu “dijital kıyamet”senaryosunu, yani kendi ellerimizle ördüğümüz bu teknolojik ağın içinde nasıl çırpındığımızı, şöyle babacan bir üslup ve akademik bir disiplinle biraz ironi yaparak masaya yatıralım. Hani o meşhur "İnsan her şeyin ölçüsüdür" lafı vardı ya; galiba artık yeni ölçü birimimiz "gigahertz" ve "terabayt"oldu, biz de o ölçünün altında ezilen küçük birer detay kalmaya başladık!
“Günün manşetleri ve en çok okunan haberlerinden ilk siz haberdar olmak istiyorsanız e-posta adresinizi Gazete ANKARA e-bültenine kayıt edebilirsiniz!”
Nasuh Akar Mah. Türk Ocağı Cad. No:28/3, 06520 Çankaya/ ANKARA
+90 (312) 285 63 33
+90 (312) 285 63 33
www.gazeteankara.com.tr
bilgi@gazeteankara.com.tr
Haber Sisteminin Android/ iPhone/ iPad Uygulamaları mobil cihazlar üzerinden anlık olarak takip edilebilmesi amacıyla tasarlanmıştır.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK kapsamında toplanıp işlenir. Detaylı bilgi almak için Aydınlatma Metnimizi inceleyebilirsiniz.