Merhametin, Çocukluğun, Sokakların ve Tabiatın Vicdan Analizi
İnsan psikolojisinin ve toplumsal ilişkilerin karmaşık yapısı içinde ilerlerken, modern dünyanın dayattığı baş döndürücü hız, robotlaşma ve mekanikleşme sürecinin etkisiyle bazı insani duyarlılıkları çoğu zaman fark edemez hâle geliyoruz. Kimi zaman bu davranışları önemsiz görüyor, kimi zaman da “aşırı hassasiyet” olarak nitelendirip değersizleştiriyoruz. Oysa bir toplumun ruh sağlığını, adalet anlayışını ve gelecek nesillere bırakacağı insani mirası değerlendirmek istiyorsak, gözümüzü yalnızca büyük binalara, yüksek mevkilere veya parlak kariyerlere çevirmemeliyiz. Asıl bakmamız gereken yer; sokakta, bir ağacın gölgesinde, bir kuşun yuvasında, bir sokak hayvanına uzanan merhamet elinde ya da kaldırım kenarında sergilenen o sessiz, gösterişten uzak ve içten davranışlardır. Çünkü toplumların gerçek vicdanı, çoğu zaman en küçük ve en görünmez iyiliklerde saklıdır.

Yolda yürürken karıncalara basmamak için dikkatle adımlarını atan, gerektiğinde taştan taşa sıçrayarak yürüyen bir insanı düşünelim. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bu davranış, gerçekte yüksek bir empati duygusunun, derin bir vicdanın ve yeryüzündeki tüm canlılara duyulan koşulsuz saygının somut bir ifadesidir. Böyle insanlar zihinsel bir uyku hâlinde yaşamazlar. Pek çok insan kendi telaşına ya da dijital dünyanın ekranlarına gömülmüşken, onlar toprağın rengiyle bütünleşmiş küçücük bir canlıyı fark edecek kadar dikkatli ve çevresine duyarlıdır. Bu, yalnızca bir dikkat meselesi değil; aynı zamanda varoluşa karşı geliştirilmiş derin bir farkındalık hâlidir.
Kendisinden çok daha güçsüz ve savunmasız bir canlıyı koruma içgüdüsü, insanın içindeki saf merhametin en berrak göstergelerinden biridir. Güce hayranlık duyan çağımızın aksine, burada güçsüzü koruyan asil bir refleks vardır. Kadim öğretilerde yer alan ve hiçbir canlıya bilerek zarar vermemeyi öğütleyen zararsızlık anlayışı, bu insanların hayatında teorik bir bilgi değil, günlük yaşamın pusulasıdır.
Genel psikolojik ve sosyolojik gerçeklik göstermektedir ki, bir karıncanın yaşam hakkını gözeten bir insanın başka insanlara zarar verme ihtimali son derece düşüktür. Bir canlının ezilmesinden rahatsız olan vicdan, bir insanın hakkını yemeye, onu incitmeye veya ona zulmetmeye karşı da güçlü bir iç denetim mekanizması geliştirir. Kendi rahatından vazgeçip küçücük bir canlıyı korumaya çalışan kişi, insan ilişkilerinde de yapıcı ve onarıcı olmaya meyillidir.
Elbette bu yüksek hassasiyet zaman zaman kişinin dünyadaki bencillik ve acımasızlık karşısında hayal kırıklığı yaşamasına neden olabilir. İnsanların birbirlerine, doğaya ve hayvanlara verdiği zararları gördükçe içe kapanma, yalnızlaşma ya da varoluşsal sorgulamalar ortaya çıkabilir. Bazı kişiler doğaya ve hayvanlara gösterdikleri sevgiyi insanlara göstermekte zorlanabilir; hayvanların masumiyetini insanların karmaşık ve kusurlu yapısıyla kıyaslayarak mesafeli bir tutum geliştirebilirler. Ancak bu durum bile onların topluma zarar vereceği anlamına gelmez. Tam tersine, yerdeki bir karıncayı incitmekten çekinen insanların adımları yeryüzüne nezaket, zarafet ve adalet taşır.
İnsanın karakter kökleri çocuklukta şekillenir. Çocukken kuş yuvalarına dokunmayan, içindeki yumurtaları kırmayan ya da yavruları telef etmeyen bir çocuk, yaşamın en kırılgan hâllerine saygı göstermeyi öğrenmiş demektir. Karınca yuvasını bozmamak toprağa ve emeğe duyulan saygıyı ifade ederken, kuş yuvasına dokunmamak gökyüzünün özgürlüğüne ve hayatın savunmasız yanlarına gösterilen hürmeti temsil eder.
Böyle çocuklar büyüdüklerinde “yuva” kavramına derin anlamlar yükleyen bireylere dönüşürler. Ailelerine, dostlarına ve sevdiklerine karşı güçlü bir aidiyet hissederler. Yuva yıkan değil, yuva kuran insanlar olurlar. Kuş yavrusunun çaresizliğini görüp ona zarar vermeyen çocuk, büyüdüğünde toplumun güçsüzlerinin, kimsesizlerinin ve mazlumlarının yanında yer alır. Gücünü tahakküm kurmak için değil, korumak için kullanır.
Aynı zamanda bu insanlar özgürlüğe ve kişisel sınırlara saygı gösterirler. Kuşların yaşam alanlarına müdahale etmeyen bir çocuk, yetişkinlikte de insanların düşüncelerine, inançlarına ve yaşam tercihlerine karşı hoşgörülü olur. Dayatmalardan uzak durur, farklılıkları tehdit değil zenginlik olarak görür.
Bu erken yaşlarda kazanılan doğa sevgisi, kişiye güçlü bir emanet bilinci de kazandırır. Kendisine emanet edilen bir sırrı, görevi, makamı ya da canlıyı korumayı bilir. Ayrıca estetik duyarlılıkları gelişmiştir. Kuş seslerini, doğanın ritmini ve yaşamın inceliklerini fark eden ruhlar; sanata, edebiyata ve felsefeye de yakın olurlar. Hayatın yalnızca maddi yönüyle değil, manevi ve estetik boyutlarıyla da ilgilenirler. Toplumda kıran, döken ve yıpratan değil; onaran, birleştiren ve iyileştiren insanlar hâline gelirler.
Çocukken başını gökyüzüne kaldırıp bir kuşun kanat çırptığını görüp sevinen, onların yuvasını bozmamaktan mutlu olan o çocuk, büyüdüğünde insanların zor zamanlarda sığınabileceği güvenli bir liman olur. Merhametiyle çevresini ısıtan köklü bir çınara dönüşür. Dünyayı güzelleştirenler, çocukluklarında kalplerine kuşların kanat çırpışını sığdırabilenlerdir.
Sokak hayvanlarını hiçbir karşılık beklemeden koruyan, besleyen ve tedavi ettiren insanlar da toplumun vicdani yapısında son derece önemli bir yere sahiptir. Bu insanlar empati yeteneği gelişmiş, vicdani sorumluluk duygusu yüksek ve dünyanın sessiz acılarına kayıtsız kalmayı reddeden bireylerdir.
Sokak hayvanlarına gösterilen ilgi çoğu zaman maddi bir çıkar, takdir ya da sosyal statü beklentisi olmaksızın gerçekleşir. Bu nedenle yapılan fedakârlık son derece değerlidir. Bu insanlar zamanlarını, bütçelerini ve enerjilerini tamamen karşılıksız bir sevgi uğruna harcarlar. Aynı zamanda gelişmiş bir adalet duygusuna sahiptirler. Sahipsiz canlıların sorumluluğunu üstlenerek toplumsal bir boşluğu vicdanlarıyla doldururlar.
Her gün hastalıkla, açlıkla, trafik kazalarıyla ve bazen insan eliyle gerçekleştirilen şiddet vakalarıyla karşılaşmalarına rağmen mücadeleden vazgeçmemeleri, onların psikolojik dayanıklılıklarının ve yaşama olan inançlarının ne kadar güçlü olduğunu gösterir.
Bir kedinin ya da köpeğin acısını hissedebilen bir ruhun, insanlara karşı da duyarsız olması beklenemez. Bu kişiler genellikle çocuklara, yaşlılara, engellilere ve toplumun dezavantajlı kesimlerine karşı da yüksek duyarlılık gösterirler. Toplumun vicdan seviyesini yükselten, şiddeti azaltan ve merhameti görünür kılan insanlar arasında yer alırlar.
Zaman zaman kamuoyunda hayvan koruyucuları ile bazı kişiler arasında yaşanan gerilimlerin temelinde çoğu kez kötü niyet değil, yoğun bir duygusal kopukluk vardır. Sürekli acıya ve çaresizliğe tanıklık etmek, zamanla tükenmişlik ve ikincil travma oluşturabilir. Korudukları canlıların zarar göreceğini düşündüklerinde aşırı savunmacı ve tepkisel davranmaları bu psikolojik yükün bir sonucudur. Ayrıca bazı kişiler, insanlığın doğaya ve hayvanlara verdiği zararları gördükçe insanlara karşı güven kaybı yaşayabilir. Ancak bu durum, onların topluma zarar vereceği anlamına gelmez. Aksine, içindeki merhameti sokağa taşıyabilen insanlar, toplumun vicdani sigortalarından biridir.
Doğaya zarar vermeyen, bir ağacın dalını koparırken bile içi sızlayan, bitkileri ve hayvanları bütüncül bir sevgiyle kucaklayan insanlar ise yüksek bir ekolojik zekâya ve gelişmiş bir çevre bilincine sahiptir. Onlar yalnızca insanların değil, tüm canlıların yaşam hakkına saygı gösterirler. Dünyanın sadece insana ait olmadığını bilir, yaşam alanlarını diğer canlılarla paylaşmayı doğal bir sorumluluk olarak görürler.
Bu insanların en belirgin özelliklerinden biri derin empati duygusudur. Konuşamayan bir hayvanın, susuz kalan bir çiçeğin ya da kırılmış bir dalın hâlini hissedebilirler. Bencillikten uzak bir yaşam anlayışına sahiptirler. Toprakla, ağaçla ve doğayla kurdukları bağ ruhlarını besler; daha sabırlı, daha huzurlu ve daha yapıcı bireyler olmalarına katkı sağlar.
Aynı zamanda güçlü bir gelecek bilincine sahiptirler. Bir ağacı korurken yalnızca bugünü değil, yarınları da koruduklarının farkındadırlar. Gelecek nesillere bırakılacak dünyanın sorumluluğunu hissederler. Bu nedenle çevreyi korumak onlar için basit bir tercih değil, ahlaki bir görevdir.
Hayat tecrübeleri ve psikolojik gözlemler göstermektedir ki; doğayı, hayvanları ve yaşamı içtenlikle seven insanlardan topluma kolay kolay zarar gelmez. Çünkü zarar vermeme bilinci bölünemez bir bütündür. Bir karıncanın yuvasını bozmaktan çekinen, aç bir hayvanın açlığını kendine dert edinen ya da kuruyan bir fidanı yaşatmak için emek veren bir insanın kalbinde, başkalarına zarar verme eğilimi değil; koruma ve yaşatma arzusu vardır.
Elbette her insan gibi onların da eksikleri, öfkeleri ve zaafları olabilir. Ancak kasıtlı kötülük yapmak, çıkar uğruna başkalarını ezmek ve bilinçli olarak zarar vermek bu insanların karakterine ve yaşam felsefesine aykırıdır.
Kısacası; evreni korkuyla değil sevgiyle anlamaya çalışan, çiçeğe su veren, hayvana şefkat gösteren, kuşun yuvasını gözeten ve doğayı bir emanet olarak gören insanlar, çağımızın en güvenilir vicdan taşıyıcılarıdır. Onlar, insanlığın nobranlaşan yüzünü yumuşatan, toplumsal huzuru güçlendiren ve dünyayı hâlâ yaşanabilir kılan en önemli vicdan ve dayanak noktalarıdır. Bu insanların çoğaldığı bir dünya, yalnızca daha yeşil ve daha güzel değil; aynı zamanda daha adil, daha merhametli ve daha insani bir dünya olacaktır. Yaratılmış her varlığa sevgi ve merhametle yaklaşan bu insanların, ilahi rahmetin tecellisine mazhar olmaları ve cennet ehli olma ümidini taşımaları da son derece anlamlıdır. Çünkü gönlünde merhameti büyüten, canlı-cansız tüm varlıklara karşı sorumluluk hisseden ve yeryüzünü korumayı bir ahlak ilkesi olarak benimseyen kimseler, yalnızca dünyayı güzelleştirmekle kalmaz; aynı zamanda ahiret saadetine de layık olabilecek yüksek bir karakter örneği sergilerler. Bu nedenle böylesi insanlar, hem dünyanın huzuruna hem de ebedî kurtuluşa açılan yolun sessiz fakat güçlü yolcuları olarak görülmelidir.
Sonuç ve Değerlendirme
Bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, yalnızca ekonomik gücüyle, teknolojik ilerlemesiyle veya inşa ettiği büyük yapılarla ölçülemez. Asıl ölçü, en güçsüz canlıya nasıl davrandığında, doğaya ne kadar saygı gösterdiğinde ve vicdanını günlük hayatın sıradan görünen anlarına ne ölçüde yansıtabildiğinde saklıdır. Karıncaya basmamaya çalışan bir insanın dikkati, kuş yuvasını koruyan bir çocuğun masumiyeti, sokak hayvanlarını sahiplenen gönüllülerin fedakârlığı ve tabiatı bir emanet olarak gören bireylerin çevre duyarlılığı; insanlığın ortak vicdanının farklı yansımalarıdır.
Merhamet, yalnızca bireysel bir duygu değil; toplumsal huzurun, adaletin ve sürdürülebilir bir geleceğin temelidir. Çocuklukta kazanılan doğa sevgisi, yetişkinlikte sorumluluk bilincine dönüşür; hayvanlara gösterilen şefkat, insan ilişkilerine nezaket olarak yansır; çevreye duyulan saygı ise gelecek nesillere bırakılan en kıymetli mirasa dönüşür. Bu nedenle merhamet, empati ve zararsızlık ilkeleri yalnızca ahlaki erdemler değil, aynı zamanda sağlıklı bir toplumun vazgeçilmez yapı taşlarıdır.
Bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu çevresel krizler, toplumsal kutuplaşmalar ve vicdani aşınmalar düşünüldüğünde; karıncanın yaşam hakkını gözeten, kuşun yuvasını koruyan, sokaktaki canlara sahip çıkan ve tabiatla dostça yaşayan insanların değeri daha da iyi anlaşılmaktadır. Çünkü dünyayı yaşanabilir kılan şey teknoloji kadar vicdan, kalkınma kadar merhamet ve güç kadar şefkattir.
Sonuç olarak, insanlığın geleceği; daha çok tüketenlerin değil, daha çok koruyanların, daha çok sahip olanların değil, daha çok paylaşanların ve daha çok sevenlerin omuzlarında yükselecektir. Merhametin çoğaldığı, doğaya ve canlılara saygının arttığı bir dünya, yalnızca daha huzurlu değil; aynı zamanda daha adil, daha güvenli ve daha insanca bir dünya olacaktır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP