Koltuk Değneği mi, Kuvvet Çarpanı mı? Yapay Zekâ ve Zihinsel Sorumluluk
Dijital çağın en büyük yanılgılarından biri, hız ile düşünmeyi birbirine karıştırmamızdır. Daha çabuk yazmak, daha çok üretmek, daha kısa sürede sonuç almak… Bunların hiçbiri, tek başına düşünmenin derinliğiyle eş anlamlı değildir. Bugün yapay zekâ etrafında dönen tartışmanın tam merkezinde de bu kavram karmaşası yer alıyor.

Yakın zamanda MIT(Massachusetts Institute of Technology-Massachusetts Teknoloji Enstitüsü)’de yapılan ve beyin görüntüleme teknikleriyle desteklenen bir araştırma, hepimizin sezgisel olarak bildiği ama çoğu zaman konfor uğruna görmezden gelmeyi tercih ettiği bir gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor: Baştan sona yapay zekâya yaslanarak üreten bireyler teknik olarak bir metin ortaya koyabilir; cümleler düzgün, yapı tutarlı, sonuç “doğru” görünür. Ancak sorun tam da burada başlıyor. Çünkü bu üretim süreci zihinsel bir içselleştirmeye dönüşmüyor. Üretilen metin hatırlanmıyor, savunulamıyor ve çoğu zaman aidiyet hissi bile uyandırmıyor. Kişi, ortaya çıkan metne baktığında kendi düşüncesini değil, dışarıdan gelmiş yabancı bir sesi görüyormuş gibi hissediyor.
Daha da önemlisi, bu durum bireyi rahatsız eden sessiz bir soruyu doğuruyor: “Ben bunu gerçekten düşündüm mü?” Bu soru, yalnızca entelektüel bir tereddüt değildir; zihinsel öz-yeterlik duygusunun zedelenmeye başladığının da işaretidir. Araştırmada, yapay zekâyı doğrudan ikame eden katılımcıların beyin aktivitelerinde karar verme, anlamlandırma ve uzun süreli bellekle ilişkili bölgelerde belirgin bir sönümlenme gözlemlenmesi, meselenin salt pedagojik değil, nörobilişsel bir boyutu olduğunu açıkça gösteriyor. Yani burada kaybolan yalnızca “öğrenme isteği” değil, öğrenmenin beyindeki karşılığıdır.
Bu nokta kritik önemdedir. Çünkü öğrenme süreci, yalnızca sonuç odaklı bir çıktı üretmek değildir. Öğrenme; zihnin bir problemle karşı karşıya gelmesi, o problemle başa çıkmaya çalışması, belirsizlik içinde yönünü kaybetmesi, yanlış varsayımlar kurması ve ardından bu yanlışları fark ederek yeniden yapılanmasıdır. Başka bir deyişle, öğrenme hatasızlıkta değil, hatayla kurulan ilişkide gerçekleşir. Zihin, ancak zorlandığında kendini yeniden örgütler; dirençle karşılaştığında kapasitesini genişletir.
Bu nedenle zihinsel gelişimin gerçek yakıtı konfor değil, rahatsızlıktır. Hazır olanı almak kısa vadede rahatlatıcı olabilir; ancak uzun vadede zihni pasif bir izleyiciye dönüştürür. Beyin, kopyalayarak değil; direnci aşarak, boşlukları doldurarak ve anlam inşa ederek güçlenir. Yapay zekâ bu sürecin önüne geçtiğinde, öğrenme hızlanmış gibi görünür ama aslında askıya alınır. Ortada bir ürün vardır; fakat o ürünü taşıyacak, hatırlayacak ve gerektiğinde yeniden üretecek zihinsel yapı giderek zayıflar.
Bu nedenle mesele, daha iyi metinler üretmek değil; düşünebilen zihinler inşa edebilmektir. Yapay zekânın öğrenme sürecindeki rolü bu temel ilke gözetilmeden belirlendiğinde, kazandığımız şey zaman olurken, kaybettiğimiz şey düşünme yetisinin kendisi olur.
Araştırmalar, önce kendi başına düşünen, problemi anlamaya çalışan, olasılıkları tartan ve zihinsel bir çerçeve kuran; ancak bu sürecin ardından gerektiğinde yapay zekâdan destek alan öğrencilerde daha yoğun, tutarlı ve anlamlı beyin aktivitesi görüldüğünü ortaya koyuyor. Bu öğrenciler, teknolojiyi düşüncenin yerine koymak yerine, düşüncenin hizmetine sunuyor. Yapay zekâ onlar için bir “yol gösterici” değil, bir “yol arkadaşıdır.” Yönü belirleyen zihin hâlâ insana aittir; makine ise bu yön doğrultusunda ilerlemeyi hızlandıran, ayrıntıları zenginleştiren bir araçtır.
İkame ile takviye arasındaki fark hayati bir nitelik kazanır. İkame, zihinsel süreci ortadan kaldırır; takviye ise o süreci derinleştirir. İkame edilen düşünce gelişmez, yalnızca üretilmiş gibi görünür. Oysa takviye edilen düşünce sınanır, genişler ve olgunlaşır. Araştırmalarda görülen artmış beyin aktivitesi, teknolojinin varlığından değil; teknolojinin nasıl konumlandırıldığından kaynaklanmaktadır.
Yapay zekâ düşüncenin yerine geçtiğinde, düşünce kaçınılmaz olarak körelmeye başlar. Önemli olan nokta şudur: Bu körelme teknolojinin kendisinden değil, ona yüklenen rolden doğar. Sorun algoritmada değil, teslimiyettedir. “Benim yerime düşün” demek, sadece bir komut cümlesi değildir; aynı zamanda zihinsel sorumluluğun bilinçli veya bilinçsiz biçimde devredilmesidir. Bu devrin bedeli ilk etapta fark edilmez.
Kısa vadede bu yaklaşım büyük rahatlık sağlar. Zihin zorlanmaz, belirsizlikle yüzleşmez, hata yapma riski ortadan kalkar. Ancak tam da bu noktada öğrenmenin asli dinamikleri devre dışı kalır. Uzun vadede bu konfor, zihinsel bir aşınmaya dönüşür. Soru sorma becerisi zayıflar, eleştirel mesafe kaybolur, birey üretilen içeriğin öznesi olmaktan çıkarak pasif bir tüketiciye dönüşür. Zihin, düşünmeyi unutarak değil; düşünmeye ihtiyaç duymayacak şekilde eğitilerek körelir.
Bu nedenle yapay zekâ ile kurulan ilişkinin niteliği, yalnızca akademik başarıyı değil, bireyin zihinsel özerkliğini de belirler. Düşünceyi devreden değil, düşüncesini büyüten bireyler için yapay zekâ bir kuvvet çarpanıdır. Aksi durumda ise, fark edilmeden kullanılan bir koltuk değneği hâline gelir; yürümeyi kolaylaştırır gibi görünürken, kasları giderek zayıflatır.
Yapay zekâyı “Ben düşündüm, şimdi bunu birlikte büyütelim” noktasına yerleştirdiğinizde tablo tamamen değişir. Bu yaklaşım, teknolojiyi bir teslimiyet aracı olmaktan çıkarır ve bilinçli bir işbirlikçi hâline getirir. Kontrol hâlâ insandadır; düşüncenin yönü, amacı, eleştirel süzgeci ve nihai kararı insana aittir. Yapay zekâ burada bir otomat değil, destekleyici bir güçtür; insan zihninin kapasitesini artıran, derinleştiren ve hızlandıran bir kuvvet çarpanı işlevi görür.
Makine kendi başına karar vermez, kendi amacı yoktur; insana bağlıdır ve insanın vizyonunu genişletir. Örneğin bir fikir üretme sürecinde, insan öncelikle kendi düşüncelerini kurar, olasılıkları tartar ve fikirler arasında bağlantılar kurar. Yapay zekâ bu düşünceleri analiz eder, alternatif perspektifler sunar, veri ve olgu temelli eklemeler yapar, hatta karmaşık örüntüleri hızla fark eder. Ancak nihai değerlendirme hâlâ insandadır: Hangi öneri uygulanacak, hangi çıkarım doğru kabul edilecek, hangi fikir geliştirilecek veya elenecek-bütün bunlar insanın sorumluluğundadır.
Bu modelde insan ve makine arasındaki ilişki, klasik “usta-çırak” veya “öğretmen-öğrenci” ilişkisinden çok daha simetriktir. Makine, insanın zihinsel kapasitesini yalnızca yedeklemez; onu katlar, yoğunlaştırır ve genişletir. İnsan, kendi düşüncesini makinenin gücüyle büyütürken, eleştirel ve yaratıcı yetilerini de aktif tutar. Buradaki fark, teknolojiyle ilişki biçiminden doğar: Koltuk değneği gibi kullanırsanız bağımlılık yaratır; kuvvet çarpanı gibi kullanırsanız zihinsel kapasiteyi çoğaltır.
Özetle, yapay zekâyı bilinçli bir ortak olarak konumlandırmak yalnızca üretkenliği artırmaz; düşünme sürecini zenginleştirir, öğrenmeyi derinleştirir ve zihinsel özerkliği korur. İnsan hâlâ merkezi aktördür; makine ise düşünce yolculuğunu hızlandıran ve derinleştiren bir uzantıya dönüşür. Bu denge kurulduğunda, yapay zekâ bir tehdit değil, insan zihninin güçlendirilmiş bir yansıması hâline gelir.
Mesele yapay zekâ karşıtlığı değil; mesele bilinçli kullanım ve zihinsel sorumluluktur. Düşünmenin dışlanamayacağını, ihmal edilemeyeceğini ve başkalarına ya da algoritmalara devredilemeyeceğini idrak edebilmektir. Yapay zekâ kendi başına ne tehlike ne de mucizedir; belirleyici olan onu nasıl konumlandırdığımız ve hangi amaçla kullandığımızdır. Kaygı değil, zihinsel pasifliğe teslimiyet tehlikelidir.
Günümüzde eğitimden akademiye, gazetecilikten iş dünyasına kadar bu fark daha görünür hâle gelmiştir. Öğrenci, araştırmacı, yazar veya profesyonel… Hepimiz aynı soruyu sormak zorundayız: Bu teknolojiyi bir koltuk değneği olarak mı kullanıyoruz, yoksa bir kuvvet çarpanı olarak mı? Koltuk değneği kısa vadede konfor sağlar, üretimi hızlandırır; ama uzun vadede zihinsel kaslarımızı köreltir, eleştirel düşünmeyi zayıflatır ve fikir üretme kapasitemizi azaltır. Kuvvet çarpanı ise zihnimizi aktif tutar, düşüncemizi derinleştirir, yaratıcılığımızı çoğaltır ve bizi daha bağımsız bir düşünür hâline getirir.
Cevap, sadece üretkenliğimizi değil, zihinsel kimliğimizi de belirleyecektir. Teknolojiyi düşüncenin yerine koyarsak, kısa vadede hızlı bir çıktı elde ederiz; uzun vadede ise kendi düşünme yetimizi kaybetme riskiyle karşılaşırız. Öte yandan, teknoloji bilinçli bir ortak olarak konumlandırıldığında, zihinsel kapasitemiz katlanarak artar; düşünce, eleştiri ve yaratıcılık hâlâ merkezde kalır.
Sonuç
Özetle: Önce insan, sonra makine. Önce düşünce, sonra algoritma. Bu denge bozulduğunda kaybedilen yalnızca hız, verimlilik veya kalite değil; düşünme yetisinin ta kendisi olacaktır. Bu, bireysel bir kayıp olmanın ötesinde, toplumların entelektüel dinamizmi ve geleceğe dair yaratıcı kapasitesi açısından da kritik bir uyarıdır. Yapay zekâyı bilinçli bir araç olarak kullandığımızda hem bireysel hem de kolektif zihinsel potansiyelimizi koruyabilir ve çoğaltabiliriz. Onu teslimiyet aracına dönüştürdüğümüzde ise kaybedeceğimiz şey sadece üretim değil; kendi düşünce özgürlüğümüz ve zihinsel özerkliğimiz olacaktır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP