Alkışsız Kalan Erdemin Hikâyesi
Gazetelerin birinci sayfaları gürültüyü sever. Rekorları, kırılan rekorları, kürsülerde yükselen sesleri… Parlak manşetleri, büyük puntolarla yazılmış göz kamaştıran başarı hikâyelerini… Oysa insanlık tarihinin asıl yükünü taşıyanlar, çoğu zaman bu sayfalarda hiç görünmezler. Onlar sessizdir. Gölgede kalırlar. Ama vazgeçilmezdirler.

Gerçek başarı, sanıldığı gibi kalabalıkların alkışına, kürsülerden yükselen çoğu zaman içi boş övgülere ya da isimlerin altına atılan süslü imzalara bağlı değildir. Aksine, başarı dediğimiz şey; gözden uzak, sessiz ve gösterişsiz anlarda saklıdır. Kimsenin tanıklık etmediği küçük ama derin davranışlarda… İnsanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o dar ve samimi alanda, hiçbir karşılık beklemeden yaptığı iyiliklerde…
Bir öğrencinin hayatına yön veren, belki de onun kaderinin yönünü fark ettirmeden değiştiren bir öğretmendedir gerçek başarı. Sınıfın en arka sırasında, kimsenin fark etmediği bir çocuğun omzuna dokunan o cesaret verici eldedir. O el, bazen bir ömür boyu sürecek bir umudun, bir özgüvenin ilk kıvılcımı olur. Ne mezuniyet törenlerinde adı anılır o öğretmenin ne de istatistiklerde yer bulur emeği; ama bir insanın iç dünyasında silinmeyecek kadar derin bir iz bırakır.
Aynı sessiz başarıyı, bir hastane koridorunda, gecenin ilerleyen saatlerinde görürüz. Yorgunluğuna rağmen bir hastanın elini sımsıkı tutan sağlık çalışanındadır o başarı. Adını bilmeyiz, yüzünü belki hatırlamayız; ama insanın en kırılgan anında hissettiği yalnızlığı azaltan, “buradayım” diyen bir varlıktır o. Bilimsel yeterliliklerin, teknik başarıların çok ötesinde; insan kalabilmenin, merhameti diri tutabilmenin bir bedene bürünmüş hâlidir bu.
Ve bazen başarı, gecenin bir yarısı, kimse görmeden bir kapıyı çalabilen bir vicdanda saklıdır. “Yalnız değilsin” demenin cesaretini gösterebilmekte… Alkışlanmayan, hatta belki hiç bilinmeyen bu davranış; insan olmanın en saf, en sahici hâlidir. Çünkü gerçek değer, başkalarının gözünde yükselmekte değil; başkasının yükünü sessizce ve içtenlikle hafifletebilmektedir.
İşte bu yüzden gerçek başarı; sayılarla ölçülemez, manşetlere sığmaz, çoğu zaman kayıtlara geçmez. O, insanın iç dünyasında filizlenen bir sorumluluk bilincidir. Ve belki de insanı insan yapan, toplumu ayakta tutan asıl güç tam olarak burada gizlidir.
Modern çağ, başarıyı sayılara indirgemekte ısrarcıdır. Değeri görünürlükle eşitleyen bir zihniyetin tam ortasındayız: Kaç kişi izledi, kaç kişi paylaştı, kaç kişi alkışladı, kaç kişi beğendi, kaç kişi onayladı? Başarı grafiklerle, tablolarla, istatistiklerle ölçülmek isteniyor. Oysa insanı insan yapan değerlerin büyük bir kısmı sessiz, görünmez ve ölçülemezdir. Merhametin bir skalası yoktur. Bir kalbin başka bir kalbe dokunuşu rakamlara dökülemez. Fedakârlığın bilançosu tutulmaz; bir insanın kendinden vazgeçip başkasını seçmesi istatistiklere sığmaz. Ahlak ise hiçbir zaman yükselen grafiklerden ibaret olmamıştır.
Gerçekten büyük işler yapmak için her zaman büyük sahnelere, parlak ışıklara ihtiyaç yoktur. Hatta çoğu zaman, en büyük işler sessizliğin içinde yapılır. Kimsenin görmediği bir anda doğruyu seçmek, kimsenin alkışlamadığı bir yerde adaletten yana durmak, kimse fark etmese bile vicdanını kirletmemek… Asıl ağırlığı olan davranışlar bunlardır. Çünkü iyilik, çoğu zaman gösterişten değil; sorumluluk duygusundan doğar. “Doğru olduğu için” yapılır. Alkış beklemeden yapılan her doğru davranış, görünmez bir deftere yazılır; insanlık hanesine eklenen kalıcı bir değer olarak orada durur.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz hakikat şudur: Görülmeden de değerli olunabileceği… Takdir edilmeden de doğru kalınabileceği… Başkalarının onayına ihtiyaç duymadan da erdemli bir hayat sürdürülebileceği… Oysa modern dünya sürekli şunu fısıldar: “Görünmüyorsan yoksun.” Halbuki insan, tam da görünmediği anlarda kendisi olur. Kimsenin bakmadığı yerde sergilenen ahlak, kimsenin bilmediği fedakârlık, kimsenin duymadığı bir iyilik… Gerçek erdem çoğu zaman tam da burada başlar.
Ve belki de insan olmanın en sessiz ama en onurlu hâli şudur: Kimse bilmese bile, doğru tarafta durabilmek.
Eğer bir gün başarıyı yeniden tanımlamaya cesaret edebilirsek, bunu yüksek sesli kürsülerden, parlak spotların altından değil; daha derin, daha sessiz ve daha dürüst vicdanlardan yapmalıyız. Çünkü gerçek başarı bağırmaz. Kendini ilan etmez. Alkış talep etmez. İçten gelen bir doğruluk hissiyle sessizce yerini alır. Gürültüyle değil, mana aleminde var olur.
Bugün başarı; görünür olmakla, duyulmakla, kalabalıkların dikkatini çekmekle eş tutuluyor. Oysa dünya, manşetlere çıkanların değil; manşetlere hiç çıkmayanların omuzlarında dönmeye devam ediyor. İsmi bilinmeyenlerin, yüzü hatırlanmayanların, hikâyesi yazılmayanların… Sabah işine sessizce gidenlerin, kimse fark etmese de görevini hakkıyla yapanların, bir başkasının yükünü kimseye göstermeden omuzlayanların sayesinde ayakta duruyor bu dünya. Hayatı büyük laflar edenler değil; büyük sorumluluklar alanlar taşıyor.
Belki de asıl soru tam burada başlıyor: Kimse bakmıyorken yaptıklarımız, bizden geriye ne bırakacak? Kameralar kapalıyken, alkışlar susmuşken, kalabalıklar dağılmışken seçtiğimiz davranışlar… İşte gerçek kimliğimiz tam da orada ortaya çıkıyor. Çünkü insan, en çok yalnızken kendisi olur. O anlarda yapılan iyilik, vazgeçilmeyen adalet duygusu; geleceğe bırakılan en sahici izlerdir.
Geriye kalacak olan, kaç kişi tarafından fark edildiğimiz değil; kimse görmezken ne kadar insan kalabildiğimizdir ve belki de gerçek başarı, tam olarak budur.
Değerlendirme
Bu yazı, modern dünyanın gürültüsü içinde unutmamamız gereken en temel hakikati yeniden hatırlatmalıdır: İnsanı insan yapan değerler çoğu zaman sessizdir. Alkış almayan, görünmeyen, kayda geçmeyen ama hayatın omurgasını oluşturan davranışlar… Toplumu ayakta tutanlar, çoğu zaman adları bilinmeyenlerdir. Manşetlere çıkmayan öğretmenler, gecenin bir vakti bir hastanın elini tutan sağlık çalışanları, kimse görmeden doğrudan yana olan sade insanlar… Bu yazıyla, onların sessiz emeğini görünür kılmasak bile anlamlandırmak ve başarıyı yeniden düşünmeye davet ediyoruz.
Belki de bu yazımızın en güçlü yanı, okuru bir muhasebeye çağırmasıdır: Kimse bakmıyorken kim olduğumuzla yüzleşmeye… Alkışlar sustuğunda, kalabalıklar dağıldığında, geriye kalan tek şey vicdanımızdır. Ve o vicdan, bize şunu fısıldar: Gerçek erdem, en çok sessizlikte büyür.
Bu yönüyle gazete yazımız, yalnızca bir tespit değil; aynı zamanda bir hatırlatma, hatta bir çağrıdır. Daha az gösterişe, daha çok anlama; daha az gürültüye, daha çok sorumluluğa… Çünkü insanlık, ancak alkışsız erdemlerle ayakta kalabilir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP