TÜRKİYE’NİN DÖNÜŞÜM DEFTERİ (2. Hafta Salı Yazısı): Bilim Var, Etki Neden Sınırlı? Araştırmadan Toplumsal ve Ekonomik Değere Geçiş
Türkiye’de bilimsel üretim ve araştırma kapasitesi artarken, bu kapasitenin toplumsal refaha ve ekonomik rekabet gücüne dönüşme hızı aynı ölçüde yükselmiyor. Sorun çoğu zaman “bilim yokluğu” değil; önceliklendirme, ölçüm, altyapı, iş birliği ve ticarileşme köprülerinin yeterince güçlü kurulmamasıdır. Ankara 2030 perspektifi, bilimi yalnızca yayın sayısıyla değil, etki üreten bir sistem tasarımıyla ele alma zorunluluğunu bize hatırlatıyor.
“Ya Allah, bismillah” diyerek başladığımız bu yolculukta zincirin ilk halkasına geliyoruz: Bilim. Çünkü bilim güçlü değilse teknoloji zayıf kalır; teknoloji zayıfsa sanayi ölçeklenemez; sanayi ölçeklenemezse yenilikçilik kalıcı bir rekabet gücüne dönüşemez. O hâlde önce şu temel soruyu sormak gerekir: Bilim var, etki neden sınırlı?
Bu soru, bilim insanlarını veya kurumları “yetersizlik”le itham eden bir soru değildir. Tam tersine; bilimsel üretimin değerini teslim eden, ancak üretimin etkiye dönüşmesi için gereken sistem unsurlarını arayan bir sorudur. Dünyada birçok ülke için de geçerlidir: Yayın üretmek ile bilimden değer üretmek arasındaki mesafe, doğru mekanizmalar yoksa kapanmaz.
Etki dediğimiz şey nedir?
Bilimde “etki”, yalnızca akademik atıf sayısıyla ölçülen dar bir kategori değildir. Bir ülkenin dönüşüm gündemi açısından etki; kabaca dört alanda görünür hâle gelir:
1. Toplumsal etki: Sağlık, eğitim, çevre, güvenlik, şehircilik gibi alanlarda yaşam kalitesine somut katkı
2. Ekonomik etki: Yeni ürün, yeni süreç, verimlilik artışı, ihracat, katma değer
3. Kurumsal etki: Kamu politikası tasarımı, standartlar, regülasyon, karar destek mekanizmaları
4. Stratejik etki: Kritik teknolojilerde bağımlılığın azalması, tedarik güvenliği, ulusal kapasite
Bu yüzden “bilim var ama etki sınırlı” dediğimizde, çoğu zaman sorunun bilim insanlarında değil; bilimi etkiye taşıyan köprülerin zayıflığında olduğunu anlatmış oluruz.
BİRİNCİ NEDEN: Önceliklendirme eksikliği (her şey önemli olunca hiçbir şey önemli değildir)
Araştırma gündemini belirlerken iki uç yanlış sık görülür:
- Ya tamamen “gündem dışı” kalınır ve ülkenin stratejik ihtiyaçlarıyla bağ zayıflar,
- Ya da yalnızca “kısa vadeli fayda” hedeflenir ve bilimin uzun soluklu birikimi ihmal edilir.
Sağlıklı yaklaşım şudur: Ulusal ve yerel ihtiyaçlarla uyumlu, fakat bilimsel özgürlüğü boğmayan öncelik alanları belirlemek.
Ankara 2030 perspektifinde bu önceliklendirme daha da kritiktir; çünkü Ankara aynı anda hem kamu kapasitesinin hem üniversitelerin, hem de yüksek teknoloji ekosisteminin kesişimindedir. Bu kesişim, doğru seçilmiş hedef alanlarda “çarpan etkisi” üretebilir.
İKİNCİ NEDEN: Ölçüm hatası (sayı var, yön yok)
Bilimsel performansı yalnızca yayın/atıf üzerinden okumak, özellikle dönüşüm gündeminde eksik kalır. Çünkü:
- Yayın artabilir, ama teknolojiye dönüşmeyebilir.
- Proje sayısı artabilir, ama ürünleşme olmayabilir.
- İş birliği çok görünebilir, ama sahada karşılığı zayıf kalabilir.
Burada ihtiyaç duyulan şey, “akademik ölçüm”ü reddetmek değil; onu etki göstergeleriyle tamamlamaktır. Örneğin:
- Patent/lisans gelirleri
- Prototipten ürüne geçiş süresi
- Üniversite–sanayi ortak proje oranı
- Kamuya dönük karar destek çıktıları
- Mezunların kritik alanlarda istihdamı
Bu seri boyunca her hafta, bu tür göstergeler üzerinden konuşacağız; çünkü ölçemediğiniz şeyi yönetemezsiniz.
ÜÇÜNCÜ NEDEN: Altyapı ve ara yüz eksikliği (laboratuvardan sahaya geçiş zor)
Birçok yerde asıl darboğaz “fikir” üretmek değil; fikri doğrulayıp olgunlaştıracak altyapı ve ara yüzlerin yetersizliğidir:
- Test ve yeterlilik altyapıları
- Pilot uygulama alanları
- Veri erişimi ve standartlar
- Teknoloji transfer mekanizmaları
- Ürün geliştirme ve sertifikasyon süreçleri
Bilimsel bilgi, bu ara yüzler olmadan “yayın” olarak kalabilir. Oysa dönüşüm gündeminde bilim, bir noktada uygulama ile buluşmak zorundadır.
DÖRDÜNCÜ NEDEN: İş birliği dilinin zayıflığı (aynı hedefe farklı dillerle koşmak)
Üniversite, sanayi ve kamu genellikle aynı kelimeleri kullanır ama farklı şeyleri kasteder:
- Üniversite “bilgi” der, sanayi “maliyet” der, kamu “mevzuat” der.
- Zaman ufukları farklıdır: Akademi uzun vadeli, sanayi orta vadeli, kamu çoğu zaman kısa vadeli baskılar altındadır.
Bu yüzden “iş birliği” tabelası vardır ama ortak hedef ve ortak ölçüm yoksa sürdürülebilir olmaz. Ankara’nın avantajı şudur: Paydaşları aynı coğrafyada ve aynı ağın içinde buluşturma kapasitesi yüksektir. Ankara 2030’un değeri, tam da bu “ortak dil”i kurabilmesinde yatar.
Peki çözümün ilk basamağı nedir?
Bu yazı, çözümün tamamını vermiyor; çünkü bu haftanın Perşembe yazısında Ankara 2030 ölçeğinde bir bilim ajandası ve “etki üretim modeli” kuracağız. Ancak ilk basamak net:
Bilimi yalnızca üretim olarak değil, etki üreten bir sistem olarak tasarlamak.
Bu; önceliklendirme, ölçüm, altyapı ve iş birliği mekanizmalarını aynı masa etrafında birleştirmeyi gerektirir.
Bu haftanın genel değerlendirmesi (1 cümle)
Bilimsel üretim artışı tek başına yeterli değildir; etki, önceliklendirme–ölçüm–altyapı–iş birliği köprüleri güçlendirildiğinde ortaya çıkar ve Ankara 2030 bu köprüleri kurmak için doğal bir merkezdir.
Bir sonraki yazıya köprü (Hafta 2 Perşembe)
Perşembe günü, “Bilimden Etkiye” geçişi Ankara 2030 ölçeğinde somutlaştıracağız: hangi öncelik alanları, hangi altyapı, hangi ölçüm seti ve hangi iş birliği modeli ile bilimsel kapasiteyi etki üreten bir sisteme dönüştürebiliriz sorusuna çerçeveli bir yanıt arayacağız.
Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniv. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı – Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP