YAZARLAR

30 Ocak 2026 Cuma, 00:00

Küresel Refahın Görünmeyen Tarihi: Merkez, Çevre, Yeni Aktörler ve Süreklilik Gösteren Eşitsizlik

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, liberal uluslararası düzenin “nihai” ve alternatifsiz bir model olduğu iddiası uzun süre sorgulanmadan kabul görmüştür. Piyasa ekonomisi, serbest ticaret ve Batı merkezli kurumsal yapıların evrensel normlar haline geldiği bu sistem, görünürde istikrar üretirken; derin eşitsizlikleri, yapısal bağımlılıkları ve kalıcı kırılganlıkları da beraberinde getirmiştir. Bugün gelinen noktada asıl soru şudur: Bu düzen gerçekten değişebilir mi?

Son yıllarda artan jeopolitik gerilimler, ticaret savaşları, enerji krizleri ve bölgesel çatışmalar, sistemin artık kendi iç çelişkilerini gizleyemediğini açık biçimde göstermektedir. Merkez ülkeler finansal ve teknolojik üstünlüklerini korumaya çalışırken; çevre ve yarı-çevre ülkeler ekonomik kırılganlık, siyasal istikrarsızlık ve dışa bağımlılık sarmalında sıkışıp kalmaktadır. Bu tablo, küresel düzenin statik ve değişmez değil; aksine çatırdayan, dönüşüm arayışı içinde olan dinamik bir yapı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu noktada kaçınılmaz olarak “Çin bu sistemin neresinde?” sorusu gündeme gelmektedir. Çin, klasik çevre ülkelerin izlediği kalkınma patikalarının dışına çıkarak; güçlü devlet kapasitesi ile küresel piyasaları pragmatik ve seçici biçimde birleştiren özgün bir model geliştirmiştir. Ne tamamen sistem dışıdır ne de mevcut düzenin pasif bir parçasıdır. Aksine Çin, mevcut düzenin kurallarını ustalıkla kullanarak onu içeriden dönüştürmeye çalışan stratejik bir aktör konumundadır. Bu durum, tek kutuplu dünya iddiasını fiilen geçersiz kılmakta ve çok merkezli bir küresel yapının habercisi olmaktadır.

Bu dönüşüm ortamında “Türkiye bu tabloda merkez mi, çevre mi?” sorusu ise yalnızca akademik bir tartışma değil, aynı zamanda hayati bir stratejik sorudur. Türkiye; jeopolitik konumu, üretim kapasitesi ve tarihsel birikimiyle klasik çevre ülkelerden belirgin biçimde ayrışmakta; ancak kurumsal derinlik, teknoloji üretimi ve finansal bağımsızlık alanlarında merkez ülke niteliği kazanmakta zorlanmaktadır. Bu ikili yapı, Türkiye’yi kalıcı bir yarı-çevre pozisyonuna mahkûm edebileceği gibi, doğru tercihler ve tutarlı politikalarla yeni dönemin bölgesel merkezlerinden biri haline de getirebilir.

Gelinen aşamada küresel düzenin değişmez ve alternatifsiz olduğu varsayımı ciddi biçimde sarsılmıştır. Ancak bu değişim otomatik ve kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Güç dengeleri yeniden kurulurken; hangi ülkelerin merkeze yaklaşacağı, hangilerinin çevrede kalacağı, sahip olunan potansiyelden çok bu potansiyelin nasıl yönetildiğiyle belirlenecektir.

Çin örneği, sistemin dışına çıkmadan da dönüştürülebileceğini gösterirken; Türkiye gibi ülkeler için asıl mesele, edilgen bir uyum süreci değil, bilinçli ve uzun vadeli bir stratejik yön tayinidir. Aksi halde değişen düzende yalnızca aktörler değil, roller de yeniden dağıtılacak; hazırlıksız olanlar bu yeni oyunda kaçınılmaz olarak seyirci konumuna itilecektir. Bu konuda yapay zeka belirleyici faktör olacaktır!

Bugünkü küresel refah dağılımını anlamak için romantik anlatılara ya da ideolojik sloganlara değil, tarihsel gerçekliğe bakmak gerekir. Şu soruyla başlamak kaçınılmazdır: Sömürü olmadan bugünkü Batı refahı mümkün olur muydu? Büyük ihtimalle hayır. On altıncı yüzyıldan yirminci yüzyıla uzanan sömürgecilik dönemi; Afrika, Asya ve Latin Amerika’dan aktarılan ucuz hammadde, zorla çalıştırılan emek ve bilinçli biçimde tasfiye edilen yerel üretim yapıları sayesinde Avrupa’da sanayi devrimini, sermaye birikimini ve modern finansal kurumları mümkün kılmıştır. Bugün “evrensel” kabul edilen birçok Batı kurumunun temeli bu tarihsel süreçte atılmıştır ve bu tespit, artık ciddi tarihçiler arasında bir tartışma konusu olmaktan çıkmıştır.

Ancak mesele burada bitmemektedir. Sömürgecilik gerçekten sona mı ermiştir, yoksa yalnızca biçim mi değiştirmiştir? Bayraklar inmiş, imparatorluklar dağılmış olabilir; fakat merkez-çevre ilişkileri ortadan kalkmamıştır. Günümüzde yeni-sömürgecilik olarak adlandırılan yapı; küresel tedarik zincirleri, borç mekanizmaları, patent rejimleri ile teknoloji ve finans gücünün belirli ülkelerde yoğunlaşması yoluyla işlemektedir. Bu sistem, üretilen değerin büyük bölümünün hâlâ merkez ülkelerde birikmesine neden olmaktadır. Bu durum bir komplo teorisi değil, küresel sistemin işleyiş mantığının doğal bir sonucudur.

Bununla birlikte tabloyu “Batı kötüdür, geri kalan herkes masumdur” şeklindeki kolaycı bir yaklaşıma indirgemek de ciddi bir analitik hatadır. Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Finlandiya gibi ülkeler bu sistemin içinde kalarak yükselmeyi başarmış; buna karşılık pek çok çevre ülke, yolsuzluk, kötü yönetim, zayıf kurumlar ve eğitim eksikliği nedeniyle kendi potansiyelini kullanamamıştır. Dolayısıyla sömürü, küresel eşitsizliğin tek nedeni değildir; ancak tarihsel ve yapısal olarak en belirleyici zeminlerinden biridir.

Bu noktada “Bu düzen değişebilir mi?” sorusu yeniden anlam kazanmaktadır. Cevap, ihtiyatlı bir “evet”tir. Düzen değişebilir; ancak kendiliğinden değil. Değişim, sistemin tamamen dışına çıkmaktan ziyade, onu dönüştürebilecek kapasiteye ve iradeye sahip aktörlerin ortaya çıkmasıyla mümkündür. Tam da bu nedenle tekrardan “Çin bu sistemin neresinde?” sorusu kritik önemdedir. Çin, ne klasik bir çevre ülkedir ne de Batı merkezli düzenin pasif bir uzantısıdır. Mevcut kuralları kullanarak güç biriktiren ve sistemi içeriden zorlayan bir aktör olarak, küresel yapının çok merkezli bir evreye girdiğini somut biçimde göstermektedir.

Peki Türkiye bu tabloda merkez mi, çevre mi? Türkiye bugün hâlâ bu ikilemin içindedir. Ne tam anlamıyla çevredir ne de merkezdir. Jeopolitik konumu ve toplumsal kapasitesi onu potansiyel bir merkez adayı haline getirirken; kurumsal zayıflıklar ve üretim yapısındaki yapısal sorunlar bu potansiyelin hayata geçirilmesini zorlaştırmaktadır. Değişen küresel düzende Türkiye’nin kaderi, mağduriyet söylemlerine mi yoksa stratejik akla ve uzun vadeli vizyona mı yaslanacağına bağlı olacaktır.

Sonuç ve Değerlendirme
Batı’nın refahı, tarihsel olarak büyük ölçüde çevre dünyanın sömürüsünden beslenmiştir. Bu sömürü, yalnızca doğal kaynakların yağmalanması ya da zorla çalıştırılan emekle sınırlı kalmamış; aynı zamanda çevre toplumların üretim kapasitelerinin bilinçli biçimde zayıflatılması, yerel sanayilerin tasfiye edilmesi ve ticaret yollarının merkez ülkelerin çıkarlarına göre yeniden düzenlenmesiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu süreç, Avrupa’da sermaye birikimini hızlandırırken, çevre coğrafyaları uzun vadeli bir yoksulluk ve bağımlılık döngüsüne hapsetmiştir.

Günümüzde ise bu eşitsizlik açık sömürgecilik biçiminde değil; daha dolaylı, daha kurumsal ve daha karmaşık mekanizmalar aracılığıyla sürmektedir. Küresel tedarik zincirlerinde düşük katma değerli üretimin çevre ülkelerde yoğunlaşması, yüksek teknolojinin ve fikri mülkiyet haklarının merkez ülkelerde toplanması; borçlanma rejimleri, finansal kırılganlıklar ve uluslararası kurumların dayattığı yapısal uyum politikaları bu yeni eşitsizlik düzeninin temel araçlarıdır. Böylece çevre ülkeler şekil olarak bağımsız görünse de, ekonomik karar alma süreçlerinde ciddi kısıtlarla karşı karşıya kalmaktadır.

Bu gerçeği kabul etmek, Batı dünyasına yönelik ideolojik bir suçlama üretmek ya da tarihsel bir kadercilik anlayışına teslim olmak anlamına gelmemektedir. Aksine, küresel sistemin nasıl işlediğini, hangi mekanizmalar üzerinden değer ürettiğini ve bu değerin kimler arasında nasıl paylaşıldığını nesnel biçimde analiz etmenin zorunlu bir adımıdır. Ancak bu gerçeklik doğru biçimde kavrandığında, mevcut düzenin sınırları görülebilir ve daha adil, daha dengeli bir küresel yapının mümkün olup olmadığı rasyonel zeminde tartışılabilir. Dolayısıyla bu tespit, değişimi reddeden bir karamsarlığın değil; bilinçli, stratejik ve gerçekçi bir dönüşüm arayışının başlangıç noktasıdır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)