Algoritmalar Arasında Bir Sözün Sessiz Katmanları
Dijital çağda söz yalnızca söylenmez; algoritmaların görünmez tekrarında yeniden biçimlenir ve bilincin sınırlarını sessizce çizer.
Dijital ortamda söz, söz olarak kalmaz; paylaşılır, çoğalır, görünür olur; görünür oldukça anlamı genişler. Algoritmaların akışında dolaşan her ifade, tekrarın gücüyle yerleşir ve zamanla düşüncenin doğal zemini gibi algılanır. Bir tümce alkışlandıkça değer kazanır; güçlü sembollerle birlikte sunulduğunda ise neredeyse tartışılmaz bir doğruluk alanına yerleşir. Dahası, dijital dolaşım içindeki her sözün sessiz katmanları vardır. Görünürde övgü taşıyan bir ifade, derin yapıda bir konumlandırma üretebilir. Zihin, farkına varmadan o çerçevenin içinde düşünmeye başlar. Bu noktada, sözün kendisinden çok, o sözün nasıl dolaşıma girdiğine ve hangi bilinci inşa ettiğine bakmak gerekir.
Bugünlerde sosyal medyada farklı sürümleriyle bir video dolaşıyor. “Her güçlü kadının arkasında bir erkek vardır” ya da “Bugün kendi ayakları üzerinde özgürce duran her kadının arkasında tek bir erkek vardır” tümcesiyle başlıyor; ardından Atatürk’ün görüntüsü geliyor. İlk bakışta alkış uyandıran, duygusal bir bağ kuran, gurur hissi veren bir anlatı…
Bazı ifadeler vardır; ilk duyduğunuzda içimizi ısıtır. “Ne güzel söylenmiş” deriz. Hele ki o söylem tarihsel ağırlığı olan bir isimle birlikte geliyorsa, zihnimiz neredeyse otomatik olarak onay verir. Güçlü bir otorite, söze güven katar. Bu yüzden, o sözün kurduğu düşünsel çerçeve çoğu zaman sorgulamadan kabul ederiz.
İnsan, özellikle kadın, burada görünürde yüceltilmekte gibi gözükse de dikkatle incelendiğinde özne olarak yavaşça arka plana çekilmektedir. Güç, içeriden yükselen bir bilinç olarak ele alınmamakta; arkada duran bir figür üzerinden anlamlandırılmaktadır. Söylenenler sevgi dili taşır; ancak, zihin yönünü başka bir merkeze doğru çevirmektedir. Bir söylemin yüceltme ifadesinde kimin arka plana çekildiğini fark etmek gerekir. Bunun için de düşünmek...
Dijitalde Bir Övgünün Sessiz Gölgesi: Kadın
Dijital ortamda “Her güçlü kadının arkasında bir erkek vardır” tümcesi ilk bakışta bir övgü gibi sunulur. Üstelik bu erkeğin adı Atatürk olunca, sorgulamak neredeyse saygısızlıkla eşdeğer olarak görülür. Burada tartışılan kişi değildir; tartışılan, dilin kurduğu zihinsel çerçevedir.
Kadını güçlü göstermek için arkasına mutlaka bir erkek yerleştirme gereksinmesi, patriyarkal bilinçaltının en incelikli ve rafine biçimlerinden biridir. Kadının varoluşunu bir erkek figürüne referansla anlamlandırmak, iyi niyet taşısa bile özneyi merkezileştirmez; konumlandırır. Gücü özellikle kendinde bulunan bir özellik olmaktan çıkarır, dışsal bir dayanağa bağlar.
Atatürk bu ülkenin kurucu lideridir. Devrimleriyle kadınların kamusal alandaki varlığını güçlendirmiştir. Bu tarihsel bir gerçektir ve saygı duyulur. Ancak, güçlü bir kadını anlatırken bir erkeği zorunlu metafor hâline getirmek, kadını dolaylı bir himaye dili içinde yeniden çerçeveler.
Güçlü kadınların arkasında bir erkek bulunmaz.
Güçlü kadınların arkasında kendilerinden başka kimse bulunmaz.
Güçlü kadınların kendi bilinç, emek ve iradeleri vardır.
Kadın, öznedir. Kadın, kendi hayatının merkezidir.
Kadın, kendi yönünü belirler. Kadın, kendi kararlarını verir.
Her insanın varoluşuna yakıştığı gibi…
Kadın destek alabilir; ancak, varlığı bir arka plan figürü üzerinden anlam kazanmamalıdır. Burada dikkat çekici olan, bir ismin tarihsel ağırlığının ve sembolik gücünün tartışmayı kapatan bir otorite işareti olarak devreye alınmasıdır. Bu durum, Atatürk’e yönelik bir değerlendirme sunmaz; onun adının belirli bir düşünceyi sorgulanamaz kılacak biçimde araçsallaştırılmasına işaret eder.
Yüceltme görüntüsü altında erkek merkezli referans düzeni korunur; kadının gücü kendi bilinci ve iradesi yerine arkadaki erkek metaforuyla çerçevelenir.
Bu açık bir tahakküm dili değildir.
Daha incelikli bir güç gösterisidir.
Sembol üzerinden kurulan bir meşruiyet zırhıdır.
Ve o zırh, eleştirel düşünmenin alanını daraltır.
Dil ve semboller, bilinçaltımızda dünyalar inşa eder. Bir ismin ağırlığını kullanarak kadın öznesini dolaylı biçimde yeniden konumlandırmak, o ismi de araçsallaştırır. Güç gölgede aranmaz; kadının değeri herhangi bir otoriteye yaslanarak temellenmez. Kadının gücü, kendi bilincinde ve karar kudretinde kök salar.
Kendi iradesinde, emeğinde ve cesaretinde…
Kadın, kendi köklerinden yükselir.
Dijital Akış İçinde Bir Hatırlatma
Dijital ortamlardaki bu yaklaşımı erkek karşıtlığına sabitlemek; bilinçli sorgulamayı polemik düzeyine çeker, tartışmayı yüzeyselleştirir ve esas düşünsel zemini görünmez kılar. İnsan hayatında destek, dayanışma ve sevgi her zaman vardır. Ancak, bu desteği cinsiyete sabitlemek, gücü tek bir sembole ya da figüre bağlamak sakıncalı bir çerçeve üretir. Güç, bir erkek ya da kadın figürü üzerinden tanımlandığında bireyin öznel kudreti geri plana düşer.
Gücü cinsiyete sabitlemeyen bir bilinç alanı inşa etmek gerekir. Destek, dayanışma ve sevgi insan hayatının doğal parçasıdır. İnanç, aile ve yol arkadaşları yürüyüşe omuz verir. Destek kıymetlidir; ana tanım oradan başlamaz. Gücü cinsiyete sabitlemek ya da bir figüre bağlamak, öznenin kendi farkındalığını ikinci plana iter. İnsan, arkasında kim olduğu üzerinden ifade edilemez; kendi içsel idraki ve eylemi üzerinden varlık kazanır. Dayanak olabilir; ama kimlik başkasının varlığına yaslanarak kurulmaz; bilinçle şekillenir, eylemle vücut bulur.
Bu topraklarda yetişmiş bir kadın olarak, Cumhuriyet’in açtığı olanakları ve Atatürk’ün kadınlara kazandırdığı hakları görmezden gelmem; onları tarihsel bir zemin, bir imkân alanı olarak değerlendiririm. Ancak, bütün bu dayanaklar kimliğimin kaynağı olarak konumlanmaz; yürüyüşümün ve duruşumun üzerinde yükseldiği şartları oluşturur. Kimliğim ve gücüm ise öncelikle kendi bilincimden, emeğimden ve irademden doğar.
Dijital Çağda Tekrarın Politikası ve Bilincin Sınırları
Sosyal medyada dolaşan her söz bir ifade olmanın ötesinde; bir bilinç mimarisidir. Tekrar, dijital çağın en güçlü inşa aracıdır. Görünürlük, meşruiyet üretir. Algoritmalar en çok etkileşim alanı öne çıkarırken, söylem kitlesel onay üzerinden güç kazanır. Böylece tümce, içerik olmaktan çıkar; zihinsel bir norm halini alır. Teknoloji burada masum bir taşıyıcı rolü üstlenmez; anlamı dolaşıma sokan, pekiştiren ve kalıcılaştıran bir çerçeve kurar. Sürekli karşılaşılan ifade, zamanla düşüncenin doğal zemini gibi algılanır. Güçlü tarihsel figürler bu zemine eklendiğinde, söylem sembolik bir dokunulmazlık kazanır. Sorgulama alanı daralır; kabul alanı genişler.
Bu süreç açık bir yönlendirme biçiminde işlemez. Daha incelikli bir yapı kurar. Söylem, özneyi yüceltirken aynı anda konumlandırır; güç anlatısını belirli bir merkeze sabitler. Dijital dolaşım, bu sabitlemeyi görünmez kılar. Zihin, farkına varmadan referanslarını yeniden düzenler.
Kısacası, dijital ortamlarda algoritmaların görünmez tekrar düzeni, bilincin sınırlarını yeniden inşa eder. O sınırlar, toplumsal hiyerarşilerin en incelikli mimarisini kurar. Üstelik bunu yaparken çoğu zaman karşı çıkılmayacak değerler üzerinden ilerler; gurur, tarih, aidiyet, sevgi gibi ortak duyguların dilini kullanır.
Eleştirel bir sorgulamayla karşılaşmayan söylem, kullanıcıların duygusal refleksleriyle beslenen kolektif onay sayesinde dijital dolaşımda kalıcılaşır. Doğruluk, bu çerçeve içinde, algoritmik görünürlük rejiminin belirlediği sınırlar içinde şekillenir.
Prof. Dr. Gülsün KURUBACAK ÇAKIR
“Her pazartesi zihne bir yolculuk…”
Ankara HBV Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – Köşe Yazarı
gkcakir@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP