YAZARLAR

05 Ekim 2026 Pazartesi, 10:00

GELECEĞİN TÜRKİYE’Sİ: BÜYÜK VE GÜÇLÜ TÜRKİYE UZLAŞISI – Yazı No: I – Devleti Kim Yönetecek Değil, Devlet Nasıl Yönetilecek?

Türkiye’nin önündeki büyük mesele, iktidarın hangi siyasi veya toplumsal kesimin elinde bulunacağından daha derindir. Asıl mesele; iktidarlar değişirken hukukunu, kurumlarını, liyakat düzenini, kamu ahlakını ve adalet duygusunu koruyabilen bir devlet düzeni kurabilmektir. Geleceğin güçlü Türkiye’si, bir kesimin diğerine üstünlüğünden değil; farklılıklarımızın üzerinde yükselen ortak yönetim ilkelerinden doğacaktır.

Bir ülkenin geleceğini bazen verdiği cevaplardan çok, sormaya başladığı yeni sorular belirler.

Türkiye yaklaşık iki asırdır modernleşmeyi, demokrasiyi, kalkınmayı, kimliği, devleti ve toplumu tartışıyor. İsimler değişiyor, siyasi hareketler değişiyor, kuşaklar değişiyor; fakat tartışmalarımızın derinliklerinde aynı soru varlığını sürdürüyor:

Devleti kim yönetecek?

Geçtiğimiz günlerde Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü Rubil Gökdemir’in “Pazar Yazıları” kapsamında kaleme aldığı değerlendirmeyi okurken, güncel gelişmelerden ziyade bu tarihsel soru üzerinde durma ihtiyacı hissettim.

Çünkü belki de Türkiye artık başka bir soruyu sormaya hazırdır:

Devleti kim yönetecek değil, devlet nasıl yönetilecek?

Aradaki fark, yalnızca birkaç kelimeden ibaret değildir.

Birinci soru bizi iktidar mücadelesine götürür.

İkinci soru ise hukuka, kuruma, liyakate, demokrasiye, ahlaka, denetime, hesap verebilirliğe ve kamu yararına...

Birincisinin merkezinde iktidar vardır.

İkincisinin merkezinde insan, toplum ve devlet düzeni.

Geleceğin Türkiye’sine giden zihinsel eşiklerden biri belki de tam burada başlamaktadır.

DEVLET İLE İKTİDARI AYIRABİLMEK

Demokratik sistemlerde iktidarlar geçicidir.

Devlet ise süreklidir.

Hükûmetler gelir ve gider. Siyasi kadrolar değişir. Toplumun öncelikleri dönüşür. Ekonomik modeller yenilenir. Dünyanın güç dengeleri farklılaşır.

Fakat devlet bütün bu değişimlerin ötesinde toplumun ortak hukuk düzenini, kurumsal hafızasını ve devamlılığını temsil eder.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın daha başlangıç hükümlerinde devletin niteliğinin kişiler veya dönemsel siyasi tercihler üzerinden değil; demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri üzerinden tanımlanması bu bakımdan önemlidir.

Anayasa'nın 2. maddesi bu çerçeveyi ortaya koyarken, 6. maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ve egemenliğin kullanılmasının hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağını hükme bağlamaktadır. (Kaynak: https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa)

Bu iki hüküm birlikte okunduğunda son derece güçlü bir devlet felsefesi ortaya çıkar:

Devlet herhangi bir iktidarın mülkü değildir. Egemenliğin sahibi millettir; kamu gücü ise hukuk içerisinde kullanılan bir emanettir.

Dolayısıyla demokratik devlet açısından asıl soru yalnızca kimin iktidarda olduğu değildir.

Daha zor ve daha önemli soru şudur:

İktidarda kim bulunursa bulunsun hangi sınırların dışına çıkamayacaktır?

Kamu kaynakları hangi kurallarla kullanılacaktır?

Devlet kadrolarına hangi yeterliliklerle girilecektir?

Yargı hangi güvenceler içerisinde karar verecektir?

Kamu adına yetki kullanan kişi nasıl hesap verecektir?

Ve en önemlisi:

Devlet, kendisini yönetenlerden daha kalıcı kurumlar oluşturabilecek midir?

Güçlü devlet kavramını belki de burada yeniden düşünmeliyiz.

Güçlü devlet, yöneticisine sınırsız güç veren devlet değildir.

Güçlü devlet; gücü hukukla sınırlandırabilen, yetkiyi sorumlulukla dengeleyebilen ve bunu yöneticiler değiştiğinde de sürdürebilen devlettir.

TARİHİMİZİN UZUN SORUSU

Bugünkü devlet-toplum ilişkilerimizi yalnızca yakın siyasi tarih üzerinden okumak eksik olur.

Meselenin kökleri çok daha derindedir.

Osmanlı modernleşmesinden Tanzimat'a, Meşrutiyetlerden Cumhuriyet'e ve çok partili demokratik hayata uzanan tarihsel süreçte devlet, toplumsal dönüşümün başlıca aktörlerinden biri olmuştur.

Tanzimat üzerine yapılan tarihsel çalışmalar, 19. yüzyıldaki reform sürecinin yalnızca yeni kurumlar oluşturmaktan ibaret olmadığını; idari, hukuki, askerî, mali ve eğitim alanlarında geniş kapsamlı bir yeniden yapılanmayı ifade ettiğini göstermektedir. (Kaynak: https://dergipark.org.tr/tr/pub/dtcfdergisi/article/1345248)

Cambridge University Press tarafından yayımlanan Osmanlı tarihi literatürü de Tanzimat dönemini, merkezi idarenin yeniden yapılandırılması ve devletin toplumsal düzen içerisindeki rolünün dönüşümü bakımından önemli bir tarihsel kırılma olarak ele almaktadır. (Kaynak: https://www.cambridge.org/core/books/abs/history-of-the-ottoman-empire-and-modern-turkey/era-of-modern-reform-the-tanzimat-18391876/E8ED362843054F6484972A5DB866FB2E)

Türkiye'nin siyasal gelişimini anlamaya yönelik en etkili sosyolojik yaklaşımlardan biri ise Şerif Mardin'in 1973 yılında Daedalus dergisinde yayımlanan “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?” çalışmasıdır.

Mardin'in merkez-çevre yaklaşımı, Türkiye siyasetindeki gerilimleri yalnızca partiler arasındaki rekabetle değil; tarihsel olarak biçimlenen merkez ile çevre arasındaki kurumsal, kültürel ve toplumsal ilişkiler üzerinden okumayı önermiştir. (Kaynak: https://www.jstor.org/stable/20024114)

Elbette hiçbir model, Türkiye'nin uzun ve karmaşık siyasal tarihini tek başına açıklayamaz.

Fakat tarih bize önemli bir soru bırakıyor:

Devleti yönetmek ile devletin imkânlarına sahip olmak arasındaki sınırı yeterince belirginleştirebildik mi?

İşte geleceğin Türkiye’sinde aşılması gereken eşiklerden biri budur.

AYRICALIĞIN SAHİBİNİ DEĞİL, AYRICALIK DÜZENİNİ DEĞİŞTİRMEK

Demokraside iktidarın seçimlerle el değiştirebilmesi vazgeçilmezdir.

Ancak demokrasi yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir.

Eğer devlet yönetiminin temel anlayışı değişmiyor, yalnızca kamu imkânlarından yararlanan çevreler değişiyorsa gerçek anlamda yeni bir yönetim kültürüne geçilmiş olmaz.

Sadece ayrıcalığın sahipleri değişmiş olur.

Oysa demokratik dönüşümün amacı ayrıcalığı bir kesimden alıp diğerine vermek değil;

ayrıcalık düzenini hukukla ortadan kaldırmaktır.

Anayasa'nın 10. maddesindeki hüküm son derece açıktır:

“Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.”

(Kaynak: https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa)

Bir dönem dışlandığını düşünenlerin iktidara geldiklerinde başkalarını dışlaması tarihsel adaletsizliği ortadan kaldırmaz.

Yalnızca mağduriyetin yönünü değiştirir.

Bir dönemin “makbul vatandaşını” başka bir dönemin “makbul vatandaşıyla” değiştirmek de demokratikleşme değildir.

Çünkü gerçek hukuk devleti makbul vatandaş aramaz; eşit vatandaşın hukukunu korur.

Türkiye'nin ihtiyacı da yeni ayrıcalıklardan önce ayrıcalığa ihtiyaç duymayan bir devlet düzenidir.

DEVLET BİR GANİMET DEĞİL, EMANETTİR

Buradan yeni dönemin en temel devlet ilkelerinden birine ulaşabiliriz:

Devlet, seçim kazananların ganimeti değildir.

Seçim kazanmak devleti sahiplenme hakkı vermez.

Seçim, belirli bir süre için millet adına kamu yetkisini kullanma sorumluluğu verir.

Çünkü egemenlik milletindir.

Kamu görevi bir imtiyaz değil, emanettir.

Kamu kaynağı iktidarın parası değil, milletin kaynağıdır.

Bürokrasi siyasi sadakat mekanizması değil, devletin hizmet teşkilatıdır.

Üniversite herhangi bir düşüncenin propaganda alanı değil; bilginin, araştırmanın ve eleştirel düşüncenin kurumudur.

Yargı iktidarın veya muhalefetin aracı değil, hukukun güvencesidir.

Anayasa'nın 138. maddesinin hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduklarını ve Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm vereceklerini düzenlemesi, bu kurumsal anlayışın anayasal ifadesidir. (Kaynak: https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa)

Devlet;

bir partinin, bir sınıfın, bir ekonomik çevrenin veya herhangi bir toplumsal kesimin mülkü değildir.

Devlet milletindir.

Bu sözün gerçek karşılığı ise meydanlarda değil, kurumların işleyişinde ortaya çıkar:

Hukuk. Liyakat. Şeffaflık. Denetim. Hesap verebilirlik. Kamu yararı.

DEVLET AHLAKI, İYİ İNSAN BEKLEMEK DEĞİLDİR

Devlet ahlakını yalnızca yöneticilerin kişisel dürüstlüğüne indirgemek büyük bir eksiklik olur.

Elbette kamu yöneticisinin dürüst olması gerekir.

Fakat çağdaş devlet düzeni açısından daha önemli olan, sistemin kişisel erdeme bağımlı bırakılmamasıdır.

Çünkü hiçbir ciddi devlet şu varsayım üzerine kurulamaz:

“İyi insanlar göreve gelirse her şey iyi gider.”

Asıl soru bunun tersidir:

Yanlış karar verebilecek, yetkisini kötüye kullanabilecek veya kamu yararını kişisel çıkara dönüştürebilecek insanlar göreve geldiğinde sistem kendisini nasıl koruyacaktır?

İşte hukuk bunun için vardır.

Kuvvetler ayrılığı bunun için vardır.

Denetim bunun için vardır.

Şeffaflık bunun için vardır.

Bağımsız ve tarafsız yargı bunun için vardır.

Özgür basın bunun için vardır.

Sivil toplum bunun için vardır.

Türkiye'nin anayasal ve yasal düzeni de kamu denetimini bunun için öngörmektedir. Anayasa'nın 160. maddesi Sayıştay'a merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının gelir, gider ve mallarını TBMM adına denetleme görevi vermektedir.

6085 sayılı Sayıştay Kanunu'nun ortaya koyduğu çerçevede ise kamu kaynaklarının etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun kullanılması; hesap verme sorumluluğu ve mali saydamlık temel ilkeler arasındadır.

( Kaynaklar:
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa / https://www.sayistay.gov.tr)

Buradan kritik bir sonuca ulaşabiliriz:

Türkiye'nin meselesi yalnızca daha fazla kural yazmak değil, var olan kuralları kişilerden ve dönemlerden bağımsız çalıştırabilmektir.

Devlet ahlakının kurumsal karşılığı budur.

LİYAKAT YALNIZCA AHLAK DEĞİL, MİLLÎ KALKINMA POLİTİKASIDIR

Devlet yönetiminin bir başka temel ilkesi liyakattir.

Fakat liyakati yalnızca işe alım meselesi olarak görmek kavramı küçültür.

Liyakat;

devlet kapasitesidir.

Anayasa'nın 70. maddesi kamu hizmetine girişte şu temel ölçüyü koymaktadır:

“Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”

(Kaynak: https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa)

Aslında liyakatin bütün felsefesi bu birkaç kelimede bulunmaktadır:

Görevin gerektirdiği nitelik.

OECD'nin kamu bütünlüğü yaklaşımı da liyakate dayalı profesyonel kamu hizmetini iyi yönetişin temel unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Yeteneğin, becerinin, deneyimin ve yetkinliğin esas alınması; kayırmacılık, nepotizm ve uygunsuz müdahale risklerinin azaltılması kamu bütünlüğünün vazgeçilmez parçaları arasında görülmektedir.

(Kaynak: https://www.oecd.org/en/publications/oecd-public-integrity-handbook_ac8ed8e8-en.html)

Bir ülkenin en yetenekli mühendisini, bilim insanını, hukukçusunu, öğretmenini, hekimini, diplomatını veya kamu yöneticisini doğru yerde değerlendirememesi yalnızca o kişiye yapılmış haksızlık değildir.

Milletin yetiştirdiği insan kaynağının israfıdır.

  1. yüzyılda ülkeler yalnızca petrol, doğal gaz, maden veya sermaye rezervleriyle rekabet etmiyor.

Asıl büyük rekabetlerden biri insan niteliği ve kurumsal kapasite üzerinden gerçekleşiyor.

Bu nedenle liyakat yalnızca ahlaki bir tercih değildir.

Liyakat, millî kalkınma politikasıdır.

GÜÇLÜ DEVLET İLE HUKUK DEVLETİ ARASINDA TERCİH YAPMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

Türkiye'deki bazı tartışmalarda güçlü devlet ile demokratik, denetlenebilir ve kurallara bağlı devlet birbirinin alternatifiymiş gibi sunulabiliyor.

Oysa böyle bir zorunluluk yoktur.

Dünya Bankası'nın Worldwide Governance Indicators yaklaşımında yönetişim; hükûmetlerin seçilmesi ve denetlenmesi, kamu politikalarını etkili biçimde oluşturup uygulama kapasitesi ve ekonomik-toplumsal ilişkileri düzenleyen kurumların niteliği üzerinden değerlendirilmektedir.

Çerçevede;

söz hakkı ve hesap verebilirlik, siyasi istikrar, hükûmet etkinliği, düzenleyici kalite, hukukun üstünlüğü ve yolsuzluğun kontrolü

gibi boyutlar birlikte ele alınmaktadır.

(Kaynak: https://www.worldbank.org/en/publication/worldwide-governance-indicators)

Buradan önemli bir sonuç çıkıyor:

Kurumsal devlet ile güçlü devlet birbirinin rakibi değildir.

Aksine;

güçlü kurumlar, güçlü devletin altyapısıdır.

GEÇMİŞİN KAMPLARINDAN GELECEĞİN ORTAK AKLINA

Türkiye uzun yıllar boyunca farklı karşıtlıklar üzerinden siyaset yaptı.

Merkez-çevre... Gelenekçi-modern... Muhafazakâr-laik... Sağ-sol... Devletçi-liberal... Yerel-küresel...

Bunların her birinin tarihsel ve sosyolojik karşılığı vardır.

Bunları yok sayamayız.

Fakat 21. yüzyıl Türkiye'sinin meseleleri bu eski karşıtlıkların sınırlarını çoktan aşmıştır.

Yapay zekâ üretim biçimlerini değiştiriyor.

Enerji dönüşümü hızlanıyor.

Dünya ekonomisinin ağırlık merkezleri yeniden şekilleniyor.

İklim değişikliği tarımı, su kaynaklarını ve şehirleri dönüştürüyor.

Nitelikli insan için küresel rekabet büyüyor.

Dijital egemenlik, veri güvenliği, biyoteknoloji, savunma teknolojileri, kritik hammaddeler ve tedarik zincirleri devletlerin geleceğini belirleyen stratejik alanlara dönüşüyor.

Böyle bir dünyada Türkiye'nin enerjisinin önemli bölümünü geçmişin kamplaşmalarını yeniden üretmeye harcaması, yalnızca siyasi bir tercih değildir.

Aynı zamanda tarihsel bir fırsat maliyetidir.

Türkiye'nin yeni bir merkeze ihtiyacı var.

Fakat sözünü ettiğim merkez, siyasi yelpazenin ortasına yerleştirilecek yeni bir parti veya yeni bir ideoloji değildir.

Sözünü ettiğim;

ortak aklın merkezidir.

Hukukun... Bilimin... Liyakatin... Adaletin... Üretimin...

Ve hepsinin üzerinde ortak geleceğin merkezi.

“KİM KAZANACAK?” DEĞİL, “TÜRKİYE NE KAZANACAK?”

Belki de siyasi dilimizdeki en büyük değişim, sorularımızı değiştirmekle başlayacaktır.

“Kim kazanacak?”

yerine,

“Türkiye ne kazanacak?”

“Kim yönetecek?”

yerine,

“Nasıl yönetileceğiz?”

“Bizimkiler mi, onlar mı?”

yerine,

“Hangi kurallar hepimiz için geçerli olacak?”

Çünkü büyük devletler yalnızca büyük projeler yapan devletler değildir.

Büyük devletler aynı zamanda vatandaşının yarın hangi kuralla karşılaşacağını bildiği devletlerdir.

Yatırımcının hukuka güvenebildiği...

Gencin başarısının karşılığını alacağına inanabildiği...

Bilim insanının düşüncesini özgürce ifade edebildiği...

Girişimcinin siyasi yakınlık aramadan rekabet edebildiği...

Kamu görevlisinin hukuk dışı talep karşısında mevzuata dayanabildiği...

Gazetecinin soru sorabildiği...

Yargıcın karar verirken hukukun dışındaki güçleri düşünmek zorunda kalmadığı...

Ve seçim kaybedenin devlet karşısında hukukunu kaybetmediğini bildiği devletlerdir.

Anayasa'nın 125. maddesindeki;

“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”

ilkesi, hukuk devletinin tam da bu yönüne işaret etmektedir.

(Kaynak: https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa)

BÜYÜK VE GÜÇLÜ TÜRKİYE'YE GİDEN YOL

Rubil Gökdemir'in Pazar Yazıları'ndaki değerlendirmesinden hareketle başladığımız düşünce bizi böylece güncel tartışmaların çok ötesinde bir noktaya getiriyor.

Türkiye'nin meselesi yalnızca bugünkü ekonomik sorunları aşmak değildir.

Yalnızca yeni bir siyasi dönem başlatmak değildir.

Yalnızca iktidar-muhalefet dengesini değiştirmek de değildir.

Bunların hepsi demokratik hayatın doğal parçalarıdır.

Fakat bunların üzerinde daha büyük bir mesele vardır:

Türkiye, iktidarlar değişirken temel devlet ilkelerinin değişmediği bir yönetim kültürü oluşturabilecek midir?

Bunu başarabilirsek siyasal rekabet bir varlık-yokluk mücadelesi olmaktan çıkmaya başlar.

Çünkü iktidarı kaybeden hukukunu kaybetmeyeceğini bilir.

İktidarı kazanan ise devlete sahip olmadığını; yalnızca belirli bir süre için onu yönetme sorumluluğunu üstlendiğini bilir.

İşte toplumsal barışın en önemli güvencelerinden biri burada doğar:

İnsanların devleti ele geçirmek için değil, devleti daha iyi yönetmek için yarıştığı bir Türkiye...

Kaybedenin korkmadığı...

Kazananın her şeyi kendisine ait görmediği...

Devletin kişilere göre şekillenmediği, kişilerin devletin hukukuna tabi olduğu...

Ve hiçbir yurttaşın kendisini bu ülkenin ötekisi olarak görmek zorunda kalmadığı bir Türkiye...

Büyük ve güçlü Türkiye'yi yalnızca daha fazla yol, daha büyük bina, daha yüksek millî gelir, daha gelişmiş teknoloji veya daha güçlü savunma kapasitesiyle tanımlamak eksik kalacaktır.

Bunların tamamı önemlidir.

Fakat bunları kalıcı kılacak olan kurumların kalitesi, insanın niteliği ve toplumun devlete duyduğu güvendir.

O hâlde şimdi daha zor bir soruya geçmeliyiz:

Türkiye'yi kimin yöneteceğinden bağımsız olarak hepimizin üzerinde uzlaşabileceği temel devlet değerleri nelerdir?

Akıl mı? Bilim mi? Hukuk mu? Demokrasi mi? Adalet mi? Liyakat mi? Ahlak mı? Şeffaflık mı? Hesap verebilirlik mi?

Kanaatimce cevap bunlardan herhangi birini seçmek değildir.

Asıl mesele;

bunların tamamını birbirinden ayrılmaz bir devlet ve toplum anlayışının parçaları hâline getirebilmektir.

Çünkü geleceğin büyük ve güçlü Türkiye'si, bir kesimin diğerine galip gelmesiyle kurulmayacaktır.

Geçmişin rövanşlarını yeni kuşaklara miras bırakarak da kurulmayacaktır.

Geleceğin Türkiye'si; farklılıklarımızı koruyarak müştereklerimizi büyütebildiğimiz ölçüde kurulacaktır.

Ve belki artık şu cümleyi ortak başlangıç noktamız yapmanın zamanı gelmiştir:

Devlet hiçbirimizin değilse hepimizindir; hepimizin ise hiç kimsenin imtiyaz alanı olamaz.

Türkiye'nin önündeki büyük mesele artık yalnızca iktidarı kazanmak değil, geleceği birlikte kazanabilmektir.


YARIN: GELECEĞİN TÜRKİYE'Sİ – II

TÜRKİYE'NİN YENİ MUTABAKATI: AKIL, BİLİM, HUKUK, DEMOKRASİ VE ADALET

Bir ülkenin ortak değerleri, herkesin aynı düşünmesini mi gerektirir? Yoksa gerçek toplumsal mutabakat, birbirinden farklı insanların ve siyasi düşüncelerin, hiç kimsenin ihlal edemeyeceği ortak yönetim ilkelerinde buluşabilmesi midir?

Yarın, “Büyük ve Güçlü Türkiye Uzlaşısı”nın üzerinde yükselebileceği temel değerleri konuşacağız.


Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı Köşe Yazarı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

KAYNAKLAR VE İLERİ OKUMA

T.C. Anayasası – Anayasa Mahkemesi
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa

T.C. Sayıştay Başkanlığı
https://www.sayistay.gov.tr

Şerif Mardin, “Center-Periphery Relations: A Key to Turkish Politics?”, Daedalus, 1973
https://www.jstor.org/stable/20024114

Mehmet Zakir Sarıkaya, “Osmanlı Devleti'nde Yeni Bir Yapılanma: Tanzimat Fermanı”, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi
https://dergipark.org.tr/tr/pub/dtcfdergisi/article/1345248

Stanford J. Shaw – Ezel Kural Shaw, “The Era of Modern Reform: The Tanzimat, 1839–1876”, Cambridge University Press
https://www.cambridge.org/core/books/abs/history-of-the-ottoman-empire-and-modern-turkey/era-of-modern-reform-the-tanzimat-18391876/E8ED362843054F6484972A5DB866FB2E

OECD, Public Integrity Handbook
https://www.oecd.org/en/publications/oecd-public-integrity-handbook_ac8ed8e8-en.html

World Bank, Worldwide Governance Indicators
https://www.worldbank.org/en/publication/worldwide-governance-indicators

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)