Yeni Dünya Düzeni ve Tahran Paradoksu: Realpolitik’in Sessiz Zaferi
Kıymetli okurlarımız,
Uluslararası sistemin kırılgan dengeleri, tarihin alışıldık akışını yeniden şekillendirirken, Orta Doğu bir kez daha küresel siyasetin merkez üssü haline gelmiştir. Bugün karşımızda duran tabloyu doğru okuyabilmek için sloganların ötesine geçmek, hamasetin sis perdesini aralamak, yalın ve çıplak gerçeklikle yüzleşmek zorundayız. Zira dünya siyaseti, duygularla değil çıkarlarla; ideallerle değil zorunluluklarla yürümektedir.
Uzun yıllardır akademik platformlarda dile getirilen, altı çizilen bir hakikat vardır: Jeopolitik boşluk kabul etmez; stratejik değeri olan her aktör, er ya da geç yeniden masaya davet edilir. Bugün İran örneğinde olduğu gibi bu gerçeğin tezahürünü görmekteyiz.
Düne kadar uluslararası sistemin dışına itilmeye çalışılan Tahran yönetimi, bugün aynı aktörler tarafından yeniden muhatap alınmakta; hatta bazı durumlarda belirleyici bir konuma taşınmaktadır. Bu dönüşüm, yüzeysel analizlerle açıklanamayacak kadar derin ve çok katmanlıdır.
Kıymetli dostlar,
Uluslararası ilişkilerde kalıcı dostluklar ya da düşmanlıklar yoktur; kalıcı olan yalnızca çıkarların kendisidir. Bugün İran’a yönelik yaklaşımın değişmesinin temelinde de bu değişmez ilke yatmaktadır.
Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden bir aktörün, küresel enerji güvenliği üzerinde ne denli kritik bir rol oynadığını izah etmeye dahi gerek yoktur. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının, yaklaşık %20’sinin geçtiği bu dar su yolu, sadece bölgesel değil, küresel ekonominin de can damarı durumundadır. Dolayısıyla bu hattın güvenliği, ideolojik tercihlerden bağımsız olarak tüm büyük ekonomiler için bir “varoluş meselesi” haline gelmiştir.
Bugün İspanya’nın diplomatik temsilciliğini yeniden açması, Fransa’nın İran’sız bir Hürmüz güvenliğinin mümkün olmadığını açıkça dile getirmesi ve Güney Kore’nin yaptırım baskısına rağmen Tahran ile temas kurma iradesi göstermesi; aslında tek bir gerçeğin farklı yansımalarıdır: Enerji güvenliği, ideolojik pozisyonları aşan bir zorunluluktur.
Bu noktada İran’ın yürüttüğü stratejiyi de doğru okumak gerekir. Tahran yönetimi, askeri güçten ziyade jeopolitik kaldıraçlarını etkin kullanarak kendisini “vazgeçilmez aktör” konumuna taşımıştır. Bu, klasik güç projeksiyonundan ziyade akıllı güç kullanımının bir örneğidir.
Değerli okurlar,
Uluslararası sistemde liderlerin politikaları çoğu zaman kırılma anları yaratır. Ancak esas belirleyici olan, bu politikaların sahadaki gerçeklikle ne ölçüde örtüştüğüdür.
ABD’nin sert yaptırım politikası, kısa vadede baskı unsuru yaratmış olabilir; ancak uzun vadede İran’ı sistem dışına itmek yerine, onu daha dirençli ve daha stratejik bir aktöre dönüştürmüştür. Bugün gelinen noktada Washington yönetimi dahi, sahadaki gerçeklik ile masa başındaki söylem arasındaki uyumsuzluğu görmek zorunda kalmıştır.
İran’ın, müzakere süreçlerinde kendi şartlarını masaya koyabilmesi ve bu şartların belirli ölçülerde kabul görmesi, sadece diplomatik bir başarı değil; aynı zamanda jeopolitik bir meşruiyet kazanımıdır.
Bu süreçte dikkat çeken bir diğer husus ise İsrail merkezli baskı politikalarının etkisini giderek kaybetmesidir. Çünkü küresel sistem, kriz yönetiminde ideolojik saflaşmalardan ziyade istikrar üretme kapasitesine odaklanmaktadır.
Aziz okuyucularımız,
Bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin konumunu yeniden değerlendirmesi bir tercih değil, bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Değişen güç dengeleri, bölgesel aktörlere hem fırsatlar hem de riskler sunarken, Türkiye bu süreçte edilgen değil, aktif bir politika izlediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Türkiye; coğrafi konumu, enerji hatları üzerindeki stratejik rolü ve tarihsel birikimi sayesinde bu yeni denklemde yön belirleyen aktörlerden biri haline gelmiştir. Nitekim izlenen çok boyutlu, rasyonel ve proaktif dış politika, ülkenin yalnızca gelişmelere uyum sağlayan değil, aynı zamanda onları şekillendiren bir güç olduğunu göstermektedir.
Unutulmamalıdır ki: Devlet aklı, konjonktüre teslim olmak değil; konjonktürü yönlendirebilecek esnekliği ve vizyonu ortaya koyabilmektir.
Sonuç ve Değerlendirme
Bugün İran üzerinden şekillenen bu yeni jeopolitik tablo, aslında çok daha geniş bir dönüşümün habercisidir. Küresel sistem, tek kutuplu yapıdan çok aktörlü ve daha karmaşık bir dengeye evrilmektedir.
Bu yeni düzende:
- İdeolojik söylemler geri plana itilmekte,
- Ekonomik ve enerji temelli çıkarlar ön plana çıkmakta,
- Bölgesel aktörler küresel sistemde daha belirleyici roller üstlenmektedir.
İran’ın yaşadığı dönüşüm, bu sürecin en somut örneklerinden biridir. Yaptırımlarla izole edilmeye çalışılan bir ülkenin, stratejik sabır ve doğru hamlelerle yeniden sistemin merkezine yaklaşması, uluslararası ilişkiler literatüründe dikkatle incelenmesi gereken bir vakadır.
Türkiye açısından ise çıkarılması gereken ders açıktır: Yeni dünya düzeni, eski reflekslerle okunamaz.
Bilgiye dayalı analiz, stratejik öngörü ve milli çıkar odaklı politika üretimi; bu dönemin vazgeçilmez unsurlarıdır. Aksi takdirde, değişen dengelerin dışında kalmak kaçınılmaz olacaktır.
Netice itibarıyla şunu ifade etmek isterim ki: Geleceğin dünyasında kazananlar, en yüksek sesi çıkaranlar değil; en doğru stratejiyi kuranlar olacaktır.
Kalın sağlıcakla, akılla ve firasetle…
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM-Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP