Akıl, Bilim ve Coğrafyanın Kaderi: Maziden İstikbale Bir Muhasebe, İslam Dünyası Neden Bilimde Geri Kaldı?
Kıymetli okurlarımız,
Bugün sizlerle, tarihin derinliklerinden günümüzün çetin gerçeklerine uzanan, hem muhasebe hem de istikamet tayini içeren bir düşünce yolculuğuna çıkmak istiyorum. Zihinlerimizi meşgul eden ve çoğu zaman yüzeysel cevaplarla geçiştirilen o temel soruyu yeniden, fakat bu kez serinkanlı ve analitik bir bakışla ele alalım: “İslam dünyası neden bilimde geri kaldı?”
Bu soruya verilecek sağlıklı bir cevap, ideolojik kabullerin ötesine geçmeyi ve tarihi bir veri seti olarak okumayı gerektirir. Zira tarih, kanaatlerin değil, hakikatin en güvenilir şahididir.
Öncelikle teslim edilmesi gereken açık bir gerçek vardır: 8. ile 13. yüzyıllar arasında İslam medeniyeti, insanlık tarihinin en parlak bilimsel dönemlerinden birine öncülük etmiştir. Avrupa’nın karanlık bir entelektüel durgunluk yaşadığı bu dönemde, İslam dünyası sistematik bilgi üretiminin merkezi hâline gelmiştir. Bu yükseliş ne tesadüfîdir ne de geçicidir. Beytülhikme gibi ilim merkezleri, Antik Yunan mirasını sadece tercüme etmekle yetinmemiş; onu eleştirel süzgeçten geçirerek yeni bir metodolojiyle zenginleştirmiştir.
Nitekim modern bilimin temel taşlarına baktığımızda bu birikimin izlerini açıkça görmek mümkündür. Tıpta İbn-i Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıbb’ı, matematikte El-Harezmi’nin cebiri, optikte İbn-i Heysem’in deneysel yaklaşımı ve El-Biruni’nin gözleme dayalı bilim anlayışı, yalnızca kendi çağlarını değil, sonraki medeniyetleri de derinden etkilemiştir. Şayet mesele genetik ya da inanç temelli bir yetersizlik olsaydı, bu isimlerin insanlık tarihine yön vermesi mümkün olmazdı.
Peki, bu büyük bilimsel ivme neden kesintiye uğradı? Bu sorunun cevabı tek boyutlu değildir; aksine çok katmanlı bir yapısal çözülmeye işaret eder.
İlk olarak, siyasi ve fiziksel yıkımların etkisini göz ardı edemeyiz. 1258 yılında Bağdat’ın Moğollar tarafından işgali, yalnızca bir şehrin düşüşü değil; aynı zamanda kütüphanelerin, arşivlerin ve asırlık birikimin yok olması anlamına geliyordu. Bu, kurumsal hafızanın dramatik bir şekilde silinmesiydi.
İkinci olarak, ekonomik dengelerdeki değişim belirleyici olmuştur. Coğrafi keşiflerle birlikte ticaret yollarının yön değiştirmesi, İslam coğrafyasını ekonomik açıdan zayıflatmış; bilimsel faaliyetlerin en önemli dayanağı olan finansman kaynaklarını daraltmıştır. Zira bilim, ancak sürdürülebilir bir ekonomik altyapı ile gelişebilir.
Üçüncü ve belki de en kritik unsur ise zihniyet dönüşümüdür. Eleştirel düşüncenin ve felsefi sorgulamanın yerini giderek daha içe kapanık ve gelenekçi yaklaşımların alması, bilimsel merakın zayıflamasına neden olmuştur. Gazali sonrası dönemde felsefeye yönelik bakışın değişmesi, bu dönüşümün sembolik bir kırılma noktası olarak değerlendirilebilir.
Günümüze geldiğimizde, Ar-Ge harcamaları, patent üretimi ve üniversite performansları gibi göstergeler, İslam dünyasının arzu edilen seviyede olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak burada hayati bir ayrım yapmak gerekir: “İslam dünyası” ile “birey olarak Müslüman” aynı kategoride değerlendirilemez. Aziz Sancar’ın Nobel ödülü, Feza Gürsey’in teorik fizikteki katkıları, bireysel potansiyelin ne denli yüksek olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum, sorunun insan kaynağında değil; bu kaynağı besleyecek sistem, özgürlük ortamı ve liyakat yapısında olduğunu ortaya koymaktadır.
Artık geçmişin ihtişamıyla avunma ya da sadece eleştiri üretme dönemi geride kalmalıdır. Eğer yeniden bilimde öncü olmak istiyorsak, somut ve kararlı adımlar atmak zorundayız.
Her şeyden önce eğitim sisteminde köklü bir dönüşüm gereklidir. Ezbere dayalı yapı, sorgulayan bireyler değil; itaat eden kadrolar üretir. Oysa bilim, hata yapmaktan korkmayan ve soru sormayı alışkanlık hâline getirmiş zihinlerin ürünüdür.
Bununla birlikte, güçlü bir finansal irade şarttır. Milli gelirin en az %3’ünün Ar-Ge’ye ayrılması, bilimsel üretimin sürdürülebilirliği açısından kritik bir eşiktir. Bilim, kısa vadeli siyasi hesaplara kurban edilemeyecek kadar stratejik bir alandır.
Akademik özgürlük ve liyakat ise vazgeçilmez iki temel ilkedir. Fikirlerin baskı altında olduğu, eleştirinin cezalandırıldığı ve akrabalık ilişkilerinin liyakatin önüne geçtiği bir ortamda bilimsel ilerleme beklemek gerçekçi değildir. Bilim insanının ihtiyaç duyduğu şey imtiyaz değil, özgürlüktür.
Son olarak, stratejik odaklanma büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin savunma sanayinde elde ettiği başarılar ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nin “Hope” Mars görevi, doğru hedeflere odaklanıldığında önemli mesafeler kat edilebileceğini göstermektedir. Yapay zekâ, biyoteknoloji ve uzay teknolojileri, yeni dönemin belirleyici alanları olarak önümüzde durmaktadır.
Kıymetli okuyucularımız,
İslam ile bilimin birbirine zıt olduğu yönündeki iddialar tarihsel gerçeklikle örtüşmemektedir. Mesele bir inanç meselesi değil; yöntem, sistem ve medeniyet tasavvuru meselesidir. Aklı merkeze alan, liyakati esas kabul eden ve araştırmayı teşvik eden bir anlayış yeniden hâkim kılınabildiği takdirde, coğrafyanın kaderi de yeniden yazılabilir.
Sonuç ve Değerlendirme
Netice itibarıyla, İslam dünyasının bilimsel serüveni tek boyutlu bir “geri kalmışlık” anlatısına indirgenemeyecek kadar derin ve çok katmanlıdır. Tarihsel veriler açıkça göstermektedir ki; aynı coğrafya ve aynı inanç zemini, bir dönem insanlık tarihinin en parlak bilimsel atılımlarına öncülük edebilmiştir. Bu gerçek, sorunun özünün ne inançta ne de insan kaynağında olduğunu; aksine kurumsal yapı, zihniyet dünyası, ekonomik kapasite ve özgürlük ortamı gibi belirleyici unsurlarda düğümlendiğini ortaya koymaktadır.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken, geçmişin ihtişamına nostaljik bir hayranlık duymak ya da mevcut tabloyu edilgen bir kabullenişle karşılamak değildir. Asıl ihtiyaç, tarihsel tecrübeden ders çıkararak geleceği inşa edecek rasyonel ve sürdürülebilir politikalar geliştirmektir. Eğitimden Ar-Ge yatırımlarına, akademik özgürlükten liyakat esaslı kurumsallaşmaya kadar uzanan geniş bir reform perspektifi, bu sürecin temelini oluşturmalıdır.
Unutulmamalıdır ki bilimsel ilerleme, tesadüflerin değil; sistemli çabanın, özgür düşüncenin ve kararlı vizyonun ürünüdür. Bireysel başarı örnekleri, potansiyelin hâlen var olduğunu açıkça göstermektedir. Bu potansiyelin kurumsal ve toplumsal düzeyde açığa çıkarılması ise ancak bilimsel aklın rehberliğinde mümkündür.
Son tahlilde; aklı önceleyen, eleştirel düşünceyi teşvik eden ve liyakati esas alan bir medeniyet tasavvuru yeniden inşa edilebildiği ölçüde, coğrafyanın kaderi de değişecektir. Gelecek, onu planlayan ve inşa etme iradesi gösteren toplumların olacaktır.
Unutmayalım!, ona bakma cesaretini gösterenler için her zaman bir yol haritasıdır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP