YAZARLAR

28 Ağustos 2026 Cuma, 00:00

Vizesiz Avrupa’nın Önündeki Altı Kilit Kriter ve Türkiye’nin Stratejik Sınavı

Avrupa kapısında son altı engel: Türkiye için mesele yalnızca vize değil, hukuk, güvenlik, diplomasi ve stratejik ortaklık meselesi

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerde yıllardır değişmeyen başlıklardan biri “Vizesiz Avrupa” hedefidir. 2013 yılında başlatılan Vize Serbestisi Diyaloğu kapsamında belirlenen 72 kriterin 66’sının tamamlandığı, geriye ise altı kritik başlığın kaldığı belirtilmektedir. Ancak bu son altı kriter, diğerlerinden farklı bir karakter taşımaktadır.

Çünkü mesele artık yalnızca birkaç teknik düzenlemenin yapılmasından ibaret değildir. Geride kalan altı başlık;

 1. Terörle mücadele mevzuatı,
 2.   Kişisel verilerin korunması,
 3.  Yolsuzlukla mücadele ve etik standartlar,
 4.   Europol ile operasyonel iş birliği,
 5.   Adli iş birliği
 6. Geri kabul anlaşması’nın uygulanması

gibi Türkiye’nin güvenlik anlayışını, hukuk sistemini, kurumsal şeffaflığını ve dış politika tercihlerini doğrudan ilgilendiren alanlardan oluşmaktadır.

Dolayısıyla önümüzdeki soru şudur: Türkiye bu altı kilidi nasıl açacaktır?

Daha önemlisi, bu kilitleri açarken kendi güvenlik ve egemenlik hassasiyetlerini koruyabilecek midir?

Altı kriter, aslında üç büyük sınav

Konuyu biraz daha derinlemesine incelediğimizde, geriye kalan altı kriterin üç ana eksende toplandığını görüyoruz: Güvenlik-özgürlük dengesi, kurumsal şeffaflık ve yüksek diplomasi.  İşte meselenin gerçek ağırlığı da burada ortaya çıkmaktadır.

1. Terörle Mücadele Kanunu: Güvenlik mi, özgürlük mü?

İlk ve belki de en çetin başlık, Terörle Mücadele Kanunu’nun revizyonudur.

AB, terör tanımının şiddet ve şiddet tehdidini merkeze alan daha dar bir çerçevede ele alınmasını ve ifade özgürlüğünün daha güçlü biçimde korunmasını istemektedir. Türkiye ise içinde bulunduğu coğrafyanın güvenlik şartları nedeniyle daha geniş bir terör tanımını gerekli görmektedir.

Burada aslında klasik bir ikilemle karşı karşıyayız: Güvenlik mi, özgürlük mü?

Oysa çağdaş hukuk devletinin başarısı, bu iki kavramdan birini diğerine feda etmekte değil, ikisini aynı anda koruyabilmektedir.

Bu nedenle çözüm, güvenlik mimarisini zayıflatmadan ifade, basın ve eleştiri özgürlüğünü güvence altına alan ikincil mevzuat ve içtihat düzenlemelerinde aranabilir. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve AİHM içtihatları arasında daha güçlü bir uyum sağlanması, önemli bir açılım sağlayabilir.

2. KVKK: Dijital çağın görünmeyen vize kapısı

İkinci kritik başlık, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun AB standartlarıyla uyumudur.

Bugün kişisel veri yalnızca bireyin mahremiyeti meselesi değildir. Aynı zamanda uluslararası ticaretin, dijital ekonominin, güvenlik iş birliğinin ve sınır ötesi bilgi paylaşımının temel unsurlarından biridir.

Türkiye’de kolluk ve istihbarat birimlerine tanınan bazı veri muafiyetlerinin AB'nin GDPR yaklaşımıyla tam olarak örtüşmemesi, sürecin önündeki önemli sorunlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Burada Türkiye açısından en rasyonel seçenek, güvenlik alanındaki muafiyetleri bütünüyle ortadan kaldırmak değil; bu alanları bağımsız ve özel yetkili bir denetim mekanizmasının gözetimine almaktır. Başka bir ifadeyle: Güvenlikten vazgeçmeden denetimi güçlendirmek. 

Bu hibrit model hem ulusal güvenlik ihtiyacını koruyabilir hem de AB'nin bağımsız denetim beklentisine cevap verebilir.

3. Yolsuzlukla mücadele: Vize masasından yatırım masasına

Üçüncü başlık, yolsuzlukla mücadele ve GRECO tavsiyeleridir. İlk bakışta bunun vize serbestisiyle doğrudan bağlantısı sorgulanabilir. Ancak aslında bağlantı oldukça güçlüdür. Çünkü şeffaflık yalnızca Brüksel'in istediği bir kriter değildir. Şeffaflık, ekonomik güvenin temelidir.

Siyasetin finansmanından kamu ihalelerine, kamu görevlilerinin etik kurallarından hesap verebilirliğe kadar uzanan güçlü bir şeffaflık sistemi, Türkiye'nin yatırım ortamını doğrudan etkiler.

Nitelikli doğrudan yabancı sermayenin ülkeye gelmesi, kurumsal güvenin artması ve ülke risk priminin düşmesi açısından da bu alan kritik önem taşımaktadır. Dolayısıyla “Siyasi Etik Yasası” gibi düzenlemeler yalnızca Avrupa Birliği'ne verilen bir taviz olarak görülmemelidir. Bu, Türkiye'nin kendi ekonomik geleceğine yaptığı bir yatırımdır.

4. Europol: Güvenlik iş birliğinin dijital ayağı

Dördüncü başlık Europol ile operasyonel iş birliğidir.

Türkiye ile AB arasında güvenlik alanında iş birliği bulunmasına rağmen operasyonel düzeyde veri paylaşımının önündeki temel engellerden biri, kişisel verilerin korunmasına ilişkin standartlardır. Burada dikkat çekici olan, iki kriterin birbirinden bağımsız olmamasıdır.

KVKK çözülmeden Europol sorununun çözülmesi de zorlaşmaktadır.

Bu nedenle vize serbestisi kriterlerini tek tek ve birbirinden bağımsız dosyalar olarak ele almak yerine, birbirine bağlı bir sistem olarak değerlendirmek gerekmektedir.

Organize suç, terör, siber suç ve düzensiz göç gibi sınır aşan tehditlerle mücadelede ülkelerin birbirleriyle veri paylaşması artık bir tercih değil, güvenlik mimarisinin zorunlu bir parçasıdır.

5. Adli iş birliği ve Kıbrıs düğümü

Beşinci başlık ise teknik görünmesine rağmen doğrudan yüksek siyasetin alanına girmektedir.

AB, Türkiye'nin 27 üye ülkenin tamamıyla suçluların iadesi ve adli yardımlaşma alanlarında iş birliği yapmasını istemektedir. Türkiye ise Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanımadığı için doğrudan adli iş birliği konusunda siyasi ve hukuki çekinceler taşımaktadır. Burada sorun artık yalnızca hukuk değildir.

Kıbrıs sorunu, Avrupa hukukunun içine taşınmış bir dış politika problemidir.

Bu nedenle çözümün de klasik bürokratik yöntemlerle bulunması kolay görünmemektedir. Dolaylı ve teknik bir mekanizma; örneğin üçüncü taraflar üzerinden yürütülebilecek adli yardımlaşma protokolleri, tarafların siyasi pozisyonlarını değiştirmeden pratik iş birliğinin önünü açabilir. Kaynak metinde bu kapsamda Lahey Adalet Divanı veya Interpol üzerinden teknik bir protokol seçeneği önerilmektedir.

6. Geri Kabul Anlaşması: Türkiye göç tampon bölgesi mi olacak?

Altıncı ve en hassas başlıklardan biri ise Geri Kabul Anlaşması'nın tam uygulanmasıdır.

2013 yılında imzalanan ve 18 Mart 2016 Mutabakatı ile pekiştirilen düzenleme kapsamında, Türkiye üzerinden AB ülkelerine yasa dışı geçen üçüncü ülke vatandaşlarının Türkiye tarafından geri alınması öngörülmüştür. Türkiye ise vize serbestisi sağlanmadığı gerekçesiyle üçüncü ülke vatandaşlarına ilişkin bazı hükümleri askıda tutmaktadır.

İşte burada Türkiye'nin pazarlık gücü ortaya çıkmaktadır.

Ankara açısından temel soru şudur: Türkiye, vatandaşlarına vizesiz Avrupa imkânı verilmeden Avrupa'nın göç yönetiminin fiili tampon ülkesi haline mi gelecektir?

Bu nedenle “önce geri kabul, sonra vize” yaklaşımı Türkiye açısından ciddi bir stratejik pazarlık sorunu oluşturmaktadır.

Çözüm ise “ya hep ya hiç” anlayışından çıkmaktadır.

İş insanları, akademisyenler ve öğrenciler için kademeli vize kolaylığı veya muafiyet başlatılırken, Türkiye'nin Geri Kabul Anlaşması'nı da aşamalı biçimde uygulamaya koyması bir eşzamanlı yol haritası oluşturabilir.

Mesele aslında vize değildir.

Bütün bu başlıkları yan yana koyduğumuzda önemli bir gerçek ortaya çıkmaktadır: Türkiye'nin vizesiz Avrupa hedefinin önündeki sorun, yalnızca teknik uyum sorunu değildir.

Bu sorun; güvenlik anlayışı, temel haklar, kişisel veriler, şeffaflık, dış politika, Kıbrıs meselesi ve göç yönetiminin kesiştiği çok katmanlı bir stratejik sorundur.

Brüksel “önce hukuk” derken Ankara haklı olarak “önce güvenlik” demektedir.

Bir taraf için mesele temel hak ve özgürlüklerin standartlaştırılmasıdır. Diğer taraf için ise terör, düzensiz göç ve bölgesel istikrarsızlıklarla çevrili bir coğrafyada devletin güvenlik kapasitesini korumasıdır. İşte gerçek müzakere masası tam da bu iki yaklaşımın kesiştiği noktadır.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye'nin önünde iki yanlış seçenek bulunmaktadır.

  • Birincisi, Avrupa ne istiyorsa koşulsuz yapalım anlayışıdır.
  • İkincisi ise Hiçbir konuda değişiklik yapmayalım yaklaşımıdır.

Oysa Türkiye'nin ihtiyacı olan üçüncü yoldur:Akılcı, reformist, egemenlik hassasiyetlerini koruyan ve kazan-kazan esasına dayanan bir diplomasi.

Terörle mücadelede güvenlik zafiyeti oluşturmadan ifade özgürlüğünü güçlendirmek; KVKK'da güvenlik ve bağımsız denetim arasında hibrit bir model kurmak; siyasi etik ve şeffaflığı güçlendirmek; Europol ile operasyonel veri paylaşımının önünü açmak; Kıbrıs kaynaklı adli iş birliği sorununda teknik formüller geliştirmek ve Geri Kabul Anlaşması ile vize kolaylığını eşzamanlı yürütmek bu stratejinin temel unsurları olabilir.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye’nin vizesiz Avrupa hedefi önündeki son altı kriter, yalnızca aşılması gereken bürokratik engeller değildir. Bu başlıklar; güvenlik, hukuk, temel haklar, şeffaflık, göç yönetimi ve dış politika alanlarında Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki yaklaşım farklılıklarının somutlaştığı temel konulardır.

Bu nedenle mesele, ne Avrupa’nın bütün taleplerini koşulsuz kabul etmek ne de mevcut sorunları görmezden gelmektir. Türkiye’nin ihtiyacı; ulusal güvenliğini ve egemenlik haklarını korurken hukuk ve kurumlarını güçlendiren, şeffaflığı artıran, reform iradesini ortaya koyan ve diplomatik pazarlık gücünü yükselten akılcı ve kademeli bir stratejidir.

Özellikle Geri Kabul Anlaşması ile vize kolaylığının birlikte yürütülmesi, KVKK ile Europol arasındaki iş birliğinin geliştirilmesi ve adli iş birliğinde teknik diplomasi kanallarının güçlendirilmesi, sürecin ilerlemesine katkı sağlayabilecek önemli adımlar olarak öne çıkmaktadır.

Ancak vizesiz Avrupa hedefini yalnızca seyahat kolaylığı olarak görmek de büyük bir eksiklik olur. Bu hedef; Türk vatandaşlarının hareket özgürlüğünün yanı sıra iş dünyasının Avrupa’daki rekabet gücünü, dijital ekonomiyi, yabancı yatırımları, Gümrük Birliği’nin geleceğini, göç yönetimini ve Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden şekillenmesini doğrudan etkileyebilecek stratejik bir konudur.

Geriye kalan altı kriter, aynı zamanda Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki güven açığının, jeopolitik öncelik farklılıklarının ve hukuk anlayışındaki ayrışmanın görüldüğü alanlardır. Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca “altı kriteri tamamlamak” değil; bu kriterleri Türkiye’nin güvenliğini, egemenliğini ve ekonomik çıkarlarını koruyarak Avrupa ile daha güçlü ve dengeli bir ortaklık kurmanın araçlarına dönüştürmektir.

Avrupa’nın kapısını açacak anahtar yalnızca Brüksel’in elinde değildir. Anahtarın bir ucu Ankara’da; diğer ucu ise Türkiye’nin kendi hukuk, demokrasi, şeffaflık ve diplomasi kapasitesindedir.

Türkiye’nin ihtiyacı ne kör bir Avrupa karşıtlığı ne de koşulsuz bir Avrupa teslimiyetidir. İhtiyaç duyulan; kendi çıkarlarını bilen, güvenliğini koruyan, hukuk ve kurumlarını güçlendiren, müzakere gücü yüksek ve Avrupa ile eşit ortaklık kurma iradesine sahip bir Türkiye’dir.

Sonuç olarak gerçek hedef yalnızca Vizesiz Avrupa değildir. Asıl hedef; güçlü Türkiye, güçlü Avrupa ve karşılıklı çıkarlar temelinde daha dengeli, güvene dayalı ve stratejik bir Türkiye-AB ortaklığı kurabilmektir. Çünkü kalıcı başarı, yalnızca sınırların daha kolay aşılmasıyla değil; hukukun, güvenin, ekonomik gücün ve karşılıklı saygının sınırları da aşmasıyla mümkün olacaktır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)