YAZARLAR

07 Şubat 2026 Cumartesi, 00:00

Teknik Öğretmenler ve Mühendislik Eğitimi: Etiket, İçerik ve Hakkaniyet Üzerine Bir Değerlendirme

Eğitim politikalarında sık yapılan bir hata, eğitimin fiilî içeriğini görmezden gelmek, yalnızca kâğıt üzerindeki etikete bakmaktır. Oysa eğitim, adıyla değil; süresi, müfredatı ve kazandırdığı yetkinliklerle anlam kazanır. Bugün teknik öğretmenler etrafında yürüyen tartışmanın düğüm noktası tam olarak buradadır: Alınan eğitimin içeriği mi esas alınacaktır, yoksa program sonunda yazan unvan mı?

Teknik öğretmenler, lise sonrası dört yıl süren yüksek teknik öğretim kapsamında eğitim almakta ve pek çok bölümde mühendislik programlarıyla aynı veya çok benzer dersleri tamamlamaktadır. Üstelik bu derslerin önemli bir kısmı, yoğun uygulama yüküyle yürütülmektedir. Buna rağmen, yalnızca öğretmenlik formasyonu bulunduğu için bu kişilere “eksik eğitim almış” muamelesi yapılması, bilimsel veya pedagojik ölçütlerle değil, unvan merkezli bir bakış açısıyla açıklanabilir.

Bir tamamlama programının adil olabilmesi için önce şu soruya cevap vermek gerekir: “Bu bireylerin mühendislik açısından hangi bilgi ve yetkinlikleri gerçekten eksiktir?” Eğer eksiklikler somut, ölçülebilir ve teknik olarak gösterilebilir nitelikteyse, tamamlama makul ve gereklidir. Ancak sorun, bire bir örtüşen derslerin, yalnızca “mühendis değilsin” varsayımıyla yeniden dayatılmasıdır. Bu durum bir telafi değil, tekrardır; zaman, emek ve kamusal kaynak israfıdır. “En az iki yarıyıl” gibi katı zorunluluklar, bireysel kazanımları yok sayan toplu bir cezalandırma hissi yaratmaktadır.

Öğretmenlik formasyonu teknik bilgi eksikliğini değil; pedagojik, iletişimsel ve uygulamaya dönük becerileri kazandırır. Teknik öğretmenler, mühendislik bilgisine ek olarak insanla çalışma, bilgiyi aktarabilme ve karmaşık uygulamaları sadeleştirme yetkinlikleri edinmiştir. Formasyon bir kusur değil, ek bir değerdir; buna rağmen bu nitelik, “eksik eğitim” gerekçesine dönüştürülmektedir ve bu, hakkaniyetle bağdaşmaz.

Eğitim politikaları çoğu zaman “herkese aynı kural” yaklaşımına sığınır; bu biçimsel eşitliktir. Oysa hukuk ve adalet, yalnızca eşitliği değil, hakkaniyeti de gözetir. Kim neyi zaten almıştır? Hangi kazanımlar fiilen mevcuttur? Gerçek eksiklik nerededir? Teknik öğretmenlerle alan dışı lisans veya iki yıllık önlisans mezunlarını aynı kategoriye koymak, eşitlik gibi görünse de aslında eşitsizlik üretir. Başlangıç noktaları ve kazanımlar farklıdır; aynı muameleyi farklı durumdakilere uygulamak, eşitsizliğin kendisidir.

Teknik öğretmenler, dört yıllık yüksek teknik eğitimlerini döneminin mevzuatına uygun olarak tamamlamış ve kazanılmış dersleri ile yetkinlikleri fiilen elde etmiştir. Devletin bir dönem yeterli saydığı bir eğitimi, sonradan yetersiz ilan etmek, kazanılmış hak ilkesini zedeler. İdarenin takdir yetkisi vardır; ancak keyfi olamaz, orantılı olmalı ve somut durumu dikkate almalıdır. Aynı dersleri yeniden aldıran, bireysel değerlendirmeyi dışlayan ve otomatik süre dayatan bir sistem, takdir yetkisinin aşımıdır.

Sonuç ve Değerlendirme

Bugün teknik öğretmenler meselesi, yeni bir hak talebi değil; fiilen kazanılmış eğitim ve yetkinliklerin tanınması problemidir. Teknik öğretmenler, dört yıl boyunca yüksek teknik eğitim almış, mühendislik müfredatına paralel dersleri tamamlamış ve yoğun uygulama deneyimi kazanmış kişilerdir. Buna ek olarak, pedagojik formasyon sayesinde bilgi aktarımı, insan ilişkileri ve karmaşık uygulamaları sadeleştirme yetkinlikleri geliştirmişlerdir. Tüm bu kazanımlar, yalnızca “öğretmen” unvanıyla değer yitirmemelidir.

Mevcut tamamlama programları, çoğu zaman bire bir derslerin tekrar alınmasını dayatmakta ve alınmış eğitim süresini göz ardı etmektedir. Bu uygulama, bireysel kazanımların dikkate alınmaması ve toplu bir cezalandırma hissi yaratması nedeniyle pedagojik açıdan da sorunludur. Öğretmenlik formasyonunun bir eksiklik değil, ek bir değer olduğu gerçeği, uygulamanın hakkaniyet ilkesiyle çeliştiğini açıkça göstermektedir.

Hukuki açıdan durum daha da kritiktir. Teknik öğretmenler, dönemlerinin mevzuatına uygun olarak tamamladıkları eğitimle kazanılmış hak sahibidir. Kazanılmış haklar, sonradan düzenlemelerle geri alınamaz ve idarenin takdir yetkisi bu hakları keyfi olarak sınırlayamaz. Mevcut tamamlama uygulamaları, bire bir derslerin yeniden alınmasını zorunlu kılarak hem takdir yetkisinin sınırlarını aşmakta hem de hukuki ölçülülük ilkesini ihlal etmektedir. Dolayısıyla bu durum, yalnızca pedagojik bir sorun değil; aynı zamanda hukuk açısından bir adaletsizliktir.

Eşitlik ve hakkaniyet bağlamında da çarpıcı bir çelişki söz konusudur. İdarenin “herkese aynı kuralı uygula” yaklaşımı, biçimsel eşitliği sağlasa da fiilî durumları ve kazanılmış yetkinlikleri görmezden gelmektedir. Teknik öğretmenlerle alan dışı lisans veya iki yıllık önlisans mezunlarını aynı kategoriye koymak, başlangıç noktaları ve kazanımlar farklı olduğu hâlde eşitlik gibi gösterilen bir eşitsizlik üretir. Hakkaniyet, bu nedenle eşitlikten önce gelmek zorundadır.

Sonuç olarak, eğitim politikaları ve idari uygulamalar şu temel ilkeler ışığında yeniden şekillenmelidir:

·        Kazanılmış Yetkinliklerin Tanınması: Alınmış dersler, tamamlanmış eğitim süreleri ve pedagojik formasyon, fiilen kazanılmış hak kapsamında değerlendirilmelidir.

·        Bireyselleştirilmiş Değerlendirme: Eksiklikler varsa, bunlar somut, ölçülebilir ve kişiye özgü olarak belirlenmeli; toplu ve otomatik cezalandırma uygulanmamalıdır.

·        Hakkaniyet ve Orantılılık: Eğitim ve idari kararlar yalnızca etikete değil, fiilî içeriğe ve kazanılmış yetkinliklere dayanmalıdır. Araçlar ve amaçlar arasında orantısızlık, takdir yetkisinin sınırlarının aşıldığını gösterir.

·        Pedagojik ve Hukuki Denge: Formasyonun ek değer olduğu göz ardı edilmemeli, hukuk ve eğitim ilkeleri arasında tutarlı bir denge sağlanmalıdır.

Kamuoyuna sorulması gereken temel soru şudur: Bir bireyin dört yıl boyunca aldığı eğitim, yaptığı projeler ve kazandığı yetkinlikler, sadece unvan farkı yüzünden değersiz mi sayılmalıdır? Eğer cevap hayır ise, eğitim politikaları ve idari uygulamalar hakkaniyete dayalı olarak yeniden şekillenmek zorundadır. Bu bağlamda, teknik öğretmenler meselesi, doğrudan eğitimde adalet, hukuki ölçülülük ve pedagojik aklın sınavıdır; şu ana kadar yapılan etikete dayalı uygulamalar ise bu sınavdan açıkça zayıf not almıştır.

Saygılarımla,

Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr

 

 

 

 

 

 

 

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)