Sol Yanın Ödediği Gizli Faturalar: "Hiçbir İyilik Cezasız Kalmaz!" Paradoksu
İnsanın bu dünyadaki en soylu yanıdır iyiye meyil etmek. Bir yarayı sarmak, bir düşene el uzatmak, bir karanlığa ışık olmak… Hepimiz içimizdeki o saf, bozulmamış nüveyi korumak için çabalar, iyiliğin şifa olduğuna inanırız. Ancak hayatın ve insan doğasının o girintili çıkıntılı patikalarında yol alırken, yolumuza aniden o soğuk, yüzümüze tokat gibi çarpan o meşhur cümle çıkar: "Hiçbir iyilik cezasız kalmaz!"
İlk duyulduğunda insanın duygularını aşındıran, içindeki umut tomurcuklarını solduran karamsar bir aforizma gibi durur bu söz. Bir nankörlük isyanı, bir küskünlük ifadesi gibi gelir kulağa. Fakat derinlerine indiğimizde, bu cümlenin aslında hayata dair ne kadar çıplak, ne kadar sarsıcı ve bir o kadar da acı bir gerçeğin anatomisini çıkardığını görürüz. Bu, bir vazgeçiş manifestosu değil, sol yanın-kalbin- ödediği görünmez bedellerin hüzünlü bir muhasebesidir.
İnsan ilişkilerinin en hüzünlü paradokslarından biri, iyiliğin zamanla rengini kaybetmesidir. Bir insana samimiyetle, hiçbir karşılık beklemeden uzattığınız o şefkat eli, zaman geçtikçe karşı tarafın gözünde bir lütuf olmaktan çıkıp sessizce "beklenen bir göreve" dönüşüverir. Ruhunuzdan cımbızla kopararak verdiğiniz o emek, artık sizin mecburiyetinizmiş gibi algılanmaya başlar.
Öyle bir an gelir ki, yorulduğunuzda, tükendiğinizde veya sadece kendi sınırlarınızı korumak için o yardımı esirgediğinizde, daha önce yaptığınız yüzlerce iyilik tek bir kalemde silinir. Dünyanın en kötü insanı ilan edilirsiniz. İşte o an ödediğiniz bedel, iyiliğinizin size karşı bir beklenti mekanizmasına, ruhunuza vurulan bir prangaya dönüşmesinin verdiği o derin gönül kırgınlığıdır.
Bazen de insan, sadece sevdiğinin yükünü hafifletmek, ona bir çıkış yolu sunabilmek adına canı gönülden bir mücadeleye girişir. Kendi hayatından çalar, karşı tarafın hayatındaki yangını söndürmeye koşar. Fakat insan ruhu karmaşıktır. Sizin bir yara bandı olma, yaraya pansuman olma arzunuz, karşı tarafın gurur duvarına çarpabilir. Sizin çözüm üretme çabanız, onun aynasında bir "müdahale", bir "kontrol etme" ya da gizli bir "üstünlük kurma" çabası olarak algılanabilir. Siz iyileştirmeye çalışırken, o kendi yetersizliğiyle yüzleşmenin getirdiği ego zedelenmesiyle size hırçınlaşır. İyi niyet, insan doğasının o kırılgan egolarında bükülür ve size haksız bir sitem, sarsıcı bir nankörlük olarak geri döner.
Gerçek şu ki, bu hayatta her güzel şeyin bir maliyeti vardır. İyilik dediğimiz o yüce kavram; zamandan, enerjiden, bazen maddi imkânlardan ve en çok da kendi ruhumuzun huzurundan verdiğimiz bir paydır.
İşte buradaki "ceza", mahkemelerde verilen bir hüküm değildir; kalbin kendi isteğiyle ödediği o görünemez ama sancılı faturadır.
Peki, ne yapacağız? Dünyanın adaletsizliğine küsüp kalbimizin kapılarına kilit mi vuracağız? Bir fukara gördüğümüzde yüzümüzü mü döneceğiz, bir dostun feryadına kulaklarımızı mı tıkayacağız?
Asla. Bu metaforun bize anlatmak istediği şey, iyilikten vazgeçmek değil; iyilik yaparken bilgeleşmektir.
İyilik yaparken saf bir saflığın tuzağına düşmeden, kendi ruhsal sınırlarımızı bir zırh, bir kalkan gibi korumayı öğrenmeliyiz. Karşımızdakini büyütürken kendimizi küçültmemeli, verdiğimiz şeyin bizi tüketmesine müsaade etmemeliyiz. Gerçek asalet, bu dünyanın tüm vefasızlığına, tüm nankörlüğüne ve ödetilen tüm gizli cezalarına rağmen, karşılık beklemeden, sadece ve sadece "insan kalabilmek adına" iyilik yapmaya devam edebilmektedir.
Çünkü günün sonunda, her davranışın alkışlanmadığı bu fani dünyada, başımızı yastığa koyduğumuzda hissettiğimiz o iç huzuru, ödediğimiz her cezaya fazlasıyla değecektir.
Sonuç ve Değerlendirme
“Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” sözü, ilk bakışta insanı iyilikten uzaklaştıran karamsar bir hayat metaforu gibi görünse de, aslında insan ilişkilerinin kırılgan doğasını anlamaya yönelik güçlü bir uyarıdır. Bu metafor, iyiliğin değersiz olduğunu değil; bilinçsiz, sınırsız ve kendini tüketen bir biçimde sunulduğunda ağır bedeller doğurabileceğini anlatmaktadır.
Modern çağın hızla mekanikleşen ilişkileri içinde insanlar çoğu zaman yapılan fedakârlıkları sıradanlaştırmakta, emeği görünmez kılmakta ve süreklilik kazanan iyiliği bir hak gibi algılamaktadır. Bu da iyilik yapan kişinin zamanla duygusal tükenmişlik, kırgınlık ve yalnızlık yaşamasına neden olmaktadır. Ancak bu acı gerçek, kalbin kapılarını kapatmayı değil; iyiliği bilgelik, denge ve sınır bilinciyle sürdürmeyi gerekli kılar.
Gerçek erdem; iyilik yaparken kendini yok etmemekte, yardım ederken kendi ruhunu da koruyabilmekte ve karşılık beklentisine teslim olmamaktadır. Çünkü iyiliğin en saf biçimi, alkış için değil; vicdanın sesi için yapılanıdır. Sonuç olarak, insan bazen iyiliğinin bedelini nankörlükle, yanlış anlaşılmakla veya hayal kırıklığıyla ödeyebilir. Fakat buna rağmen iyilikten vazgeçmemek, insan olmanın en yüksek ahlaki mertebelerinden biridir. Zira dünyayı yaşanabilir kılan şey, kötülüğün gürültüsü değil; iyiliğin sessiz ama derin etkisidir.
Saygılarımla.
Prof. Dr. Ayhan ERDEM- Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – www.gazeteankara.com.tr
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP