Sevginin Tarihsel Yolculuğu: "14 Şubat Sevgililer Günü" Üzerine Düşünmek
Takvim yaprakları 14 Şubat’ı gösterdiğinde vitrinler kırmızıya bürünür, çiçekçiler hareketlenir, restoranlar dolup taşar. Ancak her yıl tekrarlanan bu manzaranın ardında, çoğu zaman fark edilmeyen uzun ve katmanlı bir tarih yatmaktadır. Sevgililer Günü yalnızca romantik bir jest ya da ticari bir organizasyon değildir; kökleri antik çağlara uzanan, dinler ve kültürler arasında dönüşerek günümüze ulaşan tarihsel bir olgudur.

Tarihsel arka plan bize şunu göstermektedir: Şubat ayının ortası, insanlık tarihinde öteden beri bereket ve çoğalma ile ilişkilendirilmiştir. Antik Yunan’da kutsal evlilik mitleri, Roma’da ise Lupercalia festivali bu dönemde icra edilirdi. Lupercalia, doğurganlığı ve toplumsal arınmayı simgeleyen pagan bir ritüeldir. Dikkat çekici olan husus, bu tür uygulamaların Hristiyanlığın yayılmasıyla tamamen ortadan kalkmaması; aksine yeni bir anlam çerçevesine oturtularak dönüştürülmesidir. Aziz Valentine Günü de bu dönüşümün ürünüdür. Pagan bir gelenek, Hristiyan bir azizin anma gününe evrilmiş; kültürel süreklilik, dinî form değiştirerek varlığını sürdürmüştür.
Orta Çağ’a gelindiğinde 14 Şubat’ın anlam haritası bir kez daha değişmiştir. Özellikle Geoffrey Chaucer gibi şairlerin eserlerinde bu tarih romantik aşkla ilişkilendirilir. Böylece gün, dinî bir anma olmaktan çıkarak edebî bir sembole dönüşür. Saray edebiyatında ve şövalye kültüründe aşkın yüceltilmesi, 14 Şubat’a romantik bir kimlik kazandırır. Burada önemli olan şudur: Bugün “sevgililer günü” olarak bildiğimiz 14 Şubat, doğrudan ilahî bir emirden değil; kültürel ve edebî inşa süreçlerinden doğmuştur. Demek ki anlam dediğimiz şey, tarih içinde yeniden üretilmektedir.
Modern dönemde ise Sevgililer Günü, kapitalist ekonominin güçlü bir unsuru hâline gelmiştir. Kartpostallar, çiçekler, çikolatalar ve mücevherler üzerinden milyarlarca dolarlık bir pazar oluşmuştur. Sevgi, semboller aracılığıyla tüketime tahvil edilmektedir. Bu durum bir yönüyle eleştiriye açıktır; duyguların metalaştırılması ve samimiyetin piyasaya endekslenmesi gibi kaygılar dile getirilmektedir. Öte yandan, bu tür günlerin insanlar için sevgi ve ilgiyi ifade etmede bir vesile olduğu da inkâr edilemez bir boyut kazanmış ve modern toplumda semboller, duyguların dili hâline gelmiştir.
Mesele yalnızca tarihî ve ekonomik boyutla sınırlı değildir; işin bir de inanç cephesi vardır. Sevgililer Günü’nün pagan ve Hristiyan kökenlerine dikkat çeken bazı dinî yorumlar, bir Müslüman’ın bu günü kutlamasını caiz görmemektedir. Bu yaklaşım, İslam’da dinî kimliğin korunması ve başka inançlara ait ritüellerden uzak durulması ilkesine dayandırılmaktadır. Burada kritik soru şudur: Günümüzde 14 Şubat hâlâ dinî bir ritüel midir, yoksa sekülerleşmiş kültürel bir pratik midir? Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa ki öyledir, o zaman hüküm değişir mi? Bu sorular, fıkhî olduğu kadar sosyolojik bir tartışmayı da beraberinde getirmektedir.
Unutulmamalıdır ki kültürel pratikler hareketsiz ve donmuş yapılar değildir. Antik pagan ritüellerinden Hristiyan aziz anmalarına, oradan Orta Çağ romantizmine ve nihayet modern tüketim kültürüne uzanan süreç, 14 Şubat’ın sürekli yeniden anlamlandırıldığını göstermektedir. Bu durum, kültürün yaşayan ve dönüşen bir organizma olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.
Netice itibarıyla Sevgililer Günü; kimileri için sevginin masum bir ifadesi, kimileri için kapitalist sistemin parlak bir vitrini, kimileri için ise inanç sınırlarını zorlayan bir uygulamadır. Belki de asıl mesele, 14 Şubat’ın kutlanıp kutlanmamasından ziyade sevginin hangi zeminde ve hangi bilinçle yaşandığıdır. Sevgi yalnızca bir güne sığdırılıyorsa eksiktir; fakat bir güne sığmayacak kadar değerliyse, o zaman bir anlam kazanır.
Tarih bize biçimlerin değiştiğini, fakat insanın sevme ve sevilme arzusunun her daim baki kaldığını öğretmektedir. Asıl soru şudur: Biz bu kadim duyguyu hangi değer dünyası içinde konumlandırıyoruz?
Sonuç ve Değerlendirme
Bütün bu tarihsel ve sosyolojik çerçeve göstermektedir ki 14 Şubat, sabit ve değişmez bir hakikatin değil; çağlar boyunca dönüşen anlam katmanlarının ürünüdür. Pagan ritüellerden Hristiyan anmalarına, edebî romantizmden modern tüketim kültürüne uzanan bu yolculuk, kültürün ve sembollerin sürekli yeniden üretildiğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Sevgililer Günü yalnızca bir takvim tarihi değil; medeniyetlerin birbirleriyle temasının, etkileşiminin ve dönüşümünün canlı bir örneğidir.
Ancak bütün bu tarihsel arka planın ötesinde daha temel bir mesele vardır: Sevginin mahiyeti. Sevgi, insanı insan yapan en yüce hasletlerden biridir. Aileyi ayakta tutan, toplumu mayalayan, merhameti ve fedakârlığı besleyen temel değerdir. Böylesi bir değerin belirli bir güne indirgenmesi ve sembolik jestlerle sınırlandırılması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Bu satırların yazarı olarak ifade etmek isterim ki, sevgi gibi kutsal ve derin bir duygunun yalnızca bir güne sıkıştırılmasını doğru bulmuyorum. Gerçek sevgi takvime bağlı değildir; günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü, yılın her anında ve bir ömür boyunca yaşanması gereken bir sorumluluk ve bilinç hâlidir. Sevgi; yalnızca çiçekle, hediyeyle ya da romantik bir akşam yemeğiyle , sadece bir gün olarak kutlamakla değil, sadakatle, emekle, sabırla ve vefayla anlam kazanır.
Eğer 14 Şubat insanlara sevdiklerini hatırlatma vesilesi oluyorsa, bu yönüyle bir anlam taşıyabilir. Fakat sevgi bir gün hatırlanıp diğer günler ihmal ediliyorsa, ortada bir eksiklik var demektir. Esas olan, sevgiyi gündelik hayatın merkezine yerleştirebilmek ve bütün bir ömür boyu devam ettirmektir.
Sonuç olarak asıl mesele, belirli bir günü kutlayıp kutlamamak değil; sevgiye hayatımızda nasıl bir anlam ve değer verdiğimizdir. Sevgi, tüketilecek bir nesne değil, hayatın özünü oluşturan temel bir değerdir. Bu nedenle sevgi, yalnızca bir güne değil, bir ömre yayılmalıdır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP