Kusurun Hikmeti: Azın Bilgeliği, Tamamlanmamış Olmanın Erdemi ve Yıpranmışlığın Sessiz Öğretisi
Modern insan, çoğu zaman çokluğun sarhoşluğu içinde yönünü kaybeder. Sahip olduklarının artmasıyla anlamın da derinleştiğini varsayar. Oysa hayat, nicelikle değil; incelikle, sadelikle ve yaşanmışlıkla anlam kazanır. Azın tecrübesini, sadeliğin zarif öğretisini fark edemeyen birey, kendi kurduğu madde, malayani ve arzu evreninde yavaşça kaybolur. Çünkü arayış, sınır tanımadığında insanı ileriye değil, içe doğru bir boşluğa sürükler.

Çağımız, kusursuzluğu vaat eden imgelerle doludur: Pürüzsüz yüzler, eksiksiz hayatlar, hiç yıpranmamış ilişkiler… Oysa hakikat çok daha sade bir yerden girer hayatımıza. Dünyada hiçbir şey kusursuz değildir. Hiçbir şey tamamlanmış değildir ve hiçbir şey kalıcı değildir. Bu üç önerme, insan varoluşunun en yalın fakat en derin özetidir.
Kusur, insanın ayıbı değil; hikâyesidir. Yıpranmışlık bir eksiklik değil, yaşanmışlığın izidir. Kenarları aşınmış bir masa gibi… Üzerinde nice söz söylenmiş, nice sessizlik paylaşılmıştır. Yeni olan sadece parlar; eski olan anlatır. İnsan ise anlatan şeylerle bağ kurar.
Sadelik, yoksunluk değildir. Aksine, fazlalıkların bilinçli biçimde ayıklanmasıyla ulaşılan bir bilgelik hâlidir. Hayatın karmaşası içinde sade kalabilen insan, neye ihtiyaç duymadığını bilen insandır. Bu, ciddi bir entelektüel ve ahlaki olgunluk gerektirir. Zira insan çoğu zaman, ihtiyacı olmayan şeylerin peşinde koşarken kendi özünden uzaklaşır.
Felsefe, başından beri kusursuzluğun insana değil, tanrısal olana ait olduğunu söylemiştir. Platon, idealar dünyasında kusursuzluğu konumlandırırken, bu dünyanın ancak eksik yansımalarla var olabileceğini kabul eder. Aristoteles ise tamamlanmışlıktan değil, “oluş”tan söz eder. Demek ki insan, eksik olduğu için düşünür; tamamlanmış olsaydı, sormaya gerek kalmazdı.
Hiçbir şey tamamlanmış değildir. Çünkü tamamlanma, zamanın durması anlamına gelir. Zamanın durduğu yerde ise hayat yoktur. İnsan, yıprandığı ölçüde yaşar; yaşadığı ölçüde iz bırakır. Bu izler çoğu zaman kusur diye adlandırılır; oysa onlar karakterin kendisidir. Pürüzsüz olan, henüz sınanmamış olandır. Sınanmamış olan ise ne ahlaki ne de ontolojik bir derinlik taşır.
Modern dünya, kusuru silmeye çalışarak insanı eksiltir; yıpranmışlığı saklayarak hayatı yüzeyselleştirir. Heidegger’in ifadesiyle insan, “dünyaya fırlatılmış” bir varlıktır: Geçici, kırılgan ve kontrolsüz. Bu durum insanı değersiz kılmaz; bilakis anlam arayışının kaynağı hâline getirir. Çünkü kalıcı olmayan şey kıymetlidir. Geçicilik, bilinci uyandırır.
Tasavvuf geleneği bu hakikati farklı bir dille ifade eder. İnsan, kemâle ermiş bir varlık değil; seyr hâlinde bir yolcudur. Mevlânâ’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözü, bir son noktayı değil; bitmeyen bir dönüşümü anlatır. Yanmak, kusurun ortadan kalkması değil; benliğin çözülmesidir.
Zen düşüncesi ise mükemmelliğin zihinsel bir kurgu olduğunu söyler. Gerçeklik pürüzlüdür, eksiktir ve sessizdir. Wabi-sabi (bir Japon öğretisi) estetiği, yıpranmış olanın içindeki hakikati görmeye çağırır. Çünkü çatlak, ışığın içeri girdiği yerdir. Kusur, varlığın zayıflığı değil; açıklığıdır.
Hiçbir şey kusursuz değildir; çünkü kusursuzluk hareketsizliktir. Hiçbir şey tamamlanmış değildir; çünkü tamamlanma varoluşun inkârıdır. Hiçbir şey kalıcı değildir; çünkü kalıcılık zamanın ölümüdür. Bu gerçekler yalnızca ontolojik sınırları değil, aynı zamanda etik bir sorumluluğu da hatırlatır: Geçici olana hoyrat davranmamak, kusurlu olanı değersizleştirmemek, eksik olanı dışlamamak.
Sonuç olarak insan, tamamlanmak için değil; anlamak için vardır. Sadelik bir yoksullaşma değil, varoluşun gürültüsünden çekilme cesaretidir. Kusur bir eksilme değil, hakikatin sızma noktasıdır. Belki de bilgelik, tam olmayı istemekten vazgeçip, eksik kalmayı onurla taşımayı öğrenmektir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı
YORUM YAP