Dindarlık : İyi Görünmek mi, İyi İnsan Olmak mı?
İnsan bazen kendisini başkalarının gözünde aklamak için olduğundan daha büyük görüntüler inşa eder; fakat vicdanının karşısında küçücük bir soruya bile cevap veremez. Cami yaptırır, yardım dağıtır, ibadet eder, dinî sözler söyler, tesbih çeker… Fakat bütün bunların arasında bir şeyi unutursa, yaptığı her şeyin anlamı tartışmalı hâle gelir: İyi insan olmayı.

Asıl mesele tam da burada başlıyor. Dindarlık nedir?
Sadece ibadetlerin görünür biçimde yerine getirilmesi midir? Yoksa insanın davranışlarına, ticaretine, komşuluğuna, ailesine, çalışanına, doğaya ve savunmasız canlılara yansıyan bir ahlak biçimi midir?
Bu soruyu sormadan, din ile ahlak arasındaki ilişkiyi anlamak mümkün değildir. Çünkü din, insanın yalnızca dış görünüşünü değil, iç dünyasını da inşa etmeyi amaçlar. İbadetlerin insanı daha dürüst, daha adil, daha merhametli ve daha vicdanlı bir insan hâline getirmesi beklenir. Eğer ibadet insanın hayatına dokunmuyor; öfkesini, hırsını, bencilliğini, adaletsizliğini ve merhametsizliğini değiştirmiyorsa, ortada düşünülmesi gereken ciddi bir sorun var demektir.
Şekil Var, Fakat Öz Nerede?
Günümüzde zaman zaman dinin özünden koparılarak bir şekil meselesine dönüştürüldüğüne tanık oluyoruz.
Kim daha dindar görünüyor? Kim daha çok konuşuyor? Kim daha büyük bir ibadethane yaptırıyor? Kim daha gösterişli dinî semboller taşıyor?
Oysa insanın gerçek dindarlığını belirleyen ölçü, bunlardan çok daha derindedir. Bir insan namaz kılabilir; fakat kul hakkı yiyorsa ne olacaktır?
Oruç tutabilir; fakat çalışanının hakkını zamanında vermiyorsa?
Cami yaptırabilir; fakat o caminin parasını başkasının hakkından, emeğinden veya malzemesinden çalarak kazanmışsa?
Din adına konuşabilir; fakat kendisinden güçsüz olana zulmediyorsa?
Burada insanın karşısına çok ağır bir soru çıkar: İbadetin şekli mi önemlidir, yoksa insan üzerinde bıraktığı ahlaki sonuç mu?
Malzemeden çalıp cami yaptırmak, insanın vicdanında oluşan açığı dinî bir sembolle kapatmaya çalışmasından başka nedir?
Bir tarafta başkasının hakkını yemek, diğer tarafta ibadethane yaptırmak…
Bir tarafta haksız kazanç, diğer tarafta hayır görüntüsü…
Bir tarafta merhametsizlik, diğer tarafta dindarlık iddiası…
Bu çelişkiyi görmezden gelmek, aslında insanın kendisini kandırmasıdır. Çünkü ahlakın olmadığı yerde şekil, insanı kurtarmaya yetmez.
İnsanın Gerçek Yüzü, Güçsüze Davranışında Görünür
İnsanın karakterini anlamanın en kolay yollarından biri, kendisinden daha güçsüz olana nasıl davrandığına bakmaktır.
Güçlüye karşı herkes nazik olabilir. Makam sahibine herkes saygı gösterebilir. Kendisinden çıkar sağlayacağı bir insana herkes güler yüz gösterebilir. Asıl mesele, insanın kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir canlıya karşı davranışıdır.
İşte bu nedenle bir camiye sığınan savunmasız bir kediye şiddet uygulanması, yalnızca bir hayvana yapılan kötü muamele değildir. Aynı zamanda insanın kendi vicdanına tuttuğu bir aynadır.
Caminin kapısından içeri giren bir canlıyı kovarken merhameti unutuyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele vardır. Çünkü merhamet yalnızca insana değil, yaratılmış her canlıya karşı sorumluluktur.
Bir insan ibadet ettiği mekânda bir hayvana acı çektiriyor, sonra da ibadetinin kendisini ahlaken üstün kıldığını düşünüyorsa, burada ciddi bir vicdan muhasebesine ihtiyaç vardır. Dindarlık, güçsüzü ezme hakkı vermez. Aksine gerçek dindarlık, güçlü olduğu hâlde merhametli olmayı öğretir.
İbadetin Hedefi İnsanı Değiştirmek Değil mi?
İbadetleri yalnızca yapılması gereken hareketler olarak görürsek, onların insan üzerindeki dönüştürücü anlamını kaybederiz.
Namaz insanı disipline eder. Oruç insana nefsini denetlemeyi öğretir. Zekât paylaşmayı ve dayanışmayı güçlendirir. Sadaka başkasının derdine ortak olmayı hatırlatır. Bütün bunların ortak bir noktası vardır: İnsanı kendisinden çıkarıp başkasını da düşünmeye yöneltmek.
Dolayısıyla ibadetin gerçek değeri, insanın davranışlarına yansıdığında ortaya çıkar.
Namaz kılan insanın elinden zulüm çıkmıyorsa… Oruç tutan insanın sofrasında başkasına da yer varsa… Zekât veren insan kazancında adaleti gözetiyorsa…
İbadet insanın kalbinde ve davranışlarında karşılığını buluyor demektir. Fakat ibadet, insanın öfkesine, hırsına, çıkarcılığına ve adaletsizliğine hiçbir şey yapmıyorsa, insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben ibadet ediyor muyum, yoksa sadece ibadet görüntüsü mü taşıyorum?
Bu soru ağırdır. Fakat bazen insanı iyileştiren soruların en değerlileri, en ağır olanlardır.
Çocukları Şekilden Önce Ahlakla Buluşturmalıyız
Bütün bu tartışmanın belki de en önemli tarafı çocuklarımızdır. Çünkü toplumun geleceğini bugünün çocukları kuracaktır.
Çocuklara yalnızca ne yapmaları gerektiğini öğretmek yetmez. Onlara neden iyi olmaları gerektiğini de anlatmak gerekir.
- Dürüstlük,
- Adalet,
- Merhamet,
- Empati,
- Kul hakkına saygı,
- Emeğe saygı,
- Doğaya ve hayvanlara merhamet,
- Farklı olana tahammül,
- Güçsüzü koruma.
Bunlar yalnızca ahlak dersinin konusu değildir. Bunlar insan olmanın temel şartlarıdır. Çocuğa ibadetin şeklini öğretirken, ibadetin insanı nasıl değiştirmesi gerektiğini de anlatmalıyız. Çocuğa haramı anlatırken, başkasının hakkına el uzatmamanın neden önemli olduğunu öğretmeliyiz. Çocuğa yalanın kötülüğünü anlatırken, doğru söylemenin yalnızca bir kural değil, insan ilişkilerinin temeli olduğunu göstermeliyiz. Çünkü çocuk, söylenenden çok gördüğünü öğrenir.
Evde adaletsizlik gören bir çocuğa adaleti anlatmak zordur. Büyüklerin birbirine yalan söylediği bir ortamda dürüstlüğü öğretmek zordur. Hayvana eziyet edilen bir evde merhameti anlatmak zordur. Çocuğun önünde kul hakkı yenilip sonra dinî sembollerle vicdan rahatlatılıyorsa, çocuk söz ile davranış arasındaki büyük çelişkiyi er ya da geç fark eder. İşte asıl tehlike budur.
Çocuklara Dini Değil, Dindarlığın Özünü Anlatmalıyız
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır. Çocuklara dini öğretmek ile çocukları din adına şekilciliğe mahkûm etmek aynı şey değildir. Din; yalnızca yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesinden ibaret değildir. Din aynı zamanda insanın kendisiyle, ailesiyle, toplumla, doğayla ve bütün canlılarla kurduğu ilişkinin ahlaki temelidir. Bu nedenle çocuklarımıza "İyi görün" demekten önce "İyi ol" demeyi öğretmeliyiz. "İnsanlar seni dindar bilsin" demekten önce, "Vicdanın seni dürüst bilsin" demeliyiz. "Başkaları ne der?" sorusundan önce, "Ben doğru olanı yapıyor muyum?" sorusunu sordurmalıyız. Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Toplumları asıl ayakta tutan, kanunun yetişemediği yerde devreye giren vicdandır.
En Büyük Mahkeme Vicdanın Mahkemesidir
İnsan başkalarını kandırabilir. Toplumu kandırabilir. Görünüşünü değiştirebilir. Sözlerini süsleyebilir. Kendisini olduğundan daha dindar, daha ahlaklı, daha dürüst gösterebilir. Fakat insanın kendi vicdanından kaçması kolay değildir. Çünkü vicdan, insanın içinde sessiz çalışan bir mahkeme gibidir. Orada makam yoktur. Para yoktur. Gösteriş yoktur. Alkış yoktur. Sadece insan ve yaptığı vardır. Bu nedenle insanın kendisine zaman zaman şu soruları sorması gerekir: Ben kazancımda adil miyim?
Çalışanın hakkını zamanında veriyor muyum? Benden güçsüz olanlara nasıl davranıyorum? Bir hayvanın canı söz konusu olduğunda merhamet gösterebiliyor muyum? Kimsenin görmediği yerde de doğru davranıyor muyum? Başkasının hakkını kendi hakkım kadar önemsiyor muyum? Ve belki de hepsinden önemlisi: İbadetlerim beni daha iyi bir insan yapıyor mu?
Bu sorunun cevabı, insanın gerçek dindarlığı hakkında çok şey söyler. “Sana o namaz kabul mü sanıyorsun?” Bu cümle, namazı küçümseyen değil; namazın insan üzerindeki ahlaki etkisini sorgulayan bir vicdan çağrısı olarak okunmalıdır. Çünkü mesele namazın kendisi değildir. Mesele, namazın insanı ne hâle getirdiğidir.
Eğer namazdan sonra insan daha merhametli, daha adil, daha dürüst, daha sabırlı ve daha vicdanlı oluyorsa, ibadet insanın hayatına dokunuyor demektir. Ama insan ibadet ediyor, sonra haksızlık yapıyor; ibadet ediyor, sonra kul hakkı yiyor; ibadet ediyor, sonra güçsüzü eziyor; ibadet ediyor, sonra yalan söylüyor ve bütün bunları normalleştiriyorsa, durup düşünmek gerekir. Çünkü burada sorun ibadette değil, ibadetin insanın ruhuna ulaşamamasındadır.
Dindarlık Bir Görüntü Değil, Bir Yaşama Biçimidir
Gerçek dindarlık, insanın yalnızca camideki hâli değildir. Evindeki hâlidir. İş yerindeki hâlidir. Ticaretteki hâlidir. Sokaktaki hâlidir. Kendisine fayda sağlamayan insanlara karşı hâlidir. Hayvanlara karşı hâlidir. Doğaya karşı hâlidir. Hatta kimsenin görmediği yerdeki hâlidir. Çünkü insanın gerçek karakteri, seyircisi olmadığı zaman ortaya çıkar.
İşte dinin ahlakla buluşması tam burada gerçekleşir. Şekil önemlidir; fakat şeklin içini dolduran öz yoksa anlam eksilir. İbadet önemlidir; fakat ibadetin ahlaki sonucu yoksa insanın kendisine dönüp bakması gerekir. Cami önemlidir; fakat camiden çıkan insanın davranışları daha önemlidir. Çünkü taş ve betonla yapılan mabedi ayakta tutan şey, yalnızca duvarlar değildir; o mabedin insanda inşa ettiği ahlaktır.
Sonuç ve Değerlendirme
Bugün toplum olarak belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey, dindarlığın görünür tarafıyla vicdani tarafı arasındaki mesafeyi yeniden düşünmektir.
Din, insanı insandan uzaklaştırıyorsa; ibadet merhameti çoğaltmıyorsa; inanç adalet duygusunu güçlendirmiyorsa; dinî söylem kul hakkını engellemiyorsa, burada hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir mesele vardır.
Çocuklarımızı yalnızca ibadet eden insanlar olarak değil, dürüst, adil, merhametli ve vicdan sahibi insanlar olarak yetiştirmeliyiz.
Onlara dindar görünmenin değil, iyi insan olmanın değerini anlatmalıyız. Çünkü insanın değeri, üzerinde taşıdığı sembollerle değil; başkasının hakkına gösterdiği saygıyla ölçülür.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en temel soru şudur: Biz çocuklarımıza dindar görünmeyi mi öğretiyoruz, yoksa iyi insan olmayı mı?
Ve belki bütün mesele, bu iki kavram arasındaki farkı anlayabilmektir. Çünkü şekil insanın gözünü kandırabilir; fakat ahlak, vicdanın gözünden kaçamaz.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazete Ankara DHP-Köşe Yazarı
“Türkiye’nin kalbi Ankara’nın sesi”
YORUM YAP