Akıl ile Zekâ Tanımları Arasında Kaybolan Anlam
Günlük dilde sıklıkla birbirinin yerine kullanılan iki kavram vardır: akıl ve zekâ. “Çok zeki ama akıllı değil” ya da “aklı var ama zekâsı sınırlı” gibi ifadeler, toplumun bu iki kavram arasındaki farkı sezgisel olarak bildiğini; ancak bunu kavramsal düzeyde netleştiremediğini göstermektedir. Oysa akıl ile zekâ arasındaki ayrımı doğru biçimde yapmak, yalnızca bireysel gelişim açısından değil; ahlaki, toplumsal ve hatta siyasal kararlarımızı anlamak bakımından da son derece önemlidir.
Öncelikle akıl kavramı üzerinde durmak gerekir.
Akıl, insanın düşünme, anlama, değerlendirme ve muhakeme etme yetisidir. Daha da önemlisi, doğru ile yanlışı ayırt edebilme kapasitesini ifade eder. Akıl, yalnızca bilişsel bir işlem değildir; değerleri, deneyimi, vicdanı ve sorumluluk duygusunu da içinde barındırır. Bu nedenle akıl, sadece “Ne yapabilirim?” sorusuna değil, aynı zamanda “Ne yapmalıyım?” sorusuna da cevap arar.
Felsefe tarihinde akıl, insanı insan yapan temel yeti olarak kabul edilmiştir. Aristoteles’ten Kant’a kadar pek çok düşünür, aklı ahlaki yargının merkezine yerleştirmiştir. Bunun nedeni, aklın insan davranışlarını yönlendiren bir pusula işlevi görmesidir. Akıl bilgiye dayanır, deneyimle olgunlaşır ve zamanla hikmet kazanır. Aceleci değildir; sonuçları düşünür. Toplumsal yaşamda ise akıl, bireyin yalnızca kendisi için değil, başkaları için de sorumluluk üstlenmesini sağlar.
Zekâ kavramı ise farklı bir alana işaret eder.
Zekâ; öğrenme, problem çözme, analiz etme, hatırlama ve çevreye uyum sağlama yeteneğidir. Daha çok bilişsel becerilerle ilişkilidir ve ölçülebilir yönleri vardır. Günümüzde eğitim sistemlerinde, sınavlarda ve mesleki yeterlilik değerlendirmelerinde çoğunlukla zekâ ön plana çıkarılmaktadır. Mantıksal zekâ, sözel zekâ, görsel zekâ, sosyal zekâ gibi farklı türlerden söz edilmesi de bu nedenledir. Çoklu zekâ kuramları, insanın farklı alanlarda farklı düzeylerde yetenekler sergileyebileceğini ortaya koymuştur.
Bu noktada özellikle vurgulanması gereken temel mesele şudur: Zekâ, doğası gereği ahlaki bir pusulaya sahip değildir. Zekâ, “Nasıl?” sorusuna son derece başarılı cevaplar üretir; ancak “Neden?” ve “Niçin?” soruları karşısında çoğu zaman cevap veremez. Bir problemi çözme kapasitesine sahiptir ve bunu hızlı, etkili ve yaratıcı biçimde gerçekleştirebilir. Ne var ki o problemin çözülmesinin gerekli olup olmadığını, çözümün kime ne kazandıracağını ya da kime ne kaybettireceğini kendiliğinden sorgulamaz.
Zekâ, araçsal bir yetidir. Bir bıçağın ne kadar ustalıkla kullanılabileceğini öğretir; ancak o bıçağın ekmek mi keseceğini, yoksa bir canı mı inciteceğini belirlemez. Bu nedenle zekâ, kendi başına bırakıldığında değer üretmez; yalnızca güç üretir. Güç ise denetlenmediğinde insanı yücelten değil, yozlaştıran bir unsura dönüşebilir. Tarihte ve günümüzde, yüksek zekâya sahip olup akıl ve vicdan yoksunluğu nedeniyle büyük yıkımlara yol açmış sayısız örnekle karşılaşmamız tesadüf değildir.
Tam da bu noktada akıl, zekânın eksik bıraktığı alanı tamamlayan asli yeti olarak ortaya çıkar. Akıl yalnızca hesap yapmaz; muhakeme eder. Sadece sonuca odaklanmaz; süreci ve sonucu birlikte değerlendirir. Akıl, zekânın ürettiği seçeneklere ölçü, sınır ve anlam kazandırır. “Yapabiliyorum” ile “Yapmalıyım” arasındaki mesafeyi belirleyen şey akıldır.
Zekâ son derece güçlü bir araçtır; ancak yönü yoktur. Yönsüz bir güç ise her zaman risk taşır. Akıl, bu güce istikamet kazandıran pusuladır. Toplumsal, ahlaki ve insani değerler, akıl sayesinde zekânın önüne bir harita koyar. Böylece zekâ, yıkıcı değil yapıcı; bencil değil sorumlu; kısa vadeli değil uzun vadeli sonuçlar üretir.
Bu nedenle asıl mesele, zekânın ne kadar yüksek olduğu değil; aklın ne kadar etkin olduğudur. Akıl, zekâyı terbiye eder. Bunu onu sınırlamak için değil, insan onuruna yakışır bir hedefe yönlendirmek için yapar. Zekâ ise aklın belirlediği bu hedefleri hayata geçiren güçlü bir imkândır. İnsan, ancak bu dengeyi kurabildiği ölçüde hem başarılı hem de erdemli olabilir.
Kısa bir karşılaştırma bu farkı daha da belirgin hâle getirir: Akıl, “Bu doğru mu, yanlış mı?” diye sorar. Zekâ ise “Bu problemi nasıl çözerim?” yaklaşımını benimser.
Eğer zekâyı bir aracı kullanma becerisi olarak düşünürsek, akıl o aracın ne zaman, nerede ve hangi amaçla kullanılacağını bilen iradedir. Akıl olmadan zekâ tehlikeli hâle gelebilir. Tarih, son derece zeki fakat akılsızca kararlar almış bireylerin ve toplumların yol açtığı felaketlerle doludur. Teknolojik gelişmeler, bilimsel ilerlemeler ya da stratejik hamleler, akıl ve ahlaktan yoksun olduğunda insanlığa fayda değil, zarar getirir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz pek çok toplumsal sorunun temelinde de bu ayrım yatmaktadır. Zekâya fazlasıyla yatırım yapıp aklı ihmal eden bir anlayış, becerikli ama sorumsuz bireyler yetiştirir. Oysa toplumların ihtiyacı olan şey yalnızca zeki insanlar değil; aklını, vicdanını ve bilgisini birlikte kullanabilen bireylerdir.
Sonuç
Sonuç olarak açıkça ifade etmek gerekir ki, zekâ ile akıl arasındaki farkı kavrayamayan bir toplum, imkân ile istikamet arasındaki ayrımı da kaybetmeye mahkûmdur. Zekâ, insana neyi yapabileceğini söyler; sınırları zorlar, alternatifler üretir ve çözümler geliştirir. Ancak bu “yapabilme” kudreti, kendi başına bir anlam taşımaz. Çünkü her yapılabilen şey, yapılması gereken şey değildir. İşte tam bu noktada akıl devreye girer.
Akıl, insanın yalnızca bireysel çıkarlarını değil, toplumsal sorumluluğunu da gözeten üst bir yetidir. Zekânın ürettiği imkânları süzer, tartar ve değerlendirir. “Bu doğru mudur?”, “Bu adil midir?”, “Bu sonuç insan onuruna yakışır mı?” gibi sorular, aklın sorularıdır. Bu sorular sorulmadığında zekâ hızla kurnazlığa; başarı faydacılığa; güç ise zulme dönüşebilir.
Gerçek olgunluk, zekânın aklın rehberliğinde hareket ettiği noktada ortaya çıkar. Akıl, zekâyı dizginleyen bir engel değil; ona yön veren bir hikmettir. Zekâ ise aklın soyut ilkelerini somut hayata taşıyan bir araçtır. Biri olmadan diğeri eksik, hatta tehlikelidir. Akılsız zekâ rotasız bir gemiye benzer; zekâsız akıl ise iyi niyetli ama etkisiz kalır.
Bu nedenle insanı gerçekten bilge yapan şey, yüksek zekâ düzeyi değil; akıl ile zekâ arasındaki uyumdur. Bilgelik, çok bilmekten ziyade bildiğini nerede, ne zaman ve ne amaçla kullanacağını bilmektir. Bugün bireysel ve toplumsal düzeyde ihtiyaç duyduğumuz şey de tam olarak budur: Zekâsını aklın süzgecinden geçiren, gücünü sorumlulukla birleştiren ve imkânlarını erdemle yöneten insanlar. Ancak böyle bir denge, hem bireyi olgunlaştırır hem de toplumu geleceğe taşır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM
Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP