28 Şubat 2026: Yeni Bir Bölgesel Savaşın Eşiğinde miyiz?
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik eş zamanlı askerî operasyonu, yalnızca üç ülkeyi ilgilendiren taktik bir hamle değil; Batı Asya’nın güç mimarisini temelden sarsabilecek stratejik bir kırılma olarak okunmalıdır. Bu müdahale, bölgesel rekabetin mahiyetini değiştiren, caydırıcılık dengelerini yeniden tanımlayan ve vekâlet savaşları üzerinden yürütülen mücadelenin doğrudan çatışma evresine geçişini simgeleyen kritik bir eşik niteliğindedir.
Uzun süredir Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in, İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya dönük stratejileri; siber operasyonlar, hedefli suikastlar, ekonomik yaptırımlar ve vekil aktörler üzerinden yürütülen dolaylı çatışmalar şeklinde tezahür etmekteydi. Bu model, taraflara inkâr edilebilirlik ve tırmanmayı kontrol altında tutma imkânı sağlarken, rekabetin belirli bir eşikte tutulmasına hizmet ediyordu. 28 Şubat operasyonu ise bu gri alanı daraltarak doğrudan askerî angajmana geçişi temsil etmektedir. Bu durum yalnızca askerî değil, psikolojik ve diplomatik düzlemde de yeni bir safhaya işaret etmektedir; zira artık çatışma vekiller üzerinden değil, merkezî aktörler üzerinden yürütülmektedir.
Batı Asya’daki güç dengesi uzun süredir ABD’nin güvenlik şemsiyesi altındaki müttefikler, İran’ın bölgesel etki ağları ve küresel aktörlerin artan nüfuzu arasında şekillenmektedir. Bu operasyon, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattındaki caydırıcılık kapasitesini test etmeyi ve sınırlamayı amaçlayan bir hamle olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda Washington’ın bölgedeki güvenlik garantörlüğü rolünü yeniden teyit etme arayışı şeklinde de okunabilir. Ancak bu girişim, İran’ın doğrudan ya da dolaylı misilleme seçeneklerini devreye sokması hâlinde enerji güvenliği, deniz ticareti ve bölgesel ekonomik istikrar açısından zincirleme etkiler üretebilir. Dolayısıyla mesele, üç aktör arasındaki askerî bir hesaplaşmadan ibaret olmayıp, daha geniş bir stratejik denge sorununa işaret etmektedir.
Yüksek yoğunluklu operasyonlar, klasik caydırıcılık teorisi bakımından iki zıt sonuç doğurabilir: Hedef aktörün kapasitesini zayıflatarak caydırıcılığı pekiştirebilir ya da varoluşsal tehdit algısını artırarak daha sert ve asimetrik tepkilere yol açabilir. İran’ın askerî doktrini, doğrudan konvansiyonel savaştan ziyade asimetrik kapasitelere ve bölgesel ağlara dayandığı için çatışmanın coğrafi olarak yayılma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, Basra Körfezi ve Kızıldeniz hattı yeni gerilim alanları hâline gelebilir.
Bu operasyon, aynı zamanda küresel sistem açısından da anlam taşımaktadır. ABD’nin İran’a karşı doğrudan askerî güç kullanması, uluslararası düzende güç politikası ile normatif söylem arasındaki gerilimi daha görünür kılmaktadır. Enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, küresel enflasyon dinamikleri ve büyük güçler arası rekabet, bu tür bir çatışmadan doğrudan etkilenebilir. Dolayısıyla 28 Şubat hamlesi yalnızca taktik bir askerî operasyon değil; bölgesel dengeleri ve küresel sistemi test eden stratejik bir eşik olarak değerlendirilmelidir.
Öncelikle şu tespiti yapmak gerekir: Bu gelişme, klasik anlamda bir “misilleme döngüsü” değil; bölgesel güç projeksiyonlarının yeniden tanımlandığı bir safhadır. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattında inşa ettiği vekil güç mimarisi; İsrail’in güvenlik doktrini; ABD’nin Körfez’deki askerî varlığı-tümü artık daha kırılgan bir zeminde durmaktadır. Tahran’ın vereceği karşılık yalnızca İsrail’i değil, Körfez’deki Amerikan üslerini ve enerji altyapılarını da hedef alma potansiyeli taşımaktadır. Bu durum, sınırlı operasyon senaryosunu hızla bölgesel bir savaşa dönüştürebilecek riskler barındırmaktadır.
İkinci boyut ekonomik zemindir. Jeopolitik risk primi artmış, enerji piyasaları ilk şoku fiyatlamaya başlamıştır. Brent petrol fiyatlarındaki yükseliş ve altına yönelen güvenli liman talebi, küresel enflasyonist baskıları yeniden tetikleyebilir. Enerji ithalatçısı ülkeler açısından bu durum yalnızca maliyet artışı anlamına gelmemekte; cari açık, bütçe dengesi ve para politikası üzerinde çok katmanlı bir baskı oluşturmaktadır. Türkiye gibi enerji bağımlılığı yüksek ekonomiler için bu gelişme, makroekonomik kırılganlıkları artırma potansiyeline sahiptir.
Üçüncü olarak diplomatik zemin dikkatle okunmalıdır. Türkiye’nin, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan öncülüğünde çatışmanın durdurulması ve arabuluculuk çağrısında bulunması, Ankara’nın son yıllarda izlediği “dengeleyici bölgesel aktör” stratejisinin bir uzantısıdır. Türkiye’nin hem NATO üyesi hem de İran ile komşu bir ülke olması, ona benzersiz fakat zor bir konum yüklemektedir. Arabuluculuk rolü Ankara’nın diplomatik ağırlığını artırabilir; ancak çatışmanın derinleşmesi hâlinde Türkiye güvenlik ve göç baskısını doğrudan hissedebilir.
Dördüncü başlık güvenliktir. İran’da iç istikrarsızlık ihtimalinin artması veya vekil güçler üzerinden genişleyen çatışma, Türkiye sınırlarında yeni göç dalgalarını ve güvenlik risklerini tetikleyebilir. Suriye ve Irak sahasında hâlihazırda karmaşık olan denklem daha da iç içe geçebilir. Bu noktada mesele yalnızca askerî değil; sosyo-politik ve insani boyutları da bulunan çok katmanlı bir krizdir.
Olası senaryolar üç ana eksende şekillenmektedir:
Birincisi, düşük yoğunluklu fakat uzun süreli bir yıpratma savaşıdır. Bu senaryoda taraflar doğrudan topyekûn çatışmadan kaçınır; ancak vekil unsurlar üzerinden baskıyı sürdürür.
İkincisi, geniş ölçekli bölgesel tırmanıştır. Körfez ülkelerinin ve ABD’nin daha aktif şekilde sürece dâhil olması, enerji altyapılarının hedef alınması ve deniz ticaret yollarının risk altına girmesi ihtimali söz konusudur.
Üçüncüsü ise diplomatik çözülmedir. Türkiye, Birleşmiş Milletler veya başka aktörlerin devreye girmesiyle sınırlı bir ateşkes ve müzakere süreci başlatılabilir. Ancak mevcut psikolojik ve askerî eşik, bu seçeneğin kısa vadede zayıf olduğunu göstermektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
28 Şubat 2026 gelişmeleri, yalnızca bir askerî operasyon değil; küresel güç rekabetinin Orta Doğu sahasındaki yeni perdesidir. Amerika Birleşik Devletleri-İsrail-İran hattındaki bu tırmanış; enerji güvenliğinden finans piyasalarına, göç dinamiklerinden diplomatik dengelere kadar geniş bir etki alanı üretmektedir. Bölgedeki askerî hareketlilik yalnızca sahadaki güç dağılımını değil, aynı zamanda küresel ekonomi-politik dengeleri de etkileme potansiyeline sahiptir. Enerji arz zincirlerinde oluşabilecek kırılmalar, petrol ve doğal gaz fiyatları üzerinden küresel enflasyon baskılarını artırabilir; finansal piyasalarda risk algısının yükselmesi ise sermaye akımlarında dalgalanmalara yol açabilir.
Türkiye açısından mesele, doğrudan taraf olmak değil; istikrar üretici bir denge kurabilmektir. Coğrafi konumu, NATO üyeliği, bölgesel diplomatik ağı ve enerji geçiş yolları üzerindeki rolü dikkate alındığında Türkiye’nin önceliği, çok boyutlu bir denge siyaseti yürütmek olmalıdır. Diplomatik kapasitenin artırılması, kriz arabuluculuğu imkânlarının canlı tutulması ve bölgesel aktörlerle iletişim kanallarının açık kalması stratejik önem taşımaktadır. Bununla birlikte enerji arz güvenliğinin çeşitlendirilmesi, alternatif tedarik hatlarının güçlendirilmesi ve iç güvenlik mekanizmalarının olası bölgesel yansımalar karşısında tahkim edilmesi bu dönemin zorunlu başlıkları arasında yer almaktadır.
Küresel düzlemde ise dünya yeni bir jeopolitik eşikte durmaktadır. Eğer diplomasi ve rasyonel kriz yönetimi askerî reflekslerin önüne geçemezse, 28 Şubat 2026 tarihi yalnızca belirli bir operasyon günü olarak değil; uzun süreli ve çok katmanlı bir bölgesel kırılmanın başlangıç noktası olarak anılabilir. Bu nedenle sürecin yönü, askerî kapasiteden ziyade siyasi irade, kriz yönetimi becerisi ve uluslararası toplumun gerilimi sınırlama konusundaki kararlılığı tarafından belirlenecektir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP