YAZARLAR

05 Ağustos 2026 Çarşamba, 08:00

Çürük Tahta Çivi Tutmaz

Toplumları ayakta tutan şey yalnızca kanunlar, kurumlar ya da makamlar değildir. Asıl güç; vicdanın, adaletin ve dürüstlüğün sağlam kalabilmesidir. Kaleme aldığım bu yazıda, “çürük tahta” benzetmesinden hareketle görünmeyen çürümenin bireye, topluma ve geleceğimize nasıl zarar verdiğini anlatmaya çalıştım.



Her Şey Göründüğü Gibi Değildir

Hayatta bazı gerçekler vardır ki ilk bakışta kendini ele vermez. Dışarıdan bakıldığında sapasağlam görünen bir ağacın içi çoktan kurtlanmış olabilir. Gösterişli bir binanın temeli sessizce çatlamış, parlak görünen bir metal paslanmaya başlamış olabilir. İnsan da, kurum da, toplum da böyledir. Asıl çöküş çoğu zaman gözle görülmez; sessizce başlar, yavaş ilerler ve fark edildiğinde artık geriye dönüşü zor bir hâl alır.

Bir toplumun ve bir ülkenin gerçek temeli; adalet, dürüstlük, liyakat ve hukukun üstünlüğüdür. Bu temel sağlam olduğunda en ağır yükler bile taşınır, en zorlu dönemler birlik içinde aşılır. Ancak temel çürümeye başlamışsa, dışarıdan ne kadar güçlü görünürse görünsün, en görkemli yapılar bile ilk sarsıntıda çatlamaya mahkûmdur.

Hayat da çoğu zaman bunun gibidir. Çürümüş bir tahtaya ne kadar sağlam çivi çakarsanız çakın, o çivi bir gün gevşer, yerinden çıkar. Çünkü mesele çivinin sağlam olup olmaması değildir. Mesele, onu taşıması gereken zeminin sağlam kalıp kalmadığıdır.

Tahtayı içten içe kemiren kurtlar, hastalıklar, rutubet ve zaman nasıl dışarıdan fark edilmeden ilerliyorsa; toplumları zayıflatan bazı hastalıklar da aynı şekilde sessizce yayılır. Önce güven azalır. Ardından vicdan susar. Sonra doğrularla yanlışların yer değiştirdiği, insanların olup biteni kanıksamaya başladığı bir dönem gelir. En tehlikeli olan da işte budur. Çünkü insan, sürekli karşılaştığı yanlışı bir süre sonra normal sanmaya başlar.

Bugün yalnızca ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde yaşanan pek çok olay bize aynı gerçeği yeniden hatırlatıyor. Gücü elinde bulunduranların emaneti şahsi menfaatleri için kullanması, görevlerin liyakat yerine başka ölçülerle dağıtılması, dürüstlüğün istisna; kurnazlığın ise marifet gibi gösterilmesi bir günde ortaya çıkmıyor. Bunların her biri, küçük tavizlerle başlayan uzun bir çürümenin sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Kurumlar, kuruluşlar, dernekler, makam sahipleri ve güven duyulan insanlar kimi zaman kendi menfaatleri sebebiyle yolsuzluk gibi ağır yanlışlara düşebilir. Kanunlar, denetimler, yönetmelikler, kurallar, mahkemeler, kurumlar ve tebliğ edilen görevler birer çividir. Ancak onları taşıyan tahta; vicdan, adalet ve dürüstlüktür. Eğer tahta çürümüşse, en sağlam çivi bile onu uzun süre tutamaz.

Belki de bu yüzden önce çiviyi değil, tahtayı konuşmalıyız.

Bir Tahta Nasıl Çürür?

Hiçbir çürüme bir anda başlamaz. Önce vicdan sessizleşir. Ardından küçük bir ilke göz ardı edilir ve “Bir kereden bir şey olmaz.” denilir. Aynı cümle zamanla tekrar edilir. Derken yanlışlar alışkanlığa, alışkanlıklar ise düzene dönüşür. En sonunda haksızlık ve adaletsizlik sıradanlaşır.

En tehlikelisi de budur. Çünkü insan, sürekli karşılaştığı haksızlığı bir süre sonra kanıksamaya, adaletsizliği ise hayatın doğal bir parçası gibi görmeye başlar. Yapılan yanlışın büyüklüğüne değil, yakalanıp yakalanılmadığına bakılır. Emanete sahip çıkmak yerine fırsatı değerlendirmek marifet sayılır. Görevin hakkını vermek değil, makamın sağladığı imkânlardan yararlanmak konuşulur. Böylece çürüme yalnızca bir kişinin hatası olmaktan çıkar, yavaş yavaş bir davranış biçimine dönüşür.

Bizleri en çok üzen ise güvendiğimiz, savunduğumuz ve örnek aldığımız insanlara konduramadığımız davranışlardır. Gerçekler gün yüzüne çıktığında bazen kendimizi aptal gibi hissederiz. Kandırılmışlık duygusu ağır gelir. Belki kendimizi rahatlatmak için çeşitli bahaneler bulmaya çalışırız. “Ben nereden bilebilirdim?” deriz. “Bize böyle anlatılmamıştı.” diye düşünürüz. Fakat canımızın yanması azalmaz. Çünkü kırılan yalnızca beklentimiz değil, güvenimizdir.

İnsan hayatta birçok şeyi yeniden kazanabilir. Kaybettiği parayı çalışarak yerine koyabilir, yıkılan evini yeniden inşa edebilir, kırılan umutlarını zamanla onarabilir. Fakat bazı kayıplar vardır ki telafisi diğerlerine benzemez. Güven de onlardan biridir. Çünkü güven yıllar içinde sessizce kurulur, bazen tek bir davranışla yıkılır.

Üstelik bu yıkım yalnızca iki insan arasında kalmaz. Bir ailede, bir kurumda, bir şehirde, hatta bir toplumun tamamında etkisini gösterir. Güven kaybolmaya başladığında insanlar birbirinden şüphe eder. İyilik sorgulanır, samimiyet ölçülür, yardım eli uzatan kişi bile önce niyetini ispat etmek zorunda kalır.

Güven Bir Kez Kaybolursa

Bu konuda anlatılan ibretlik bir hikâye vardır.

Bir bedevi çölde ilerlerken yerde yatan ve yardım isteyen bir adam görür. Hiç düşünmeden atından iner. Çünkü yardım etmek onun için bir tercih değil, insan olmanın gereğidir. Tam adamı kaldıracağı sırada, yerde yatan kişi birden ayağa kalkar, bedeviyi iter ve onun atına binerek hızla uzaklaşmaya başlar.

Bedevi arkasından koşmaz, beddua da etmez. Sadece yüksek sesle şöyle seslenir:

“Tamam, atımı al ve git! Ancak sakın bunu bir yerde anlatma!”

Adam bu söz karşısında şaşırır. Atını biraz yavaşlatır, geri döner ve bedeviye fazla yaklaşmadan sorar:

“Neden böyle söyledin?”

Bedevinin verdiği cevap yalnızca o hikâyenin değil, güven duygusunun en yalın tarifidir:

“Çünkü gerçekten yardıma ihtiyacı olan biri olursa, artık ona kimse inanmaz.”

İşte güvenin kaybı tam da budur. Bir kişinin yaptığı kötülük yalnızca karşısındaki kişiye zarar vermez. İyiliğe duyulan inancı da yaralar. Bu yüzden bazı yanlışların bedeli yalnızca hukuk önünde ödenmez; toplumun vicdanında da iz bırakır.

Bugün zaman zaman karşılaştığımız dolandırıcılıklar, yolsuzluklar, emanete ihanetler, görevi kötüye kullanmalar ya da kişisel çıkar uğruna yapılan yanlışlar yalnızca maddi kayıplara yol açmıyor. Asıl kayıp, insanların birbirine olan güvenidir. Çünkü güven sarsıldığında yalnızca kapılar değil, gönüller de kapanıyor. İnsanlar yardım ederken tereddüt ediyor. İhtiyaç sahibine uzanan el, önce “Acaba?” diye düşünmeye başlıyor.

Bu günlerde ülkemizde sıkça ortaya çıkan yolsuzluk dosyaları yalnızca bütçelere zarar vermekle kalmıyor. Tıpkı bu hikâyede olduğu gibi güven duygusunu yok ediyor, emanet kavramını sarsıyor. Yardımın değerine olan inanç azalıyor, geleceğe dair umutlar köreliyor.

Oysa bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik gücü değildir. Birbirine güvenebilen insanların varlığıdır. Belki de en büyük yoksulluk, güvenin kaybolduğu toplumlarda yaşanır.

Sağlam Tahta Neyi Taşır?

Tam da burada dönüp yazımızın başındaki benzetmeye yeniden bakmak gerekir. Çünkü aslında çürüyen yalnızca bir tahta değildir. Vicdan çürüyorsa, adalet zayıflıyorsa, liyakat önemini kaybediyorsa, dürüstlük saf insanların özelliği gibi görülmeye başlanıyorsa; orada yalnızca çiviler değil, geleceğimiz de yerinden oynamaya başlar.

Oysa sağlam karakterler, sıradan kurumları bile büyütebilir. Güven bulaşıcıdır, dürüstlük de öyledir. Bir insan doğru davrandığında yalnızca kendisini değil, çevresini de değiştirir.

Belki de bu yüzden önce tahtayı sağlamlaştırmak önemlidir. Çünkü sağlam tahta yalnızca çiviyi tutmaz. Üzerine yuvalar kurulur, köprüler yapılır, evler ve okullar inşa edilir. Çocuklar büyür, hayaller kurulur. Adaletin olduğu yerde umut yeşerir, liyakatin olduğu yerde emek değer bulur. Toplum geleceğe daha emin adımlarla yürür.

İnsanlar o zaman korkmadan, endişe duymadan o evlerin içinde geleceklerini büyütebilir. Varlıklı olan, olmayana gönül rahatlığıyla el uzatabilir. Çünkü verdiği emanetin doğru ellerde olduğuna inanır.

Toplumların geleceğini kurtaran şey yalnızca yeni kanunlar yapmak değildir. Asıl mesele, o kanunları uygulayacak vicdanı diri tutabilmektir.

Önce Zemini Onarmalıyız

Yolsuzluğun, görevi kötüye kullanmanın ve emanete ihanetin kök saldığı bir yerde yalnızca yasaları değiştirmek yeterli değildir. Çünkü kanunlar, sağlam vicdanların elinde adalet üretir; vicdanın sustuğu yerde ise aynı kanunlar yalnızca satırlardan ibaret kalır.

Bu yüzden önce çürüyen zemini onarmak gerekir. Güvenin olmadığı yerde adalet yaşayamaz. Adaletin olmadığı yerde liyakat filizlenemez. Liyakatin olmadığı yerde emek değerini kaybeder. Emek değerini kaybettiğinde ise umut sessizce tükenmeye başlar.

Toplumları ayakta tutan yalnızca hukuk değildir. Hukuka hayat veren ahlaktır. Çürüyen zemini onarmadan yalnızca çivileri değiştirmek, sorunu çözmeye yetmez.

Kendimize Sormamız Gereken Sorular

Şimdi memleketi dolandıranlara, soyup soğana çevirenlere, milletin emanetine ihanet edenlere şu soruları sormak istiyorum:

Nerede küçüklüğümüzden beri bize öğretilen Hz. Ömer’in adaleti? Nerede Peygamber Efendimizin örnek aldığımız dürüstlüğü? Nerede Müslümanlığımız? Nerede vicdanımız, merhametimiz?

Hadi bunları geçelim!

Nerede yoksulun, yetimin hakkı?

Sen rahat rahat yaşa diye canını bu vatana veren şehitlerin hakkı nerede?

Ancak belki de asıl sormamız gereken sorular, başkalarından önce kendimizedir. Çünkü toplum dediğimiz yapı, isimsiz kalabalıklardan oluşmaz. Toplum; benim, sizin ve hepimizin ortak vicdanıdır.

Çocuklarımıza dürüst olmayı gerçekten öğretebiliyor muyuz? Kimsenin görmediği yerde de doğru kalabiliyor muyuz? Bize emanet edilen işi gerçekten emanet bilinciyle yapabiliyor muyuz? Hak etmediğimiz bir şeyi elde ettiğimizde içimiz rahat edebiliyor mu? Vicdanımızla baş başa kaldığımızda kendimize karşı mahcup olmadan yaşayabiliyor muyuz?

Bazı soruların cevabı kelimelerden önce vicdanda aranmalıdır.

Velhasıl

Unutmamak gerekir ki güçlü devletler yalnızca betonla, demirle ya da gösterişli binalarla kurulmaz. Güçlü devletler, sağlam karakterler üzerine inşa edilir. Onları ayakta tutan asıl güç; vicdanıyla karar veren insanların omuzlarında yükselen adalet duygusudur.

Adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararların adı değildir. Adalet; evde, okulda, iş yerinde, sokakta ve insanın kendi vicdanında her gün yeniden kurulan bir dengedir.

Toplumların kaderini değiştiren büyük dönüşümler çoğu zaman küçük vicdan muhasebeleriyle başlar. Bir insan doğruluktan vazgeçmediğinde, bir yönetici emaneti koruduğunda, bir esnaf kul hakkını gözettiğinde, bir öğretmen görevini hakkıyla yaptığında, bir memur imzasını vicdanıyla attığında sağlam tahta yeniden güçlenmeye başlar.

O tahta yalnızca çiviyi tutmaz. Üzerine güven, adalet, umut ve çocuklarımızın geleceği inşa edilir.

Dileğim odur ki bu güzel memleketin her insanı, vicdanının sesini adaletin terazisinden ayırmadan yaşasın. Dürüstlük yalnızca dillerde övülen bir erdem olarak kalmasın; hayatın her anına sinen bir ahlak olsun. Merhamet zayıflık değil, insan olmanın en büyük gücü kabul edilsin. Hiçbir makam, hiçbir menfaat ve hiçbir çıkar; bize emanet edilen güven duygusundan daha kıymetli görülmesin.

Milletimin yarınları sevginin, merhametin, hakkaniyetin ve dürüstlüğün ışığında aydınlansın. Huzurun ve kardeşliğin daim olduğu yarınlar diliyorum.

Çünkü bir toplumun gerçek serveti, yer altındaki madenleri ya da gökyüzüne uzanan binaları değildir. Gerçek serveti; birbirine güvenen, hakkı gözeten ve vicdanını kaybetmemiş insanlarıdır.

Çürük tahta çivi tutmaz. Ama sağlam bir vicdan, bir milleti nesiller boyunca ayakta tutmaya yeter.

Günün Mesajı

Bugünün; gönüllerimize huzur, hayatımıza bereket, ülkemize birlik, beraberlik ve adalet getirmesini diliyorum. Rabbim bizleri doğruluktan, hakkaniyetten ve vicdanın sesinden ayırmasın. İnsan olmanın en büyük zenginliğinin dürüstlük olduğunu unutmadığımız güzel yarınlara hep birlikte ulaşabilmek dileğiyle…

Sevgi ve Saygılarımla

Özlem İCİK
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı Köşe Yazarı
oicik@gazeteankara.com.tr

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)