Ortadoğu’da Ateş Çemberi: İran-İsrail/ABD Savaşı ve Türkiye’nin Duruşu
Ortadoğu’da tırmanan İran-İsrail/ABD gerilimi, sadece bölgesel bir çatışma değil; küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren bir kırılma noktasıdır. Türkiye ise bu ateş çemberinin tam ortasında hem diplomasi hem caydırıcılık arasında hassas bir denge kurmaya çalışmaktadır.
Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir kırılmanın eşiğinde. Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” sözü, bugün yaşananları anlamak için en sağlam referanslardan biri olmaya devam ediyor.
28 Şubat 2026’dan bu yana süren İran-İsrail savaşı, bu ilke çerçevesinde değerlendirildiğinde, meşruiyeti ciddi biçimde tartışmalı bir çatışma olarak karşımıza çıkıyor. Bölge, büyük güçlerin çıkar hesapları ile yerel aktörlerin varoluşsal kaygılarının çarpıştığı bir satranç tahtasına dönüşmüş durumda.
Savaşın Görünen ve Görünmeyen Nedenleri
Resmi söylem, İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşma ihtimalini savaşın ana gerekçesi olarak sunuyor. Ancak sahadaki gelişmeler ve diplomasi kulislerinden yansıyan bilgiler, bu gerekçenin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.
İran’ın füze kapasitesinin sınırlandırılması ve daha önemlisi enerji kaynaklarının kontrolü, bu savaşın temel motivasyonları arasında öne çıkıyor. İran’ın zengin petrol rezervlerinin küresel enerji denkleminde yeniden konumlandırılması, Ortadoğu’nun jeopolitik haritasını kökten değiştirebilecek bir gelişme.
Öte yandan uluslararası kamuoyuna yansıyan bazı iddialar, savaşın perde arkasında daha karmaşık ilişkiler ağı olabileceğine işaret ediyor. Bu tür iddialar kesinlik taşımamakla birlikte, küresel siyasette güç, çıkar ve etki ilişkilerinin ne denli girift hale geldiğini gösteriyor.
Küresel Aktörler: Çok Katmanlı Bir Satranç Oyunu
Sahadaki çatışma sadece İran ve İsrail arasında değil; aynı zamanda küresel güçlerin dolaylı hesaplaşmasına sahne oluyor.
Çin, enerji güvenliği nedeniyle İran’la bağlarını korurken, açık bir taraf olmaktan kaçınıyor. “Stratejik sabır” politikasıyla tüm seçenekleri masada tutuyor.
Rusya, ABD’nin dikkatinin Ortadoğu’ya kaymasını Ukrayna cephesi açısından avantaj olarak değerlendiriyor. Bu nedenle denge siyaseti izliyor.
Arap ülkeleri ise daha parçalı bir görüntü veriyor. Resmi söylemde tarafsızlık öne çıksa da sahadaki pratikte ABD-İsrail hattına dolaylı destek verildiği yönünde güçlü işaretler bulunuyor. Bu durum, bölge halkları ile yönetimler arasındaki mesafeyi daha da açıyor.
İsrail’in Stratejik Hedefleri ve Türkiye Boyutu
İsrail’in uzun vadeli güvenlik ve genişleme stratejileri, bölgedeki güç dengelerini doğrudan etkiliyor. Irak ve Suriye’nin zayıflatılmasının ardından İran’ın hedef haline gelmesi, bu stratejik zincirin bir halkası olarak değerlendiriliyor.
Bu süreçte Türkiye’ye yönelik söylemlerin sertleşmesi dikkat çekici. Türkiye’nin askeri kapasitesi ve savunma sanayisindeki ilerlemesi, onu bölgedeki en kritik denge unsurlarından biri haline getiriyor.
Zaman zaman uluslararası basında yer alan Türkiye’yi hedef alan haber ve analizler, yalnızca askeri değil aynı zamanda algı boyutunda da bir mücadele yürütüldüğünü gösteriyor.
Türkiye’nin Stratejik Duruşu: Diplomasi ve Caydırıcılık
Türkiye, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda aktif bir diplomasi yürütüyor. Ancak bu yaklaşım, tek başına yeterli görülmüyor.
Son yıllarda savunma sanayisinde atılan adımlar, Türkiye’nin caydırıcılık kapasitesini ciddi ölçüde artırmış durumda:
- İHA ve SİHA teknolojileri sahada oyun değiştirici rol oynuyor
- Milli Muharip Uçak KAAN projesi hava gücünde bağımsızlığı hedefliyor
- Deniz platformları ve yerli savunma sistemleri Doğu Akdeniz’de kritik önem taşıyor
Bu yatırımlar, sadece askeri değil aynı zamanda siyasi bağımsızlığın da bir teminatı olarak görülüyor.
Savaşın İnsani Yüzü: Görmezden Gelinen Gerçek
Jeopolitik analizlerin gölgesinde çoğu zaman unutulan bir gerçek var: savaşın en ağır bedelini siviller ödüyor.
Yerleşim bölgelerinde yaşanan patlamalar, hayatını kaybeden insanlar, yerinden edilen aileler ve sağlık sistemlerinin çökme noktasına gelmesi… Tüm bunlar, savaşın gerçek yüzünü ortaya koyuyor.
Türkiye, bu noktada sadece siyasi değil, insani bir rol de üstleniyor. Tahliye operasyonları ve yardım girişimleri, bu yaklaşımın somut örnekleri arasında yer alıyor.
Sonuç: Güç Dengesi ve Meşruiyet Arasında
Ortadoğu’da yaşanan bu yeni kriz, uluslararası sistemin temel bir gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor: güç ve hukuk her zaman aynı çizgide ilerlemiyor.
İran-İsrail/ABD hattında süren çatışma, sadece bugünün değil, geleceğin de dengelerini belirleyecek nitelikte. Türkiye ise bu denklemde hem barışı savunan hem de kendi güvenliğini garanti altına almaya çalışan bir aktör olarak öne çıkıyor.
Bugün gelinen noktada açık olan şu: Türkiye, bir yandan ateşi söndürmeye çalışırken, diğer yandan o ateşin kendisine sıçramaması için hazırlık yapmak zorunda.
Çünkü bu coğrafyada tarih, hazırlıksız yakalananları affetmiyor.
Okuyucularımıza ve İslam Dünyasına
Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyor; başta ülkemiz olmak üzere tüm İslam coğrafyasına sağlık, huzur ve barış diliyorum. Bu mübarek günlerin birlik, beraberlik ve dayanışma ruhunu güçlendirmesini; yaşanan acıların yerini umut ve kardeşliğin almasını temenni ediyorum.
Bir hafta sonra, gelecek yazımda yeniden buluşmak ümidiyle…
Ömer YÜREKLİ
Sağlık Bakanlığı Baş Müfettişi
Gazete Ankara DHP- Köşe Yazarı
oyurekli@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP