Genç ve Yeni Başlayan Fotoğrafçıya Notlar: Deklanşöre Basmadan Önce Düşünmek
Fotoğraf çekmek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Kamera artık yalnızca fotoğrafçıların değil, herkesin cebinde. Görüntü üretimi sınırsız, paylaşım anlık, tüketim ise acımasız derecede hızlı. Ancak tam da bu bolluk içinde, gerçek fotoğraf giderek daha zor bir şeye dönüşüyor. Çünkü fotoğraf, teknik bir refleks değil; bir bakış, bir niyet ve her şeyden önce bir sorumluluk meselesidir.
Genç ve yeni bir fotoğrafçı için deklanşöre basmak, çoğu zaman masum bir heyecan gibi görünür. Güzel bir ışık, ilginç bir yüz, çarpıcı bir an… Oysa her deklanşör sesi, yalnızca bir anı dondurmaz; aynı zamanda dünyaya dair bir tavır alır. Fotoğrafçı, kadrajıyla konuşur. Nereye baktığı kadar, nereye bakmamayı tercih ettiği de onun kimliğini ele verir. Kadraj, fotoğrafçının dünyadaki yerini açık eder.
Bugünün en büyük tuzaklarından biri, “güzel” olanın peşine sorgulamadan takılmaktır. Estetik kusursuzluk, çoğu zaman fotoğrafı güçlü kılmaz; hatta bazen içini boşaltır. Işık doğru olabilir, kompozisyon dengeli olabilir, renkler göze hoş gelebilir. Ama fotoğraf hiçbir şey söylemiyorsa, yalnızca görsel bir gürültü üretir. Unutulmaması gereken şudur: Fotoğraf süs değildir; sözdür. Sözü olmayan görüntü, ne kadar parlak olursa olsun, kısa sürede unutulmaya mahkûmdur.
Her fotoğraf bir mesaj taşır. Fotoğrafçı bunun farkında olsun ya da olmasın… Çekilen bir kare, bir insanı nesneleştirebilir, bir hayatı romantize edebilir ya da bir gerçeği çarpıtabilir. “Niyetim o değildi” cümlesi, fotoğraf yayıldıktan sonra anlamını yitirir. Çünkü fotoğraf, izleyiciyle buluştuğu anda fotoğrafçının kontrolünden çıkar. Artık o kare, senin niyetinle değil, toplumun okumasıyla var olur.
Bu yüzden genç ve yeni başlayan bir fotoğrafçının kendine sorması gereken sorular nettir ve ertelenemez:
— Neden bu fotoğrafı çekiyorum?
— Bu fotoğraf kime hizmet ediyor?
— Bu kare kimi görünür kılıyor, kimi zayıflatıyor?
— Anlattığım şey bir gerçek mi, yoksa kendi egom mu?
Karşındaki insan bir “konu” değil, bir öznedir. Onu yalnızca görsel bir malzeme olarak kullandığında, fotoğrafın teknik olarak ne kadar iyi olursa olsun, etik olarak eksik kalır. Güçlü fotoğraf, yukarıdan bakan fotoğraf değildir; yan yana duran fotoğraftır. Empati kurmayan bir bakış, yalnızca görüntü üretir; anlam üretmez.
“Bilinçsizce çektim” savunması ise geçerli değildir. Çünkü bilinçsizce çekilen fotoğraflar bile toplumsal bir etki yaratır. Fotoğraf, düşünmeden çekildiğinde bile düşünülerek okunur. İzleyici, o karede yalnızca gördüğünü değil, ona hissettirileni de alır. Ve bu his, çoğu zaman fotoğrafçının tahmin ettiğinden çok daha güçlüdür.
Taklit, öğrenmenin doğal bir parçasıdır; ama uzun süreli bir sığınak değildir. Genç ve fotoğrafa yeni başlayanlar beğendiği isimleri izlemeli, analiz etmeli, çözümlemelidir. Ancak onların bakışını ödünç almak, kendi sesini kaybetmek anlamına gelir. Dünya, senin gözünden henüz görülmedi. Fotoğrafçının görevi, başkasının cümlesini tekrar etmek değil; kendi cümlesini kurmaktır.
Unutulmamalıdır ki fotoğraf hızlı tüketilir, ama etkisi kalıcıdır. Bugün sıradan görünen bir kare, yarın bir dönemin tanığına dönüşebilir. Bu yüzden her deklanşör sesi, küçük bir imza gibidir. O imza, yalnızca fotoğrafın altına değil; fotoğrafçının vicdanına da atılır.
Genç ve yeni fotoğrafçıya son söz şudur:
Tekniğini geliştir. Evet, buna kimse itiraz etmiyor. Ama önce bakışını inşa et. Çünkü iyi fotoğraf, iyi bir makine değil; iyi bir bilinç ister.
YORUM YAP