Veri: Sahiplik Değil Sorumluluk Meselesi
Veri, sahip olunacak bir varlık değil; insan onuru adına sorumlulukla yönetilmesi gereken bir emanettir.
Giriş
Geçen hafta “veri kimin?” diye sormuştuk. Bu hafta ise daha belirleyici bir sorunun eşiğindeyiz: Hangi uygarlığı seçiyoruz?
Veri sahipliği tartışmasını mülkiyet ekseninden çıkararak emanet ve egemenlik dengesi üzerinden yeniden düşünmeye çağırmıştık. O yazıda asıl mesele, verinin kime ait olduğu sorusundan çok; verinin hangi değerler adına yönetildiği sorusuydu. Bu hafta tartışmayı bir adım daha ileri taşıyoruz. Veri, hukuki tanımların ya da teknik sınıflandırmaların dar çerçevesine sığdırılamaz; insanın kendisiyle, toplumla ve gelecekle kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Veriye yüklediğimiz anlam, kurmakta olduğumuz düzenin niteliğini açığa çıkarır. Bu nedenle veri, inşa ettiğimiz dijital uygarlığın yönünü ve ahlaki çerçevesini görünür kılan bir turnusol işlevi görür.
Veri Çağında Medeniyet Seçimi
Veri sahipliği tartışmasını eksik ya da yanlış bir zeminde kuran kurumlar ve devletler kısa vadede büyüyebilir, ölçeklenebilir ve teknolojik üstünlük sağlayabilir. Ancak uzun vadede kamusal güveni zayıflatır, haklılık zeminini aşındırır ve toplumsal dirençle karşılaşırlar.
Buna karşılık, veri meselesini doğru kavramsallaştıran aktörler regülasyonu dışsal bir kısıt olarak konumlandırmak yerine, kurumsal ve teknik mimarinin kurucu bileşeni olarak yapılandırır. İlkesel çerçeveyi tasarım sürecinin başlangıç parametrelerine dâhil eder; böylece yönetişim, sonradan eklenen bir düzenleme olmaktan çıkar ve sistemin yapısal özelliğine dönüşür. Bu yaklaşım, kurumsal güvenin üretimini olanaklı kılar, kamusal haklılık zeminini güçlendirir ve uzun vadeli sürdürülebilirliği destekleyen bir dijital düzenin altyapısını oluşturur.
Bu altyapı; kurumsal kapasiteyi hesap verebilirlik, şeffaflık ve geri çağrılabilirlik ilkeleri üzerinden inşa eder. İlkesel düzenlemelerin sistem tasarımına gömülmesi, regülasyonu “uyum sağlanması gereken dışsal bir zorunluluk” olmaktan çıkarır; sistemin rasyonalitesi çerçevesini belirleyen kurucu bir kapasiteye dönüştürür.
Belirleyici Soru: Veri Neyi Temsil Eder?
Belirleyici soru şudur: Veri neyi temsil eder? Eğer veri insan deneyimini, bedeni, zihni, duyguyu ve toplumsal ilişkileri yansıtıyorsa; bu temsil üzerinde mutlak mülkiyet iddiası kurulamaz. Böyle bir iddia, insanı dolaylı biçimde nesneleştirmek anlamına gelir.
Bu nedenle veri politikalarının meşruiyeti, mülkiyet merkezli tasarruf anlayışından türemek yerine; sorumluluk ilkesinin yapısal gömülülüğüne, emanet yaklaşımının kurumsal düzenlemelerine ve egemenliğin çok katmanlı dağılımına dayanan bir yönetişim çerçevesi içinde temellendirilmelidir.
Mevcut Modeller Neden Krizde?
Mevcut modellerde yaşanan kriz yapısaldır.
- Toprak modeli, verinin eşzamanlı ve bağlama bağlı doğasını açıklayamaz.
- Makine modeli, veriyi insanla iç içe geçmiş bir deneyim alanı olmaktan çıkarıp teknik bir nesneye indirger.
- Devletleştirme yaklaşımı, veri üzerinden davranış öngörüsü ve yönlendirme kapasitesi nedeniyle merkezileşmiş kontrol riskini büyütür.
- Mutlak bireysel mülkiyet iddiası da sürdürülebilir değildir; çünkü veri doğası gereği ilişkiseldir. Bir bireyin DNA verisi hem o kişiye hem de soyuna, topluma ve biyosfere ilişkin izler taşır.
Yeni İhtiyaç: Sahiplik Rejimi Değil, Yönetişim Ahlakı
Bu nedenle, veri çağında gereksinim duyulan şey yeni bir sahiplik rejimi yerine; yeni bir yönetişim ahlakı olmalıdır. Veri egemenliği kavramı, yerini bilinçli biçimde veri vesayeti anlayışına bırakmalıdır.
Veri adına karar veren aktörler vardır ve bu aktörler sorumluluk taşır, hesap verir. Şirketler, veri üzerinde malik konumunda yer almak yerine; veri işleme yetkisini belirli sınırlar içinde kullanan vekil aktörler olarak konumlanır. Devletler, veri alanında kamusal koruma yükümlülüğü ve gözetim sorumluluğu çerçevesinde haklılık zemini üreten kurumsal yapılar haline gelir. Birey, dijital yönetişim mimarisinin kurucu referans noktası ve yetkinin haklılık temelini belirleyen özne olarak sistemin merkezinde yer alır; bu nedenle bir tasarruf nesnesi olarak düşünülmemelidir.
Önerilen veri vesayet kurulları ne teknokratik bir elitizm ne de popülist bir çoğunlukçuluk anlamına gelir. Bu yapı, algoritmik sistemlerin sınırlarını belirleyen, yetkileri süreli ve geri alınabilir kılan, kararları çoğul denetime açan yeni bir demokratik deneyim alanıdır. Zaman sınırlı veri kullanımı ve duygusal veri kırmızı çizgisi, yapay zekâ çağında insanın öznel alanını koruyan etik sınırlardır. Süresiz veri birikimi ise teknik bir tercih olmanın yanında, sınırsız iktidar potansiyelidir.
Üç Yol, Üç Risk
Veri politikaları bugünün teknolojik gereksinimlerini şekillendirirken; yarının insanlık hâlinin sınırlarını da çizer.
- Veriyi mülk gibi ele almak dijital feodalizmi,
- bütünüyle devletleştirmek merkezileşmiş kontrol düzenini,
- tamamen serbest bırakmak ise biyolojik ve bilişsel sömürü rejimlerini besler.
Buna karşılık veriyi emanet, süre, sorumluluk ve çoğul denetim ilkeleriyle ele almak; insan onuruyla uyumlu bir dijital uygarlık kurma olanağı sunar.
Dijital Uygarlığın Eşiğinde
Sonuç olarak veri, geleceğin kim tarafından ve hangi değer mimarisi içinde biçimlendirileceği sorusunun merkezinde yer alır. Veri tartışması, teknik düzenleme başlıklarının ya da mülkiyet kategorilerinin ötesinde; bilinçli bir medeniyet tasarımının kurucu alanına işaret eder. Kavramların nasıl tanımlandığı, yetkinin nasıl dağıtıldığı ve sınırların nerede çizildiği; yarının yönetişim rasyonalitesini belirler. Bugün kurulan çerçeveler, gelecekteki güç mimarisinin zeminini oluşturur ve insanlık hâlinin kurumsal sınırlarını şekillendirir.
Veriyi emanet; vesayet, süre ve çoğul denetim çerçevesinde ele almak, veri politikası tasarımının sınırlarını aşarak dijital çağın değer mimarisine ilişkin kurucu bir yönelim üretir. Böylece teknolojik ilerleme ile insan onuru arasında varsayılan karşıtlık çözülür; her ikisini aynı kurumsal çerçeve içinde taşıyan bir dijital düzenin zemini oluşur.
Bu tercih, teknik verimlilik hesabının ötesinde siyasal ve etik bir yön belirleme iradesidir. Verinin süresiz biriktirilmediği, yetkinin merkezileşmediği ve karar süreçlerinin çoğul denetime açıldığı bir yapı; gücü dağıtan, sorumluluğu paylaştıran ve hesap verebilirliği kurumsallaştıran bir yönetişim rasyonalitesi üretir. Böyle bir rasyonalite bireysel hakları güvence altına almakla kalmaz; kurumsal güveni istikrara kavuşturur ve yapay zekâ temelli sistemlerin toplumsal meşruiyetini güçlendirir.
Bu çerçevede veri, bir mülkiyet kategorisi olmaktan çok; değerlerin, iktidarın ve sorumluluğun nasıl örgütleneceğini belirleyen yapısal bir düğüm noktası hâline gelir. Tartışma teknik düzenleme çerçevelerini aşar; hangi insan anlayışının ve hangi uygarlık aklının kurumsal düzeni şekillendireceği sorusunda derinleşir. Kavramsal tercihler yönetişim biçimlerine, yönetişim biçimleri ise insanlığın gelecekteki varoluş koşullarına dönüşür. Bugün kurulan çerçeveler, yarının güç mimarisini ve insanlık hâlinin sınırlarını belirler.
Ve Son Bir Not
Bu yazıyı üç katmanlı bir düşünce hattı üzerine kurduk: Önce veri tartışmasını mülkiyet çerçevesinden çıkararak emanet anlayışına ve oradan da uygarlık perspektifine taşıdık. Ardından regülasyonu dışsal bir sınırlama olarak görmek yerine tasarımın içine yerleşen kurucu bir ilke olarak ele alarak kurumsal mimariyi yeniden düşündük. Son aşamada ise sorunu teknik başlıkların ötesine taşıyarak insanlık hâlinin sınırlarına ve nasıl bir medeniyet tasavvuru benimsediğimize kadar genişlettik. Böylece veri sorununu salt bir politika konusu olmanın ötesinde; bilinçli bir gelecek tercihi olarak konumlandırdık.
Haftanın Notu: KVKK Işığında Net Mesaj
“Her pazartesi zihne bir yolculuk…” Veri, sahip olunacak bir mülk değil; korunacak bir emanettir. KVKK’nın amaçla sınırlılık, ölçülülük, şeffaflık ve güvenlik ilkeleriyle veriyi yönetebildiğimiz ölçüde, dijital geleceği de insan onuruyla uyumlu biçimde kurabiliriz.
Prof. Dr. Gülsün KURUBACAK ÇAKIR
“Her pazartesi zihne bir yolculuk…”
Ankara HBV Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP – Köşe Yazarı
gkcakir@gazeteankara.com.tr
YORUM YAP