SİLAHTAN HUKUKA – II: Erteleme mi, Af mı? 7595 Sayılı Kanun’un Anayasal Sınavı
7595 sayılı Kanun soruşturma, kovuşturma ve cezaların infazını beş veya on yıl erteliyor; koşullar yerine getirildiğinde davalar düşüyor, bazı cezalar ise “infaz edilmiş sayılıyor”. Peki bu yapı hukuken yalnızca bir erteleme rejimi midir, yoksa af hukukunun sınırlarına mı girmektedir? MGK kararının rolü, Kurulun soruşturma izni, yargının konumu ve sorumsuzluk hükmü Anayasa karşısında nasıl değerlendirilmelidir?
Serimizin ilk yazısında 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun nasıl bir sistem kurduğunu ele aldık. Önce örgütün fiilî varlığını sona erdirmesi ve silahlarını teslim etmesi, ardından güvenlik kurumlarının tespiti, Millî Güvenlik Kurulunun teyidi, başvuru, beş veya on yıllık erteleme ve bu sürenin yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlanması üzerine kurulmuş koşullu bir geçiş rejimiyle karşı karşıya olduğumuzu gördük.
Şimdi daha zor soruya geliyoruz:
Kanunun kurduğu bu sistem Anayasa bakımından nasıl nitelendirilmelidir?
Burada yapılması gereken, siyasi pozisyonlardan bağımsız biçimde normun kendisine bakmaktır. Bir düzenlemeye kanun koyucunun “erteleme”, “infaz düzenlemesi”, “geçiş hukuku” veya başka bir isim vermesi elbette önemlidir; fakat anayasal değerlendirmede belirleyici olan yalnızca başlık değil, düzenlemenin gerçek hukuki sonucudur.
7595 sayılı Kanunun anayasal sınavının düğümlendiği yer de tam olarak burasıdır.
Önce bir yöntem meselesi: Bir kanunun adı mı, sonucu mu belirleyicidir?
Ceza hukukunda genel af, özel af, infazın ertelenmesi, koşullu salıverme ve infaz rejiminin değiştirilmesi birbirinden farklı hukuki kurumlardır. Aralarındaki sınır bazen oldukça açıktır; bazen de kanunun doğurduğu sonuçlara bakılmadan doğru nitelendirme yapılamaz.
Anayasa'nın 87'nci maddesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla genel ve özel af ilanına karar verebileceğini düzenlemektedir. Altı yüz üyeli TBMM bakımından bu sayı 360'tır.
Anayasa Mahkemesi de daha önce infaz düzenlemeleri hakkında yaptığı incelemelerde bir kanunun af niteliğinde olup olmadığını değerlendirirken yalnızca kanunun adına değil, mahkûmiyet ve cezanın hukuki durumuna yaptığı etkiye bakmıştır. Mahkeme, her infaz kolaylığının veya ceza infaz kurumunda geçirilecek süreyi değiştiren her düzenlemenin kendiliğinden af sayılamayacağını kabul etmektedir.
Dolayısıyla 7595 için doğru soru:
“Kanunda af kelimesi geçiyor mu?” değildir.
Doğru soru şudur:
Kanunun hükümleri, soruşturmayı, kamu davasını, mahkûmiyeti ve cezayı hukuken hangi noktaya götürüyor?
Genel af ile özel af arasındaki temel fark
Türk Ceza Kanunu'nun 65'inci maddesinde genel ve özel affın sonuçları birbirinden ayrılmıştır. Genel af hâlinde kamu davası düşer ve hükmolunmuş cezalar bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. Özel af ise esas olarak kesinleşmiş cezanın infazına ilişkindir; hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir, süre kısaltılabilir veya ceza başka bir yaptırıma çevrilebilir. Mahkûmiyetin bütün hukuki sonuçları genel aftaki gibi kendiliğinden ortadan kalkmaz. Anayasa Mahkemesi içtihadında da bu ayrım esas alınmaktadır.
7595'in ilginçliği ise bu iki alanı aynı kanun içerisinde farklı mekanizmalarla düzenlemesidir.
Soruşturma ve kovuşturma tarafında bir sonuç; kesinleşmiş mahkûmiyet ve infaz tarafında başka bir sonuç ortaya çıkmaktadır.
Bu nedenle kanunun tamamına tek kelimeyle “genel af” veya “özel af” demek hukuken fazla kaba bir sınıflandırma olabilir.
Soruşturma ve kovuşturmada sonuç neden önemli?
7595 sayılı Kanunun 3'üncü maddesi kapsamında soruşturma ve kovuşturmalar beş veya on yıl ertelenmektedir. Buraya kadar bakıldığında gerçekten bir erteleme rejimi vardır.
Ancak asıl mesele 5'inci maddede ortaya çıkıyor.
Kişi erteleme süresi içerisinde yeniden terör suçu işlerse dosya yeniden işlemeye başlıyor. Fakat beş veya on yıllık süre yeni bir terör suçu işlenmeden tamamlandığında soruşturma aşamasında kovuşturmaya yer olmadığı, kovuşturma aşamasında ise düşme kararı veriliyor. 7595 sayılı Kanunun kabul edilmiş metni bunu açıkça düzenlemektedir.
İşte anayasal tartışmanın ilk güçlü noktası burasıdır.
Çünkü başlangıçta geçici görünen erteleme, koşulun gerçekleşmesiyle birlikte kamu davasının artık devam edememesi sonucuna ulaşmaktadır.
Bu sonuç, genel affın geleneksel hukuki sonuçlarından biri olan kamu davasının ortadan kalkmasıyla benzerlik taşımaktadır.
Fakat arada önemli bir fark da vardır: 7595'te bu sonuç doğrudan ve hemen gerçekleşmemekte, beş veya on yıl boyunca yeniden terör suçu işlememe koşuluna bağlanmaktadır.
Bu nedenle daha isabetli soru şu olabilir:
Karşımızda klasik genel af mı vardır, yoksa genel affa benzer sonuç doğuran koşullu ve kendine özgü bir dava erteleme rejimi mi bulunmaktadır?
Bu ayrımın nihai cevabı, olası bir norm denetiminde Anayasa Mahkemesinin yapacağı hukuki nitelendirmeye bağlı olacaktır.
Kesinleşmiş mahkûmiyette daha farklı bir yapı var
Kanunun 6'ncı maddesi ise kesinleşmiş mahkûmiyetleri düzenlemektedir.
Burada mahkûmiyet hükmü kaldırılmamakta; cezanın infazı beş veya on yıl ertelenmektedir. Erteleme sırasında yeni bir terör suçu işlenirse kalan cezanın infazına devam edilmektedir.
Fakat süre sorunsuz tamamlanırsa kanun şu sonucu öngörmektedir:
“Verilen ceza infaz edilmiş sayılır.”
Bu ifade özellikle dikkatle okunmalıdır.
Kanun; “mahkûmiyet bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar” demiyor.
“Suç hiç işlenmemiş sayılır” demiyor.
“Ceza affedilir” ifadesini de kullanmıyor.
Bunun yerine cezanın infaz edilmiş sayılmasını öngörüyor.
Bu yönüyle düzenleme klasik genel aftan ayrılmaktadır.
Öte yandan hükümlü, cezanın kanunda öngörülen kısmını ceza infaz kurumunda fiilen çekmeden cezasını hukuken tamamlamış kabul edilmektedir. Bu da düzenlemeyi sıradan bir infaz ertelemesinden daha ileri bir noktaya taşımaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 2020 yılında 7242 sayılı infaz düzenlemesine ilişkin kararında yaptığı ayrım bu nedenle önemlidir. Mahkeme, infaz sisteminde değişiklik yapan her düzenlemenin özel af olarak nitelendirilemeyeceğini; düzenlemenin mahkûmiyet ve ceza üzerindeki gerçek etkisine bakılması gerektiğini kabul etmiştir.
7595'in 6'ncı maddesi bu ölçütler karşısında ciddi biçimde incelenmeye elverişlidir.
O hâlde 7595 bir af kanunu mudur?
Bugünkü aşamada kesin bir anayasal yargı kurmak yerine daha dikkatli bir sonuç çıkarmak gerekir.
7595 sayılı Kanunun soruşturma ve kovuşturma bölümünün, süre sonunda kamu davasını sona erdiren etkisi nedeniyle genel af hukukuna yaklaşan özellikleri vardır.
Kesinleşmiş cezalar bölümünün ise mahkûmiyet hükmünü doğrudan kaldırmaması, ancak cezanın infaz edilmiş sayılmasını sağlaması nedeniyle özel af ve özel infaz rejimi arasındaki sınırda tartışılabilecek bir niteliği bulunmaktadır.
Bu yüzden kanunun tümüne tek kelimelik bir etiket yapıştırmak yerine her hükmün meydana getirdiği hukuki sonucu ayrı ayrı değerlendirmek daha sağlıklıdır.
Üstelik anayasal açıdan önemli bir başka gerçek vardır:
Mecliste 360 oy sorunu bulunmuyor
7595 sayılı Kanun TBMM Genel Kurulunda 467 kabul oyuyla yasalaşmıştır. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da kanunun 467 oyla kabul edildiğini resmî açıklamasında duyurmuştur.
Anayasa'nın 87'nci maddesinde genel veya özel af için aranan çoğunluk TBMM üye tam sayısının beşte üçü, yani 360 oydur.
Dolayısıyla 7595 sayılı Kanun daha sonra tamamen veya kısmen “af niteliğinde” kabul edilse bile, yalnızca “af için gerekli oy sayısı sağlanmamıştır” gerekçesine dayanan bir anayasal itirazın rakamsal temeli bulunmamaktadır.
Bu çok önemli bir ayrıntıdır.
Ancak 467 oy alınmış olması, kanunun bütün hükümlerini kendiliğinden Anayasa'ya uygun hâle getirmez. Nitelikli çoğunluk yalnızca af yetkisinin şekli koşullarından biridir. Kanunun hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve diğer anayasal hükümler bakımından ayrıca incelenmesi gerekir.
Asıl önemli anayasal soru: MGK kararı neyin anahtarı?
7595 sayılı Kanunun en dikkat çekici hükümlerinden biri, sistemin esas sonuçlarının başlamasını güvenlik kurumlarının tespitini teyit eden Millî Güvenlik Kurulu kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasına bağlamasıdır.
Burada Anayasa'nın 118'inci maddesi önem kazanıyor.
Anayasa'ya göre MGK'nın millî güvenlik konusunda aldığı kararlar tavsiye niteliğindedir. MGK kararları Cumhurbaşkanına bildirilir; Kurul anayasal sistem içerisinde bağımsız ve doğrudan icrai karar veren klasik bir idari makam değildir.
Anayasa Mahkemesinin bu konuda özellikle dikkat çekici bir içtihadı bulunmaktadır.
Mahkeme, 6755 sayılı Kanunun bir hükmünü incelerken MGK kararlarının tavsiye niteliğini vurgulamış; tavsiye niteliğindeki bir MGK kararına kendiliğinden hukuki sonuç bağlanmasını Anayasa'nın 118'inci maddesi bakımından sorunlu bulmuştur. Mahkeme aynı yaklaşımını daha sonraki kararlarında da sürdürmüştür.
İlk bakışta bu içtihat 7595 bakımından ciddi bir anayasal soru doğurmaktadır.
Fakat mesele göründüğünden biraz daha karmaşıktır.
7595 önceki MGK kararlarından farklı değerlendirilebilir mi?
Kanunun savunulabilecek anayasal yorumu şudur:
7595'te hukuki sonucu doğrudan MGK yaratmıyor olabilir.
Hukuki sonucu TBMM tarafından çıkarılan kanun önceden belirlemektedir. MGK ise güvenlik kurumlarının yaptığı maddi tespitin doğruluğunu teyit eden ve kanunda önceden belirlenmiş koşulun gerçekleştiğini ortaya koyan bir makam olarak düşünülebilir.
Başka bir ifadeyle savunma şöyle kurulabilir:
Hukuki sonucu MGK kararı yaratmıyor; kanun yaratıyor. MGK yalnızca kanunda öngörülen olgunun gerçekleştiğini teyit ediyor.
Bu yorum, 7595'i AYM'nin daha önce iptal ettiği doğrudan MGK kararına hukuki sonuç bağlayan düzenlemelerden ayırabilir.
Buna karşı ileri sürülebilecek görüş ise şöyledir:
Eğer binlerce soruşturma, kovuşturma, tutuklama ve kesinleşmiş cezanın hukuki rejimini fiilen harekete geçiren olay doğrudan “MGK kararının Resmî Gazete'de yayımlanması” ise, MGK kararı artık yalnızca siyasi tavsiye olmaktan çıkıp bireysel hukuki sonuçların zorunlu tetikleyicisi hâline gelmektedir.
İşte burada gerçek bir anayasal yorum alanı bulunmaktadır.
Bence kanunun en ciddi Anayasa m.118 tartışması da budur.
Kurul izin vermezse savcı soruşturma yapamayacak
Kanunun 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrası daha da hassas bir mesele ortaya çıkarmaktadır.
MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup kanun kapsamına giren bir suçun soruşturmasına bu tarihten sonra başlanacaksa, soruşturmanın yapılması Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığındaki Kurulun iznine bağlanmaktadır.
Bu Kurul ağırlıklı olarak yürütmenin üst düzey temsilcilerinden oluşmaktadır.
Dolayısıyla soru şudur:
Bir Cumhuriyet savcısının belirli bir suç hakkında soruşturma başlatıp başlatamayacağına yürütme ağırlıklı bir kurul karar verebilir mi?
Burada aceleci davranıp “izin sistemi varsa mutlaka Anayasa'ya aykırıdır” demek de doğru olmaz.
Türk hukukunda belirli kamu görevlileri veya belirli görevler bakımından soruşturmanın idari izne bağlandığı örnekler bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi de soruşturma izni sisteminin varlığını tek başına ve her durumda yargı bağımsızlığına aykırı kabul etmemiştir. MİT mensupları veya kamu görevlilerine ilişkin çeşitli izin rejimleri bunun örneklerindendir.
Ancak 7595'teki durum farklıdır.
Burada izin, belirli bir kamu görevlisinin görevini korumak amacıyla değil; belirli bir suç grubunun soruşturulmasını, siyasi-idari nitelikte bir geçiş süreci kapsamında sınırlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Bu nedenle özellikle üç sorunun cevabı önem kazanacaktır:
Kurul hangi ölçütlere göre izin verecektir?
İzin verilmemesi kararına karşı hangi etkili yargısal yol kullanılacaktır?
Kurulun takdir yetkisinin kanuni sınırı nedir?
Kanun bu konuda ne kadar açık ve öngörülebilir olursa anayasal risk o ölçüde azalacaktır.
Yargıtay ve istinaftaki dosyalara “bozma” emri
7595'in 4'üncü maddesi, erteleme kapsamına girecek suçlarla ilgili istinaf veya temyiz incelemesinde bulunan dosyalar hakkında bozma kararı verilmesini öngörmektedir.
Burada Anayasa'nın 9'uncu ve 138'inci maddeleri gündeme gelir.
Yargı yetkisi bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. Hâkimler görevlerinde bağımsızdır; hiçbir organ, makam, merci veya kişi mahkemelere ve hâkimlere yargı yetkisinin kullanılmasında emir ve talimat veremez.
Fakat yine önemli bir ayrım yapmak gerekir.
TBMM'nin ceza kanunlarını değiştirmesi, yeni bir hukuki durum yaratması ve bu yeni hukuk normunun görülmekte olan davalara uygulanmasını öngörmesi elbette mümkündür. Lehe ceza kanununun geçmişe uygulanması zaten ceza hukukunun temel ilkelerinden biridir.
Sorun, kanun koyucunun yeni normu belirlemekle yetinmeyip belirli bir dosya grubunda yargı organının vereceği kararın türünü doğrudan belirleyip belirleyemeyeceği noktasında yoğunlaşmaktadır.
“Yeni kanunu uygula” ile “dosyada bozma kararı ver” aynı şey değildir.
Bu hüküm de muhtemel anayasal denetimin dikkatle üzerinde duracağı alanlardan biri olacaktır.
Hak yoksunluklarının kaldırılmasında son söz yine yargıda
Kanunun 7'nci maddesi kapsamında Kurul, belirli koşullarda soruşturma, kovuşturma veya mahkûmiyet nedeniyle doğan hak yoksunluklarının kaldırılmasını ilgili mahkemeden ya da infaz hâkimliğinden isteyebilmektedir.
Burada önemli bir güvence vardır:
Kurul hak yoksunluğunu kendisi kaldırmamaktadır.
Son kararı yargı mercii vermektedir.
Bu nedenle yapı, doğrudan yürütmenin mahkûmiyet sonuçlarını ortadan kaldırması şeklinde okunmamalıdır.
Ancak başka bir soru devam etmektedir: Mahkemenin önüne bu talebin hangi kişiler için getirileceğini neden Kurul belirlemektedir? Kriterler yeterince nesnel değilse benzer hukuki durumdaki kişiler arasında farklı uygulamalar ortaya çıkabilir ve bu durum Anayasa'nın eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri bakımından tartışma yaratabilir.
Dolayısıyla burada sorun yargının tamamen devreden çıkarılması değil, yargısal mekanizmayı harekete geçiren seçimin ne ölçüde objektif olduğudur.
“Sorumluluğu doğmaz” hükmü ne kadar geniş?
Kanunun 10'uncu maddesi, kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğunun doğmayacağını düzenlemektedir.
Bu tür hükümlerin amacı anlaşılabilir.
Devlet, son derece hassas bir güvenlik ve toplumsal geçiş sürecinde görev alan kişilerin, kanunun kendilerine verdiği görevleri yerine getirmeleri nedeniyle ileride hukuki belirsizlik içerisinde bırakılmasını istemeyebilir.
Nitekim Türk hukukunda olağanüstü dönemlere veya özel devlet görevlerine ilişkin benzer koruma hükümleri daha önce de Anayasa Mahkemesinin önüne gelmiştir. Mahkemenin bu konudaki yaklaşımı, söz konusu korumanın kanunun çizdiği görev sınırları içerisinde yapılan işlemler bakımından değerlendirilmesi yönündedir.
Bu nedenle 7595'in 10'uncu maddesi, hukuka aykırı her davranışı kapsayan sınırsız bir “dokunulmazlık zırhı” şeklinde yorumlanmamalıdır.
Aksi yorum hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmakta güçlük çeker.
Görev sınırının aşılması, kişisel amaçla hareket edilmesi, kanunun izin vermediği bir fiilin gerçekleştirilmesi veya temel haklara açıkça aykırı eylemlerin sırf “süreç kapsamında görev yaptım” denilerek sorumsuzluk alanına alınması düşünülemez.
Bu nedenle maddenin anayasal açıdan korunabilmesi büyük ölçüde dar ve görevle bağlantılı yorumlanmasına bağlı olacaktır.
Kanunun anayasal açıdan güçlü tarafları da görülmeli
Eleştirel anayasa analizi yalnızca riskleri sıralamak anlamına gelmez.
7595 sayılı Kanunda anayasal güvenceyi güçlendiren bazı unsurlar da bulunmaktadır.
Örneğin soruşturma ve kovuşturmanın ertelenmesi Cumhuriyet savcısı veya mahkeme kararına bağlanmıştır. Savcılık ve mahkeme kararlarına karşı itiraz yolları vardır. Tutuklama ve adli kontrol tedbirleri otomatik olarak kaldırılmamakta, yetkili yargı merciinin değerlendirmesine bırakılmaktadır. Hak yoksunluklarının kaldırılmasında Kurul tek başına karar verememekte, mahkeme veya infaz hâkimliği kararı gerekmektedir. Ayrıca TBMM bünyesinde İzleme Komisyonu oluşturulması ve Kurulun Meclisi düzenli bilgilendirmesi öngörülmektedir.
Bütün bunlar kanun koyucunun geçiş sürecini tamamen idarenin takdirine bırakmadığını göstermektedir.
Ancak anayasal sorunların önemli bölümü zaten “yargı var mı, yok mu?” sorusundan değil, idare ile yargı arasındaki sınırın nerede çizildiği sorusundan doğmaktadır.
Hukuk devleti bakımından temel ölçü: Belirlilik
Anayasa'nın 2'nci maddesindeki hukuk devleti ilkesi yalnızca devletin kanunla hareket etmesini değil, kanunların belirli, öngörülebilir ve keyfî uygulamaya karşı koruyucu olmasını da gerektirir.
7595 açısından bu nedenle bazı kavramların uygulamada nasıl somutlaştırılacağı son derece önemlidir.
Örneğin:
“PKK/KCK ile bağlantılı her türlü oluşum” hangi ölçütlerle belirlenecektir?
Örgütün “fiilî varlığına son verdiği” ne zaman kabul edilecektir?
Silahların tamamının teslim edildiği nasıl doğrulanacaktır?
Kurul hangi kriterlerle yeni soruşturmaya izin verecektir?
Hak yoksunluklarının kaldırılmasını hangi ölçütlere göre isteyecektir?
“Gözlem raporları” kimler tarafından, hangi yöntemle hazırlanacaktır?
Bu soruların cevaplarının mümkün olduğunca normatif, nesnel ve denetlenebilir olması gerekir.
Çünkü bir geçiş kanununun siyasi amacı ne kadar güçlü olursa olsun, hukuki güvenlik ancak kuralların kişilere göre değil önceden belirlenmiş ölçütlere göre uygulanmasıyla sağlanabilir.
Anayasal değerlendirmede siyasi amaç ile hukuk tekniğini ayırmak gerekir
7595 sayılı Kanun tartışılırken iki farklı mesele sık sık birbirine karıştırılabilir.
Birincisi siyasi sorudur:
Türkiye'nin silahlı terörü sona erdirmek ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmek amacı meşru mudur?
İkincisi ise anayasal sorudur:
Bu meşru amaca ulaşmak için seçilen hukuki araçlar Anayasa'ya uygun mudur?
Birinci soruya olumlu cevap vermek, ikinci sorunun hiç sorulmamasını gerektirmez.
Tam tersine, böylesine tarihî ve hassas bir sürecin kalıcı olabilmesi için kullanılan araçların hukuk devleti bakımından mümkün olduğunca sağlam olması gerekir.
Çünkü büyük siyasi hedeflerin en güçlü güvencesi, hukukun askıya alınması değil; hukukun o hedefi taşıyabilecek kadar sağlam kurulmasıdır.
Sonuç: Af tartışmasından daha büyük bir anayasal sınav var
7595 sayılı Kanuna yalnızca “af mı, değil mi?” penceresinden bakmak, aslında metnin anayasal önemini küçültmek olur.
Evet, af tartışması önemlidir.
Özellikle soruşturma ve kovuşturmaların beş veya on yılın sonunda düşmesi, genel af hukukuna yaklaşan sonuçlar doğurmaktadır. Kesinleşmiş cezaların “infaz edilmiş sayılması” ise sıradan bir infaz ertelemesinin ötesine geçen, özel af ile özel geçiş rejimi arasında tartışmaya açık bir hukuki sonuç yaratmaktadır.
Fakat kanunun 467 oyla kabul edilmiş olması nedeniyle, olası af nitelendirmesinde Anayasa'nın 87'nci maddesindeki beşte üç çoğunluk eşiğinin sayısal olarak aşılmış olması önemli bir gerçekliktir.
Bu nedenle asıl anayasal sınav başka alanlarda yoğunlaşmaktadır.
MGK'nın tavsiye niteliğindeki kararının sistemin hukuki sonuçlarını harekete geçiren eşik olarak kullanılması...
Yeni soruşturmaların yürütme ağırlıklı Kurulun iznine bağlanması...
İstinaf ve temyizdeki dosyalar hakkında kanunla doğrudan bozma sonucunun öngörülmesi...
Hak yoksunluklarının kaldırılmasında Kurula verilen seçici başvuru yetkisi...
Ve görev yapan kişilerin hukuki, idari ve cezai sorumluluğunun doğmayacağına ilişkin geniş hüküm...
Bunların her biri ayrı ayrı anayasal değerlendirmeyi hak etmektedir.
Burada kesin hüküm vermek yerine daha güçlü bir hukuk devleti yaklaşımı benimsenmelidir:
7595 sayılı Kanunun siyasi amacı ile anayasal sağlamlığı birbirinin alternatifi değildir.
Türkiye terörü sona erdirirken hukuku zayıflatmak zorunda değildir. Tam tersine; silahların sustuğu yerde kuralları, yargıyı, hesap verebilirliği ve hukuki güvenliği daha da güçlendirmek mümkündür.
Çünkü kalıcı toplumsal barış yalnızca silahların bırakılmasıyla kurulmaz.
İnsanların, devletin aynı kuralları herkese uygulayacağına inanmasıyla kurulur.
Ve işte 7595 sayılı Kanunun gerçek anayasal sınavı burada başlayacaktır.
Serimizin üçüncü ve son yazısında artık hukuk tekniğinin dış çeperine çıkıp şu temel soruya bakacağız:
7595 sayılı Kanun toplumsal bütünleşme için yeterli mi?
Komisyon raporunda önerildiği hâlde kanuna girmeyen demokratikleşme, hukuk devleti, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, infaz sistemi, ifade özgürlüğü, toplumsal ve ekonomik entegrasyon, mağdur ve şehit ailelerinin konumu ile TBMM denetimi birlikte değerlendirilecek.
Çünkü terörün sona ermesi bir sürecin sonu olabilir.
Toplumsal bütünleşmenin başlaması ise bundan çok daha büyük bir meseledir.
SERİNİN ÜÇÜNCÜ YAZISI
Silahlar Susunca Ne Olacak? 7595 Sayılı Kanun Toplumsal Bütünleşme İçin Yeterli mi?
Oğuz Poyrazoğlu
Gazi Üniversitesi Teknoloji Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi
Gazete Ankara Dijital Haber Portalı
Kurucu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü – Köşe Yazarı
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr
Ana Kaynaklar
7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun – TBMM kabul edilmiş kanun metni
https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/KanunMetni/08e9230f-a758-4a9e-a2ec-42d8937100c8.htm
TBMM – 7595 sayılı Kanun Bilgileri
https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/Kanun/3270cca3-ed00-434b-aa64-019fd1c2dd00
TBMM – Kanun Teklifi Bilgileri ve Adalet Komisyonu Raporu, Esas No. 2/3793
https://www.tbmm.gov.tr/Yasama/KanunTeklifi/3270cca3-ed00-434b-aa64-019fd1c2dd00
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası – Anayasa Mahkemesi
https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/anayasa/
Anayasa Mahkemesi – E.2020/44, K.2020/41; infaz düzenlemeleri ile genel ve özel af ayrımı
https://normkararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/ND/2020/41
Anayasa Mahkemesi – Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'daki düzenlemeye ilişkin basın duyurusu
Anayasa Mahkemesi – MGK kararlarının tavsiye niteliği ve bu kararlara kendiliğinden hukuki sonuç bağlanması
Anayasa Mahkemesi – MGK kararına kendiliğinden hukuki sonuç bağlanmasına ilişkin karar değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi – Türk hukukunda af, genel af ve özel af üzerine akademik çalışma
https://ayam.anayasa.gov.tr/media/6816/13_ersin_sare.pdf
Anayasa Mahkemesi – Bir Ceza İnfaz Rejimi Olarak Erteleme
https://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg18/OZGENC.PDF
Anayasa Mahkemesi – Türk Hukukunda Af, 4454 ve 4616 Sayılı Kanunlarda Öngörülen Şartla Salıverme ve Ertelemeye İlişkin Çalışma
https://www.anayasa.gov.tr/media/4666/sozuer.pdf
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un 7595 sayılı Kanunun 467 oyla kabulüne ilişkin açıklaması
https://www.tbmm.gov.tr/Haber/Detay?Id=8228ae14-ad44-49ba-9542-019fed96d628
YORUM YAP