YAZARLAR

14 Ağustos 2026 Cuma, 16:29

Biz Ne Zaman Böyle Olduk? Bir Cuma Gününün Muhasebesi

Sosyal medyada karşılaştığımız mizahi bir görsel bazen uzun tartışmaların, akademik çalışmaların ve toplumsal eleştirilerin anlatmaya çalıştığı bir gerçeği birkaç cümleyle önümüze koyabiliyor. “Senin değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus” sözlerinden hareketle; toplumsal ahlakımızı, kamu hakkını, liyakati, emaneti, adalet duygusunu ve giderek aşınan güven ilişkilerimizi bir cuma günü yeniden düşünmeye ne dersiniz? Çünkü belki de asıl mesele başkalarının ne yaptığı değil, şikâyet ettiğimiz düzenin oluşmasına kendi küçük davranışlarımızla ne ölçüde katkıda bulunduğumuzdur.



Sosyal medyada bazen uzun uzun anlatılan bir mesele, bir karikatürün birkaç çizgisi ve birkaç cümlesiyle insanın önüne bütün çıplaklığıyla konulabiliyor. Bugün E. Rektör ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Özen’in başka bir hesaptan yeniden paylaşarak takipçileriyle buluşturduğu mizahi bir görsel de bende böyle bir karşılık buldu. İlk bakışta insanı tebessüm ettiren paylaşımın üzerinde biraz durduğunuzda, meselenin mizah sınırlarını aşarak insan, toplum, ahlak, kamu düzeni ve hatta geleceğimiz üzerine düşünmeye davet eden ciddi bir soruya dönüştüğünü görüyorsunuz.

Görselde Japonlara atfedilen dört basit davranış ilkesi sıralanıyor: “Senin değilse alma, doğru değilse yapma, gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus.” Hemen altında ise bizim gündelik dilimizde zaman zaman kullanılan, bazıları atasözüymüş gibi sunulsa da gerçekte daha çok yanlış davranışları mazur göstermeye yarayan birtakım sözlere gönderme yapılıyor. Burada mesele bu ifadelerin gerçekten Japon atasözü olup olmadığı veya Japon toplumunun bütünüyle bu dört ilkeye göre yaşayıp yaşamadığı değildir. Görselin asıl değeri, başkalarını değerlendirmekten önce kendimize bakmamızı sağlayacak bir ayna tutabilmesindedir.

Asıl Soru: Biz Neyi Normalleştirdik?

Belki de bugün sormamız gereken soru, “Japonlar neden böyle, biz neden şöyleyiz?” şeklindeki kolaycı bir kültür karşılaştırması değildir. Asıl mesele, doğru ile yanlış arasındaki sınırları gündelik hayatımızda ne ölçüde koruyabildiğimiz, hangi davranışları zaman içerisinde olağanlaştırdığımız ve yanlış olduğunu bildiğimiz birtakım tutumlara hangi mazeretlerle meşruiyet kazandırdığımızdır. Bir toplumun ahlaki yapısını yalnızca büyük suçlar, mahkeme dosyaları veya manşetlere yansıyan olaylar belirlemez; çoğu zaman çok daha küçük görünen tercihler, sessiz kabuller ve “bundan ne olacak” denilerek geçilen davranışlar o yapının temelini oluşturur.

Toplumsal çözülme dediğimiz süreç de çoğunlukla büyük kırılmalarla başlamaz. Önce küçük bir haksızlığı önemsememeye başlar, ardından bir ayrıcalığı “herkes yapıyor” diyerek kabulleniriz; hak etmediğimiz bir imkân önümüze geldiğinde bunun gerçekten bizim hakkımız olup olmadığını sormaktan vazgeçeriz. Bir tanıdık aracılığıyla öne geçmeyi maharet, kamuya ait bir imkândan şahsi biçimde yararlanmayı fırsat, görevin gereğini yerine getirmeden karşılığını almayı beceriklilik olarak görmeye başladığımızda ise ahlaki sorun artık tek tek insanların davranışının ötesine geçerek toplumsal bir alışkanlığa ve giderek bir yönetim kültürü problemine dönüşür.

Yanlışın En Tehlikeli Hâli: Normalleşmesi

Tehlike tam da burada başlar. Yanlış davranışın kendisinden daha ağır olan şey, onun yanlış olduğuna dair toplumsal hassasiyetin kaybolmasıdır. İnsan yaptığı yanlıştan dolayı rahatsızlık duyuyorsa vicdan hâlâ konuşuyor demektir; fakat yanlış davranış övülmeye, akıllılık, beceriklilik veya iş bilirlik olarak takdim edilmeye başlanmışsa mesele çok daha derindir. Çünkü o noktada yalnızca bireysel ahlak değil, toplumu bir arada tutan ortak değerler sistemi ve güven duygusu da aşınmaya başlamıştır.

Bir insanın yanlış yapması elbette mümkündür. İnsan hata yapan bir varlıktır ve hayatın içerisinde hepimizin yanlışları vardır. Fakat bir toplum açısından belirleyici olan, yanlış yapan insanın varlığından çok, o yanlış karşısında toplumun geliştirdiği tavırdır. Yanlış ayıplanıyor mu, yoksa takdir mi ediliyor; hak eden mi örnek gösteriliyor, kısa yoldan kazanan mı; dürüst insanın mı itibarı artıyor, yoksa kuralları aşmanın yolunu bulan kişinin mi? İşte bir toplumun geleceğini belirleyen esas sorular bunlardır.

Emanet Yalnızca Bize Bırakılan Bir Eşya Değildir

Bir cuma günü üzerinde düşünmeye değer kavramların başında kuşkusuz emanet gelir. Emanet yalnızca birinin bize bıraktığı maddi bir eşya değildir; makam da emanettir, görev de emanettir, bilgi de emanettir, yetki de emanettir, kamu kaynağı da emanettir. İnsan kendisine verilen bir görevi yalnızca sahip olduğu bir hak olarak değil, hesabını vermesi gereken bir sorumluluk olarak görmeye başladığında ahlak ile kamu yönetimi arasındaki güçlü bağ da ortaya çıkar.

Diyanet İşleri Başkanlığının emanet ve liyakat üzerine yayımlanan değerlendirmelerinde de emaneti ehline vermenin liyakatle doğrudan ilişkili olduğu, kişinin üstlendiği işi yerine getirecek bilgi, beceri ve yeterliliğe sahip bulunmasının ahlaki sorumluluğun parçası olduğu vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım aslında yalnızca dinî veya ahlaki bir öğüt değil, sağlıklı çalışan kurumların da temel prensiplerinden biridir.

Bir makam insanı değerli kılmaz; asıl olan insanın bulunduğu makama değer katabilmesidir. Yetkiyi bir imtiyaz değil sorumluluk, görevi bir kazanç kapısı değil emanet, makamı ise kişisel statü alanı değil kamuya hizmet vasıtası olarak görebildiğimiz ölçüde kurumlarımız güçlenir.

Liyakat Bir Yönetim Tekniği Değil, Adalet Meselesidir

Bu bakımdan liyakat yalnızca insan kaynakları yönetiminin veya kamu personel sisteminin teknik bir konusu olarak görülmemelidir. Liyakat aynı zamanda hak, adalet ve toplumsal güven meselesidir. Bir göreve yeterli olmadığı hâlde getirilen kişi yalnızca o kurumun verimliliğini düşürmez; aynı zamanda o göreve bilgisi, emeği ve yeterliliği bakımından daha uygun olan insanların önündeki hakkaniyet zeminini de zedeler.

Bunun toplumsal maliyeti ise tek bir kişinin uğradığı mağduriyetten çok daha büyüktür. Çünkü insanlar zaman içerisinde çalışmanın, öğrenmenin, üretmenin ve kendisini geliştirmenin değil, doğru kişilere ulaşabilmenin veya güçlü ilişkiler kurabilmenin daha belirleyici olduğuna inanmaya başlarsa toplumsal motivasyon ciddi biçimde zarar görür. Özellikle gençlerin “Ne kadar çalışırsam çalışayım sonucu başka ilişkiler belirleyecek” düşüncesine kapılması, bir ülkenin insan kaynağı açısından karşılaşabileceği en tehlikeli sorunlardan biridir.

Gençlere verebileceğimiz en büyük güvence herkesin aynı noktaya ulaşacağı vaadi değildir. Asıl güvence, çalışanın, üretenin, bilenin, kendisini geliştirenin ve hak edenin önünün kesilmeyeceğine dair güçlü bir adalet duygusunun oluşturulmasıdır.

Adalet Zayıfladığında Güven de Zayıflar

Adalet duygusunun zayıfladığı yerde güvenin güçlü kalması kolay değildir. İnsanlar kuralların herkese aynı uygulanmadığını, hak edenle etmeyen arasında yeterli ayrım yapılmadığını veya bazı kişilerin sahip oldukları ilişkiler sayesinde başkalarının önüne geçebildiğini düşünmeye başladıklarında yalnızca kurumlara değil, zaman içerisinde birbirlerine karşı da mesafe geliştirmeye başlarlar.

OECD'nin kamu dürüstlüğüne ilişkin çalışmalarında da kamu bütünlüğü yalnızca yolsuzluğun önlenmesi biçiminde ele alınmamakta; etik değerlerin, kamu yararının ve ortak normların günlük karar alma süreçlerine yerleştiği bütüncül bir sistem olarak değerlendirilmektedir. OECD'nin yaklaşımı, kamu dürüstlüğü ile kurumsal güven, hesap verebilirlik ve iyi yönetişim arasındaki ilişkinin önemine dikkat çekmektedir.

Bir ülkede herkes sürekli birbirinden şüphe ediyorsa, her işlem için çok sayıda denetim mekanizmasına ihtiyaç duyuluyorsa ve insanlar karşılarındaki kişinin kurala uyacağından emin olamıyorsa bunun ekonomik ve sosyal maliyeti de yükselir. Güven yalnızca ahlaki bir kavram değildir; aynı zamanda ekonomik hayatın, kamu yönetiminin ve toplumsal iş birliğinin görünmeyen sermayesidir.

Devletin Malı Kimin Malıdır?

Kamu malına bakışımız da aynı ahlaki zeminde değerlendirilmelidir. Halk arasında geçmişten bugüne dolaşan ve kimi zaman mizah konusu yapılan “devletin malı” anlayışı, üzerinde özellikle düşünmemiz gereken zihniyet problemlerinden birine işaret eder. Çünkü devletin malı sahipsiz bir mal değildir; aksine milyonlarca insanın emeğinin, vergisinin ve ortak hakkının toplandığı bir emanettir.

Kamu binasında gereksiz yere yanan bir lambadan amacı dışında kullanılan resmî araca, israf edilen büro malzemesinden ihtiyaç bulunmadığı hâlde yapılan harcamaya kadar her mesele doğrudan veya dolaylı biçimde toplumun ortak hakkına dokunur. Devlet bütçesindeki hiçbir para gökten inmiyor; o kaynak çiftçinin, esnafın, işçinin, memurun, sanayicinin, girişimcinin ve toplumun bütün kesimlerinin oluşturduğu ekonomik değerden meydana geliyor.

Bu nedenle “devletin malı” dediğimiz şey aslında hepimizin malıdır; fakat tam da hepimizin olduğu için hiç kimsenin şahsi malı değildir.

Diyanet İşleri Başkanlığının “Kul ve Kamu Hakkı” başlıklı hutbesinde de kamu malının toplumun ortak hakkını temsil ettiği ve bu hakka yönelik ihlallerin yalnızca idari veya hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve dinî sorumluluk doğurduğu vurgulanmaktadır. Kamu hakkının çok sayıda insanın hakkını içerisinde taşıması, bu konudaki sorumluluğu daha da ağırlaştırmaktadır.

Kamu Görevi Bir Ayrıcalık Değil, Sorumluluktur

Türkiye’de kamu yönetiminin etik çerçevesi de benzer bir anlayış üzerine kurulmuştur. Kamu Görevlileri Etik Kurulu tarafından benimsenen etik davranış ilkeleri içerisinde dürüstlük, tarafsızlık, saydamlık, hesap verebilirlik, kamu yararını gözetme ve görev sırasında elde edilen yetkinin kişisel çıkarlardan uzak biçimde kullanılması önemli bir yer tutmaktadır.

Bunun anlamı açıktır: Kamu görevlisine verilen yetki kişisel bir üstünlük veya ayrıcalık değil, toplum adına kullanılan ve hesabı verilmesi gereken bir sorumluluktur. Devlet makamlarının itibarı da yalnızca binalardan, unvanlardan veya protokollerden kaynaklanmaz; o makamları kullanan insanların davranışlarıyla oluşur.

Dolayısıyla vatandaş devlete yalnızca kanun metinleri üzerinden bakmaz. Karşılaştığı memurun tavrında, öğretmenin görev anlayışında, yöneticinin adaletinde, polisin tutumunda, hekimin ilgisinde ve kamu kaynağının kullanılma biçiminde devleti görür. Kamu ahlakı tam da bu nedenle devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin merkezindedir.

Kimse Görmüyorken Biz Kimiz?

İnsan zaman zaman kendisine bazı soruları sormalıdır. Kamuya ait bir imkânı kendi malımız kadar dikkatli kullanıyor muyuz; bize verilen görevi kimse denetlemiyorken de aynı özenle yerine getiriyor muyuz; hak etmediğimiz bir ayrıcalık önümüze geldiğinde bundan vazgeçebiliyor muyuz; gerçekten yeterli olmadığımız bir göreve yalnızca imkânımız bulunduğu için talip oluyor muyuz?

Bu soruların nihai cevabı mevzuat kitaplarında bulunmaz. Çünkü hukuk davranışın asgari sınırlarını çizerken, ahlak çoğu zaman insanın kimse görmediğinde nasıl davrandığını belirler. Kamera bulunmadığı hâlde trafik kuralına uymak, denetçi gelmeyeceği bilindiği hâlde görevini doğru yapmak, kimsenin öğrenmeyeceğini düşündüğümüz bir durumda başkasının hakkına dokunmamak, insanın dış denetimden önce kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin göstergesidir.

Belki de gerçek karakter, insanların bizi gördüğü zamanlarda değil, hiç kimsenin görmediğine inandığımız anlarda ortaya çıkmaktadır.

“Gerçek Değilse Söyleme” Çağımızın Büyük Meselesi

Görselde yer alan “Gerçek değilse söyleme, bilmiyorsan sus” ifadeleri sosyal medya çağında geçmişte olduğundan çok daha büyük bir anlam taşımaktadır. Çünkü artık yanlış bilgi kahvehane masasındaki birkaç insan arasında kalmıyor; birkaç saniye içerisinde binlerce, hatta milyonlarca kişiye ulaşabiliyor.

Doğruluğunu araştırmadan bir paylaşımı yaymak, kaynağını bilmediğimiz bir iddiayı gerçekmiş gibi aktarmak veya yeterli bilgi sahibi olmadığımız alanlarda kesin hükümler vermek yalnızca kişisel bir ifade tercihi olarak değerlendirilemez. İnsanların itibarı, toplumun huzuru, kurumlara duyulan güven ve hatta kimi zaman insanların hayatları yanlış bilgi nedeniyle zarar görebilmektedir.

Bu nedenle “bilmiyorsan sus” ifadesini düşünceyi susturmak şeklinde değil, bilgi karşısında sorumluluk sahibi olmak biçiminde okumak gerekir. İnsan elbette soracak, araştıracak, tartışacak ve görüşünü açıklayacaktır; ancak bildiği ile zannettiğini, veri ile kanaatini, gerçek ile söylentiyi birbirinden ayırabilmelidir.

Bugünün bilgi çağında belki de en önemli entelektüel erdemlerden biri, gerektiğinde “Bu konuda yeterli bilgim yok, önce öğrenmeliyim” diyebilme olgunluğudur.

Meseleyi Yalnızca Yöneticilere Yükleyemeyiz

Bütün bunları konuşurken meseleyi yalnızca kamuda görev yapanlara, siyasetçilere, yöneticilere veya belirli toplumsal kesimlere yüklemek de kolaycılık olur. Bir toplumun ahlaki iklimini hep birlikte oluştururuz.

Esnaf tartıda eksik verdiğinde, öğretmen görevini savsakladığında, öğrenci kopya çektiğinde, akademisyen üretmediği bilgiyi üretmiş gibi gösterdiğinde, işçi işini bilerek özensiz yaptığında, işveren çalışanın hakkını geciktirdiğinde, vatandaş tanıdığı aracılığıyla hakkı olmayan bir hizmete önden ulaşmaya çalıştığında aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşırız.

Toplumsal ahlak başkasından beklenen soyut bir erdem değil, herkesin kendi bulunduğu yerde inşa ettiği ortak bir değerdir.

Bu nedenle sürekli “Onlar neden böyle?” diye sormadan önce zaman zaman “Ben ne yapıyorum?” sorusunu da kendimize yöneltmemiz gerekiyor.

Adaleti Kendimiz İçin İstediğimiz Kadar Başkası İçin de İstiyor muyuz?

Belki de en zor mesele burada başlıyor. Hepimiz adalet istiyoruz; fakat adalet kendi menfaatimize dokunduğunda aynı kararlılığı gösterebiliyor muyuz? Liyakatin öneminden söz ediyoruz; fakat tercih yapmak zorunda kaldığımızda gerçekten ehil olanı mı, yoksa bize yakın olanı mı seçiyoruz? İsraftan şikâyet ediyoruz; fakat başkasına veya kamuya ait olanı kendi malımız kadar özenli kullanıyor muyuz?

İnsanların dedikodu yapmasından rahatsız oluyoruz; ancak doğruluğunu bilmediğimiz bir haberi başkasına aktarmaktan kendimizi alıkoyabiliyor muyuz? Ayrıcalıklardan şikâyet ediyoruz; fakat o ayrıcalık bize teklif edildiğinde reddedebiliyor muyuz?

İnsanlığın en eski ahlaki problemlerinden biri belki de kendimiz için istediğimiz ölçüyü başkasına uygulamakta zorlanmamızdır. Ahlakın gerçek sınavı, çıkarlarımızla değerlerimizin karşı karşıya geldiği anda başlar.

Dürüstlük, dürüst olmanın herhangi bir bedelinin bulunmadığı zamanlarda kolaydır; asıl dürüstlük bir menfaatten vazgeçmeyi gerektirdiğinde ortaya çıkar. Adalet de bizim lehimize sonuç verdiğinde değil, gerektiğinde aleyhimize sonuç doğurmasına rağmen onu savunmaya devam edip edemediğimizle ölçülür.

Cuma Gününü Bir Vicdan Muhasebesine Dönüştürebilir miyiz?

Cuma günleri birbirimize hayır duaları göndermek, güzel sözler paylaşmak ve iyi dileklerde bulunmak elbette değerlidir. Ancak belki cuma gününü daha anlamlı hâle getirecek alışkanlıklardan biri, haftada en az bir defa başkalarını değil kendimizi hesaba çekebilmek olacaktır.

Geçen bir hafta içerisinde kimin hakkını ihmal ettiğimizi, hangi konuda adaletten uzaklaştığımızı, hangi emaneti gerektiği gibi korumadığımızı, doğruluğunu bilmediğimiz hangi sözü aktardığımızı ve hangi durumda kendi menfaatimizi başkasının hakkının önüne koyduğumuzu düşünmek, kimi zaman uzun nasihatlerden çok daha dönüştürücü olabilir.

Çünkü insanın en kolay yaptığı şey başkasının yanlışını görmek, en zor yaptığı şey ise kendi davranışını aynı ölçüyle değerlendirmektir. Vicdan muhasebesi tam da bu nedenle insanın kendisine karşı dürüst olabilme cesaretidir.

Başka Toplumlarda Aradığımız Değerler Aslında Bizde de Var

Doğruluk, emanet, adalet ve liyakat konusunda başka toplumların kültürlerine bakarak kendimizi yeniden keşfetmeye ihtiyacımız bulunmadığını da hatırlamak gerekir. Bizim medeniyet anlayışımızın merkezinde zaten kul hakkı, emanete riayet, adalet, helal kazanç, ölçü ve tartıda doğruluk, işi ehline verme, yetimin hakkını koruma ve komşunun hukukunu gözetme bulunmaktadır.

Dolayısıyla esas mesele yeni ahlaki ilkeler keşfetmek değil, yüzyıllardır doğru olduğunu söylediğimiz ilkeleri gündelik hayatın gerçek davranışlarına dönüştürebilmektir.

Çocuklarımıza dürüstlüğü anlatmak değerlidir; fakat onların bizi dürüst görmesi çok daha değerlidir. Gençlere liyakati öğretmek önemlidir; ancak onların hak eden insanların gerçekten ilerleyebildiğini görmesi çok daha etkilidir. Kamu malının öneminden söz etmek gereklidir; fakat kamuya ait bir imkânla karşılaştığımızda onu kendi malımızdan daha yüksek bir hassasiyetle korumak esas olandır.

Çünkü değerler anlatıldıkları ölçüde değil, yaşandıkları ölçüde topluma yerleşir.

Güçlü Toplumun Görünmeyen Temeli

Başlangıçtaki dört cümleye yeniden dönersek, aslında oldukça geniş bir ahlak dünyasının birkaç basit ilkenin içerisinde ifade edilebildiğini görürüz: Senin değilse alma; doğru değilse yapma; gerçek değilse söyleme; bilmiyorsan sus.

Bunlara kendi medeniyet ve ahlak anlayışımızdan birkaç ölçü daha eklemek mümkündür: Hak etmediğine talip olma, sana emanet edilene ihanet etme, kamuya ait olanı sahipsiz sanma, ehil olmadığın görevi isteme ve kendi hakkını koruduğun kadar başkasının hakkını da gözet.

Güçlü toplumların sırrı yalnızca iyi yazılmış kanunlarda, büyük kurumlarda, gelişmiş teknolojilerde veya ağır yaptırımlarda aranamaz. Asıl güç, insanların kanun kendilerini görmediğinde de doğru olanı yapabilmelerinde, başkalarının hakkını kendi hakkı kadar önemli kabul etmelerinde ve ellerine geçen imkânı yalnızca kullanabilecekleri bir fırsat değil, aynı zamanda hesabını verecekleri bir sorumluluk olarak görebilmelerinde saklıdır.

Hukukun ulaşamadığı yerde vicdan, denetimin bulunmadığı yerde ahlak ve kişisel menfaatin başladığı yerde adalet devreye girebiliyorsa, bir toplumun temelleri gerçekten sağlamdır.

Belki Önce Kendimize Sormalıyız

Bugün cuma. Bu vesileyle başkalarının eksikliklerini sıralamak yerine kendimize daha zor fakat daha anlamlı bir soru yöneltebiliriz:

Şikâyet ettiğimiz toplumun yanlışlarının ne kadarını kendi küçük davranışlarımızla biz yeniden üretiyoruz?

Bu soruya başkalarının duymasını beklemeden kendi içimizde samimiyetle cevap verebilirsek, belki değişimin başlangıç noktasını da bulmuş oluruz. Çünkü toplum dediğimiz yapı bizden bağımsız ve uzağımızda duran soyut bir varlık değildir; ailede, iş yerinde, sokakta, okulda, üniversitede, kamu kurumunda, pazarda, trafikte ve sosyal medyada sergilediğimiz davranışların toplamıdır.

Bir ülkenin geleceği büyük projelerle, yüksek teknolojilerle, fabrikalarla, üniversitelerle ve görkemli yatırımlarla inşa edilebilir; fakat bütün bunların üzerinde yükseleceği sağlam toplumsal zemin ancak güven, adalet, liyakat, emanet bilinci ve ahlakla oluşturulabilir. Ekonomik kalkınma kadar ahlaki kalkınmaya, teknolojik ilerleme kadar toplumsal güvene, kurumsal büyüme kadar kamu vicdanına da ihtiyaç vardır.

Bu cuma günü birbirimize “Hayırlı cumalar” derken, belki sözümüzün yanına sessiz fakat güçlü bir temenni daha ekleyebiliriz:

Hakkı gözettiğimiz, emaneti koruduğumuz, bilmediğimiz yerde öğrenmeyi, yanlış olduğunda vazgeçmeyi, hak etmediğimizde geri durmayı ve adalet bizim aleyhimize olduğunda dahi onu savunmayı başarabildiğimiz bir toplum olabilmek dileğiyle…

Hayırlı cumalar.

Dr. Oğuz Poyrazoğlu
Öğr. Üyesi – Gazi Üni. Teknoloji Fak. İmalat Müh. Böl.
Gazete Ankara DHP Kurucusu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü – Köşe Yazarı
opoyrazoglu@gazeteankara.com.tr


Kaynaklar

Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü – Türkçe Hutbeler
https://dinhizmetleri.diyanet.gov.tr/kategoriler/yayinlarimiz/hutbeler/t%C3%BCrk%C3%A7e

T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu – Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri ile Başvuru Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik
https://www.etik.gov.tr/media/qqlbucy3/kamugorevlilerietikdavranisilkeleriilebasvuruusulveesaslariyonetmelik.pdf

T.C. Kamu Görevlileri Etik Kurulu – Kurul Hakkında
https://www.etik.gov.tr/kurumsal/kurul-hakkinda/

OECD – Recommendation of the Council on Public Integrity
https://legalinstruments.oecd.org/en/instruments/OECD-LEGAL-0435

OECD – Public Integrity
https://www.oecd.org/en/topics/public-integrity.html

YORUM YAP

Yorumu Gönder

YORUMLAR (0)