Üç Büyük İlahi Dinin Mesajları ve İnsanlığın Unuttuğu Sorumluluk
İnsanlık tarihi yalnızca savaşların, göçlerin ve siyasal dönüşümlerin tarihi değildir. Aynı zamanda insanın hakikat arayışının, yaşadığı dünyayı anlamlandırma çabasının ve ilahi mesajlarla kurduğu ilişkinin de tarihidir. Bu bağlamda üç büyük ilahi dinin temel referansları olan kutsal kitaplara baktığımızda aslında son derece açık ve yalın mesajlarla karşılaşırız.
Geleneksel yorumların ve tarihsel tartışmaların ötesinde, bu üç kitabın insanlığa verdiği temel çağrıyı üç kelimeyle özetlemek mümkündür: sev, yaşat ve oku.
İncil’in merkezinde sevgi vardır. Bu sevgi yalnızca bireysel bir duygu değil, insan ilişkilerini ve toplumların ahlaki temelini şekillendiren güçlü bir ilkedir. Komşunu sevmek, düşmanına bile merhamet göstermek, affetmek ve barışı tercih etmek gibi ilkeler, Hristiyan ahlakının en temel çağrıları arasında yer alır. Bu ilkeler yalnızca bireysel yaşam için değil, toplumların ve devletlerin davranışları için de güçlü bir ahlaki referans sunar.
Bununla birlikte tarih boyunca ve günümüzde bu mesaj ile siyasal gerçeklikler arasında ciddi bir gerilim yaşandığı görülür. Modern dünyanın acımasız rekabeti, ulusal çıkarların mutlaklaştırılması ve güç politikalarının hâkimiyeti, sevgi ve merhamet merkezli bu öğretilerin çoğu zaman siyasal pratikte geri planda kalmasına yol açmaktadır. Devletler çoğu zaman güvenlik, ekonomik çıkar veya jeopolitik üstünlük gerekçeleriyle hareket ederken, dini ve ahlaki değerler söylem düzeyinde kalabilmektedir.
Bu durum özellikle kendisini Hristiyan olarak tanımlayan siyasal liderlerin politikaları tartışılırken daha da görünür hâle gelir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlık yapan Donald Trump’ın Hristiyan kimliğiyle siyaset sahnesinde yer alması, fakat aynı zamanda Venezuela, İran veya başka ülkelere yönelik haksız yaptırımlar ve askeri müdahale tehditleri gibi politikaları savunması, birçok kişi tarafından İncil’de vurgulanan sevgi ve merhamet ilkeleriyle karşılaştırılarak sorgulanmaktadır. Bu tür örnekler, dini kimliğin bireysel inanç ile devlet yönetimi arasındaki karmaşık ilişkiyi ortaya koyar.
Bir devlet başkanının görevi çoğu zaman ulusal güvenliği sağlamak ve ülkesinin çıkarlarını korumak olarak tanımlanır. Ancak bu görev ile dini öğretilerin evrensel barış ve merhamet çağrısı arasında zaman zaman etik olmayan sonuçlar doğar. Hristiyanlık öğretisinde düşmanı sevmek, barış aramak ve şiddeti son çare olarak görmek önemli bir yer tutarken; uluslararası siyasette güç dengeleri, askeri caydırıcılık ve stratejik çıkarlar belirleyici olabilmektedir.
Bu nedenle İncil’in sevgi merkezli mesajı günümüz dünyasında yalnızca bireysel bir ahlak öğretisi olarak değil, aynı zamanda siyaset ve güç ilişkileri için de bir vicdan çağrısı olarak okunabilir. Devletlerin ve liderlerin kararları çoğu zaman karmaşık jeopolitik hesaplarla şekillense de, sevgi, merhamet ve insan onurunu önceleyen etik ilkeler küresel barış için hâlâ güçlü bir ideal olarak varlığını sürdürmektedir. Bu ideal ile gerçek dünya politikaları arasındaki mesafe ise, modern çağın en önemli ahlaki tartışmalarından birini oluşturmaya devam etmektedir.
Benzer biçimde Tevrat’ın temel mesajlarından biri hayatı korumaktır. Yaşatmak yalnızca bir insanın fiziksel varlığını sürdürmesi anlamına gelmez; aynı zamanda adaletin tesis edilmesi, zulme karşı durulması ve insan hayatının kutsallığının savunulması anlamına gelir. Yahudi ahlaki geleneğinde insan hayatının değeri son derece yüksektir; bir hayatı kurtarmanın tüm dünyayı kurtarmak kadar büyük bir anlam taşıdığı düşüncesi bu anlayışın güçlü bir ifadesidir. Bu nedenle Tevrat’ın etik çağrısı yalnızca bireysel bir erdem değil, toplumsal düzenin ve siyasal sorumluluğun da temel ilkelerinden biri olarak görülür.
Ancak tarihsel süreçte insanlık bu ilkeyi her zaman hayata geçirememiştir. Güç mücadeleleri, savaşlar, etnik ve dini ayrımcılıklar çoğu zaman hayatı koruma ilkesinin önüne geçmiştir. Devletler güvenlik, toprak veya siyasi üstünlük gerekçeleriyle hareket ederken, kutsal metinlerde vurgulanan merhamet ve adalet çağrıları çoğu zaman gölgede kalmıştır. Böyle durumlarda dini metinler insanların vicdanını uyaran ahlaki referanslar olarak yeniden hatırlanır.
Günümüzde Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar da bu etik gerilimi açık biçimde göstermektedir. İsrail ile Filistin arasında özellikle Gazze’de yaşanan katliamlarda, İsrail hükümetinin politikaları ve bu politikaların mimarlarından biri olarak görülen Benjamin Netanyahu’nun liderliği de uluslararası tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesi ve büyük bir insani krizin ortaya çıkması dünya kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açmaktadır. Birçok insan hakları savunucusu ve uluslararası kuruluş, sivillerin korunmasının ve insani hukukun gözetilmesinin her türlü siyasi ve askeri hedefin önünde gelmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bazı çevreler yaşananları ağır insan hakları ihlalleri veya soykırım olarak nitelendirirken, bu tartışmalar uluslararası hukuk ve etik açısından önemli bir gündem oluşturmaktadır.
Buna ek olarak İsrail ile İran arasındaki gerilimin savaşa dönüşmesi, bölgesel ve küresel düzeyde yeni bir felaket ihtimali konusunda kaygı yaratmaktadır. Böyle bir çatışma yalnızca savaşın taraflarını değil, tüm bölgeyi ve hatta dünya siyasetini etkileyebilecek sonuçlar doğurabilir. Bu durum, devletlerin güvenlik kaygıları ile insan hayatını koruma sorumluluğu arasındaki dengeyi ne kadar zor kurduklarını bir kez daha göstermektedir.
Oysa Tevrat’ın hayatı koruma çağrısı, yalnızca bireylerin değil toplumların ve devletlerin de sorumluluğunu hatırlatan evrensel bir etik uyarıdır. Bir insanın hayatını korumak, onun onurunu, güvenliğini ve temel haklarını savunmak anlamına gelir. Bu ilke, savaşın kaçınılmaz göründüğü zamanlarda bile sivillerin korunması, adaletin gözetilmesi ve barış yollarının aranması gerektiğini hatırlatır.
Bu nedenle kutsal metinlerin ortaya koyduğu ahlaki idealler ile modern dünyanın siyasi gerçekliği arasındaki mesafe günümüzde de tartışılmaya devam etmektedir. Gazze’de yaşanan insani trajedi, bölgedeki savaşlar ve uluslararası güç mücadeleleri, insanlığın hâlâ hayatı koruma ilkesini evrensel bir değer olarak hayata geçirmekte zorlandığını göstermektedir. Belki de bugün en önemli soru şudur: İnsanlık, kutsal metinlerin yüzyıllar önce ortaya koyduğu “yaşatmak” ilkesini gerçekten küresel siyasetin merkezine yerleştirebilecek midir?
Kur’an’ın ilk emri olan Kur’an’daki “oku” çağrısı, sadece kitap okumak anlamına gelmez. Bu çağrı; düşünmeyi, araştırmayı, sorgulamayı, öğrenmeyi ve bilgi üretmeyi ifade eder. Yani insanın hem kendini hem de evreni anlaması için aklını ve bilgisini kullanması gerektiğini vurgular. Bu yönüyle İslam’ın temelinde bilgiye ve öğrenmeye verilen büyük değer vardır.
Ancak tarihsel süreçte ve özellikle günümüz Müslüman toplumlarına bakıldığında, bu ilkenin her zaman yeterince uygulanmadığı görülmektedir. Birçok Müslüman toplumda bilimsel araştırma, eleştirel düşünme ve bilgi üretimi beklenen düzeyde değildir. Eğitim sistemlerindeki sorunlar, ezberci anlayışın yaygın olması ve sorgulamanın bazen teşvik edilmemesi gibi nedenler, “oku” emrinin ifade ettiği derin anlamın tam olarak hayata geçirilememesine yol açmaktadır.
Oysa İslam medeniyetinin geçmişine bakıldığında, özellikle İslam’ın Altın Çağı olarak adlandırılan dönemlerde Müslüman bilim insanları matematik, tıp, astronomi ve felsefe gibi alanlarda önemli çalışmalar yapmış ve dünyadaki bilimsel gelişmelere büyük katkı sağlamıştır. Bu durum, Kur’an’ın bilgiye verdiği değerin tarihsel olarak da uygulandığını göstermektedir.
Bu nedenle verilen ifade, günümüz Müslümanlarına bir hatırlatma ve eleştiri niteliği taşır. Yani Müslüman toplumların yeniden okumaya, araştırmaya, bilime ve eleştirel düşünmeye önem vermesi, Kur’an’ın ilk emrinin gerçek anlamını yerine getirmesi gerektiğini anlatır.
Kısaca ifade etmek gerekirse: Oku emri, Kur’an’ın bilgiye verdiği önemi vurgularken, günümüzde Müslüman toplumların bu ilkeyi yeterince uygulayamamasını eleştirmekte ve yeniden bilgi üretimine yönelmeleri gerektiğini ifade etmektedir.
Bu noktada ortaya düşündürücü bir tablo çıkar: Müslümanlar okumadı, Hristiyanlar sevmedi, Yahudiler ise yaşatmadı.
Elbette bu ifade mutlak bir yargı değildir; zira her toplum içinde bu değerlere sadık kalan sayısız insan vardır. Ancak burada dile getirilen şey, insanlığın genel eğilimine dair eleştirel bir gözlemdir. Sorun dinlerin mesajında değil, o mesajları taşıması gereken insanların pratiğinde ortaya çıkmaktadır.
Aslında mesele oldukça basittir: Eğer insanlık gerçekten okusa, sevse ve yaşatsa, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu birçok sorun belki de hiç yaşanmayacaktır. Bilgisizlik, nefret ve şiddet büyük ölçüde azalacak; yerini anlayış, merhamet ve adalet alacaktı.
Dolayısıyla ilahi kitapların mesajı karmaşık değildir. Karmaşık olan insanın kendi çıkarları, korkuları ve önyargılarıdır. İnsanlık bu basit ama güçlü çağrıyı yeniden hatırlamak zorundadır.
Çünkü okumayan akıl karanlığa, sevmeyen kalp nefrete, yaşatmayan güç ise zulme dönüşür.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir mesaj değil, var olan mesajı yeniden anlamaktır. İlahi kitapların sayfalarında yazılı olan bu üç kelime belki de insanlığın geleceğini yeniden inşa edebilecek kadar güçlüdür: Oku, sev ve yaşat.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP