Ramazan Sofrası Kurulduğu Yere Göre Anlam Kazanır
Her yıl Ramazan gelir; takvim yaprakları değişir ama insanın gönlünde açılan o rahmet mevsimi hep aynı yerden başlar: Vicdandan… Ramazan, sadece midenin değil, nefsin de terbiye edildiği bir irfan mektebidir. Açlıkla incelen ruh, susuzlukla berraklaşan idrak ve sabırla olgunlaşan bir kalp…
Oruç, insanı yoksulluğun kıyısına götürür; bir günlüğüne de olsa mahrumiyetin ne demek olduğunu öğretir. İşte bu yüzden oruç, en çok da başkasının açlığını anlayabildiğimiz zaman kemale erer. Aç kalmak kolaydır; zor olan, başkasının açlığını yüreğinde hissetmektir.
Bugün iftar sofralarına baktığımızda, çoğu zaman bir ibadetin sükûnetini değil, bir davetin ihtişamını görüyoruz. Gösterişli salonlarda, kristal avizelerin ışığı altında, adeta yarışır gibi hazırlanan uzun masalar… Çeşit çeşit yemekler, birbirini gölgede bırakacak sunumlar, israf sınırında dolaşan tabaklar… Davetler, listeler, protokoller… Oysa oruç, insanı sadeleştirmek için vardır; çoğaltmak için değil. Azaltmak için gelir; abartmak için değil.
Ramazan’ın ruhu, ışıkların parlaklığında değil, kalbin inceliğinde saklıdır. O, şaşaalı mekânlarda değil; bir tas çorbanın buharında, bir hurmanın mütevazı tadında, bir bardak suyun şükründe kendini hissettirir. Gösteriş büyüdükçe tevazu küçülür; sofralar zenginleştikçe bazen ruh fakirleşir. Çünkü Ramazan, nefsin törpülendiği bir aydır. Nefsi besleyen ihtişam, orucun özüne perde olabilir.
İftar sofraları bir statü gösterisine dönüştüğünde, davet edilenler üzerinden güç devşirilen, fotoğraflarla sergilenen, konuşmalarla süslenen organizasyonlara dönüştüğünde; oruç iç derinliğini yavaş yavaş kaybeder. Şekil yerli yerinde durur: Ezan okunur, hurma yenir, dualar edilir. Fakat mana eksilir. Çünkü o sofrada belki mide doyar; ama gönüller doymaz.
Oysa Ramazan’ın bize öğrettiği en temel hakikat şudur: Açlığın hikmeti, başkasının açlığını anlayabilmektir. Eğer kurulan sofrada yoksulun duası, mahzunun tebessümü, garibin minnet dolu bakışı yoksa; o sofrada eksik bir taraf vardır. Paylaşımın yerini gösteriş aldığında, ibadet incelir; ruh derinliği azalır.
Ramazan, insanı eşitleyen bir aydır. Zengini de fakiri de aynı sofrada buluşturur. Fakat biz o eşitliği lüksün gölgesinde yeniden ayrıştırıyorsak, orucun bize vermek istediği mesajı tam okuyamamışız demektir. Çünkü Ramazan’ın ruhu, gösterişten değil; paylaşmaktan, yakınlaşmaktan, tevazudan beslenir ve oruç, ancak bu ruhla tutulduğunda gerçek derinliğine kavuşur.
Unutmayalım ki en efdal sofra, dar gelirlinin sofrasıdır. Çünkü orada şükür vardır. Orada kanaat vardır. Orada nimetin kıymeti vardır. Hâli vakti yerinde olanların birbirini ağırladığı sofralar elbette haram değildir; fakat fazilet arıyorsak yönümüzü imkânı kısıtlı olana çevirmeliyiz. Çünkü Ramazan, zenginin zengine misafir olduğu bir mevsim değil; imkânı olanın, imkânı olmayana kardeş olduğu bir mevsimdir.
Beş yıldızlı otellerde açılan iftarların şaşaası, çoğu zaman Ramazan’ın o derin ve dingin iklimine görünmez bir perde çeker. Işıkların göz kamaştırdığı salonlarda, protokol düzeninde dizilmiş masalarda, adeta bir organizasyon titizliğiyle planlanan iftarlar… Her şey kusursuzdur; servis muntazam, sunum estetik, mekân etkileyicidir. Fakat Ramazan kusursuzluk değil, kırıklık ister. Biraz mahviyet, biraz içe dönüş, biraz da kalbin yumuşaması…
Işıltılı mekânlarda yapılan oruçlar elbette şeklen tamamdır. Ezan okunur, hurmalar yenir, su içilir, dua edilir. Fıkhî ölçüler yerine getirilmiştir. Ancak ibadet sadece zahirle ölçülmez; niyetin rengi, kalbin yönü, ruhun kıvamı da o ibadetin özünü belirler. Eğer gösteriş niyete sızmışsa, davet bir prestij alanına dönüşmüşse, sofralar sosyal bir vitrin halini almışsa; oruç makbul olma derinliğini kaybeder. Çünkü ibadetin özü, Allah’a yakınlaşmaktır; insanlara bonkör görünmek değil.
Oruç, lüksün içinde değil; tevazuun içinde güzeldir. Lüks, nefsi okşar; tevazu nefsi terbiye eder. Oruç ise terbiyedir. Nefsi dizginleme sanatıdır. İnsanı kendi sınırlarıyla yüzleştirir, açlıkla inceltir, sabırla olgunlaştırır. Bu incelik, ihtişamın gürültüsünde çoğu zaman duyulmaz hâle gelir.
Kalabalık menüler, çeşit çeşit tatlar, art arda gelen tabaklar… Oysa oruç, bir hurma ile de açılabilir. Bir tas çorba ile de kemale erebilir. Asıl kıymet, sofranın zenginliğinde değil; duanın samimiyetindedir. Çünkü dua, kalbin en yalın, en berrak hâlidir. Samimi bir “Âmin”, en zengin menüden daha değerlidir.
Ramazan bize şunu öğretmelidir: Az ile yetinmeyi, çok ile paylaşmayı… Çünkü oruç, insanın elindekini azaltırken kalbindekini çoğaltır. Sofradaki lokma küçülür belki; ama merhamet büyür. Bardaktaki su azalır; fakat şükür derinleşir. İşte Ramazan’ın hikmeti tam da burada saklıdır: Eksilterek çoğaltmak…
Eğer çokluk paylaşmaya dönüşmüyorsa, sadece sergileniyorsa; orada Ramazan’ın ruhu incinir. Nimet, teşhir edildiğinde bereketini kaybeder. Gösterilen zenginlik, paylaşılmayan bolluk; kalpleri doyurmaz, sadece gözleri oyalayabilir. Oysa Ramazan gözlere değil, gönüllere hitap eder. Göze hoş gelen değil; kalbe dokunan makbuldür.
Oruç, gösterişli mekânlarda değil; gösterişten arınmış gönüllerde güzelleşir. Çünkü oruç bir iç yolculuktur. İnsan o yolculukta biraz küçülür; kibrinden, fazlalıklarından, iddialarından arınır. “Ben” azalır, “biz” çoğalır. Nefis susar, vicdan konuşur. İşte o zaman oruç gerçek anlamına kavuşur.
Ve en makbul hâline, insanın kendini küçültüp Rabbine yöneldiği o sessiz anlarda ulaşır. İftar vakti ezan okunmadan hemen önceki o derin bekleyişte… Dudaklardan dökülen mahcup bir duada… Kimsenin görmediği, kimsenin alkışlamadığı, sadece Allah’ın bildiği bir iç yakarışta… O an, ne sofranın bolluğu önemlidir ne de mekânın ihtişamı. O an, sadece kalbin yönü belirleyicidir.
Ramazan, insanı dışarıdan değil içeriden büyütür. Ve oruç, en çok da kalp sadeleştiğinde güzelleşir. Çünkü hakiki zenginlik; sofrada değil, şükreden ve paylaşan bir gönüldedir.
Ramazan, insanın kendini sorguladığı aydır: Bugün bir yetimin başını okşadım mı? Bir borçlunun yükünü hafiflettim mi? Bir gönlü onardım mı?
Eğer iftar vakti geldiğinde soframızda bir yoksulun duası yoksa, o sofrada eksik bir şey var demektir. Eğer tabağımız dolu ama kalbimiz boşsa, orucun hikmeti henüz bize uğramamış demektir.
En efdal oruç; sadece imsaktan akşama kadar süren açlık değil, kibirden arınmış bir kalptir. En efdal iftar; lüks tabaklarda değil, paylaşılmış lokmalardadır. En makbul Ramazan; başkasının yükünü hafiflettiğimiz Ramazan’dır.
Geliniz bu Ramazan’da sofralarımızın yönünü değiştirelim. Zenginin zengine değil, zenginin yoksulla birlikte iftar yaptığı sofralar kuralım. İftarlarımızı gösterişten arındıralım. Çünkü Ramazan, midemizi değil kalbimizi doyurmaya gelmiştir ve kalp, ancak paylaştıkça doyacaktır.
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP