Oruç Mideyle mi, Vicdanla mı Tutulur?
Ramazan geldiğinde güzelim memleketimiz adeta ikiye ayrılır: Bir grup orucu takvime ve adabına sadık, disiplinli bir şekilde tutar ve yaşar; diğer grup ise sadece görünürde oruç tutar, günü taklitle geçirir. İftar saati yaklaşırken mutfakta nöbet tutanlar vardır; ama aynı sofrada gün boyunca kul hakkına girip akşam ezanında bir yudum suyu “manevî başarı madalyası” gibi yudumlayanlar da bulunur. İşte o anda herkesin aklında gelen soru şudur: “Bir parça ekmek yesem orucum bozuluyor da, başkasının hakkına göz dikmek, yalan söylemek, gıybet etmek orucumu neden bozmaz?”
İşte mesele tam da burada ortaya çıkıyor. İnsan açlığa sabredebilir; fakat vicdanı doymuyorsa, oruç sadece mideyle sınırlı bir ritüel hâline gelir. Oruç bir lokmayla bozulur; ama kul hakkıyla kirlenen ruh, görünürde sağlam olsa da içten çürür. Çoğu zaman bu çürüme fark edilmez; çünkü kimse kendi nefsiyle sınanmayı sevmez.
Ramazan, sadece yemek ve susuzluk meselesi değildir. Asıl imtihan, dili, gözü, niyeti ve hırsı dizginleyebilmektir. Açlık geçicidir; kul hakkı ve vicdan yaraları ise bazen ömür boyu iz bırakır.
Fıkıh kitaplarına göre cevap nettir: Ekmek mideye gider, su boğazdan geçerse, oruç bozulur. Yalan, gıybet, iftira, haksız kazanç ise mideye değil, kalbe ve topluma zarar verir. Oruç şeklen bozulmaz; ama sevabı azalır, ruh zedelenir.
İnsan tabiatı garip bir terazidir: Bir kefesinde mide, diğer kefesinde vicdan vardır. Çoğu zaman teraziyi yanlış yere koyarız. Gün boyu aç kalır, dudaklarımız kurur, başımız ağrır; ama bu sabrı ahlâkî bir disipline dönüştürmek yerine biyolojik bir dirence indirgeriz. Oysa açlık, bize empatiyi ve emeğin değerini öğretir.
Ne var ki bazı insanlar, lokmasına gösterdiği hassasiyeti başkasının hakkına göstermez. İftara üç dakika kala su içmemek için dişini sıkan kişi, söz konusu bir çalışanın maaşı, bir öğrencinin emeği ya da bir komşunun hakkı olduğunda aynı titizliği göstermez. Menfaat sofraya konunca sabır masadan kalkar.
Başkasının emeği üzerinden kazanç sağlarken, bunu “sistem böyle” diyerek meşrulaştırır. Birinin itibarını zedelecek sözü “doğruyu söyledim” kılıfıyla servis eder. Gıybeti sohbet, iftirayı yorum, haksız kazancı ticaret zanneder. Açlığa gösterdiği tahammülü, adalet söz konusu olduğunda göstermez; çünkü mide susunca insan rahatsız olur, vicdan sustuğunda ise sessizlik konforlu gelir.
Oruç, yalnızca yememek ve içmemek değildir; insanın içindeki hoyratlığı terbiye etmektir. Kimileri açlıkla imtihan olurken vicdan imtihanına girmemeyi tercih eder. Açlık akşam ezanıyla biter; kul hakkına riayet ise ömür boyu sürer.
Asıl soru şudur: İnsan midesine mi hâkimdir, yoksa nefsine mi? Eğer oruç yalnızca sofraya kadar uzanıyorsa; kalbe, dile ve ele uğramıyorsa, açlık vardır ama arınma yoktur. Sabır vardır ama adalet yoktur. İbadet vardır ama ahlâk eksiktir.
Hz. Peygamber’in uyarısı oldukça sarsıcıdır: “Her kim yalan söylemeyi ve yalanla amel etmeyi bırakmazsa, o kimsenin oruç tutmasına Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.”
Bu, ibadetin zahiri ile hakikati arasındaki farkı gösterir. Oruç, insan kalabilmek içindir; Allah açlığımıza ihtiyaç duymaz. Ama bizim kendi nefsimizi terbiye etmeye ihtiyacımız vardır.
Çoğu zaman ibadeti şekle indirgeriz: Gün boyu yemeyiz, içmeyiz; ama dilimizi serbest bırakırız. Midemizi tutarız, kalbimizi salıveririz. Oruçlu iken yalan söyleyen bir kişi, orucun özünü ıskalamıştır. Yalan, hakikatin üzerini örter; oruç ise insanı arındırmayı hedefler. Bu ikisi bir arada olamaz.
İroni şudur: İnsan Allah için aç kaldığını iddia ederken, Allah’ın yasakladığı ahlâkî çürümeyi sürdürmektedir. İbadet var ama istikamet yok; ritüel var ama ruh yok. Oruç, şekilden hakikate; ritüelden ahlâka dönüşmelidir.
Oruç yalnızca biyolojik bir eylem değil, ahlâkî bir inkılâptır. Eğer yalan devam ediyor, haksız kazanç sürüyor, kul hakkı yeniyorsa; açlık sadece bedeni yormuştur, ruhu değil. İbadetin gerçek amacı, mideyi değil nefsimizi terbiye etmektir.
Kul hakkı yemek, orucu teknik olarak bozmaz; ama insanı bozar. Fıkıh açısından kişi yeme içmeden uzak durmuşsa orucu sahihtir. Ama aynı gün içinde başkasının hakkını çiğnemişse, manevî bilanço eksiktir. Kul hakkı bireysel bir kusur olmanın ötesinde toplumsal düzeni bozar.
Unutmayalım! Oruç, sadece bir ay süren bir açlık eğitimi değil, ömür boyu sürecek bir vicdan disiplinidir. Eğer Ramazan sonunda insan daha adil, daha merhametli, daha dürüst değilse, oruç amacına ulaşmamıştır. Asıl oruç, içimizdeki hoyratlığı aç bırakabilmektir; asıl iftar, başkasının hakkına el uzatmaktan vazgeçtiğimiz andır.
Sonuç ve Değerlendirme
Netice itibarıyla mesele, orucun bozulup bozulmadığına indirgenecek kadar dar değildir. Asıl mesele, orucun bizi inşa edip etmediğidir. Eğer bir ay boyunca aç kalmış; fakat bir ömür boyunca haksızlığa karşı suskun kalmışsak, ibadetin şekli korunmuş ama amacı ıskalanmış demektir. Çünkü oruç, sadece mideyi değil; dili, kalbi, niyeti ve hırsı terbiye etmek için vardır.
Kul hakkı, bu bağlamda en kritik eşiktir. Zira kul hakkı, bireysel bir kusur olmanın ötesinde toplumsal düzeni bozan bir fay hattıdır. Bir toplumda insanlar birbirinin hakkına riayet etmiyorsa, orada ibadet artabilir; fakat güven azalır. Şekil güçlenebilir; fakat adalet zayıflar. Oysa din, yalnızca bireyin Allah ile ilişkisini değil, insanın insanla ilişkisini de düzenler. İbadetin kemali, ahlâkın kemaliyle ölçülür.
Bu nedenle oruç, bir ay süren bir açlık eğitimi değil; bir ömür sürecek bir vicdan disiplinidir. Eğer oruç bizi daha adil, daha merhametli, daha dürüst kılıyorsa, maksadına ulaşmıştır. Fakat bizi öfkeli, tahammülsüz, menfaatine düşkün bırakıyorsa; orada ciddi bir muhasebe ihtiyacı vardır.
Değerlendirme olarak şunu söylemek gerekir: İbadet, insanı yüceltmek için vardır; insan ibadeti yüceltmek için değil. Allah’ın bizim açlığımıza ihtiyacı yoktur; bizim arınmaya ihtiyacımız vardır. Bu arınma ise sadece sofradan değil, haksızlıktan da el çekmekle mümkündür.
Son söz olarak: Oruç, akşam ezanıyla tamamlanır; fakat kul hakkına riayet ömür boyu sürer. Gerçek takva, yalnızca aç kalabilmek değil; başkasının hakkına tok durabilmektir. İşte o zaman ibadet, şekilden hakikate; ritüelden ahlâka dönüşür.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP