Mesleki Eğitimde Yeni Eşik: Üniversite-Sanayi Evliliği Kalıcı mı?
Yükseköğretim sistemleri, yalnızca bilgi üreten kurumlar değil; aynı zamanda toplumun ekonomik ve sosyal dönüşümünü yönlendiren stratejik aktörlerdir. Bu bağlamda Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Erol ÖZVAR tarafından açıklanan Organize Sanayi Bölgeleriyle Entegre Meslek Yüksekokulu (OSB-MYO) modelinin ülke geneline yaygınlaştırılması kararı, sıradan bir idari düzenleme değil; yükseköğretimin değerler dizisinde yapısal bir dönüşüm hamlesidir.
Bugün üniversitelerin başarısı artık yalnızca kontenjan doluluk oranlarıyla ya da mezun sayısıyla ölçülmemektedir. Asıl ölçüt; mezunun iş gücü piyasasına ne kadar sürede uyum sağladığı, edindiği bilgi ve becerinin sektörle ne ölçüde örtüştüğü ve istihdam performansıdır. Mezun profili ile piyasanın talep ettiği beceri göstergesi arasındaki makas açıldığında ortaya çıkan tablo açıktır: İş bulamayan mezunlar ve nitelikli eleman bulamayan işletmeler. Bu çelişki, modern eğitim sistemlerinin en kırılgan alanını göstermektedir.
Klasik meslek yüksekokulu modeli, sanayinin hızla değişen ihtiyaçlarına aynı hızda cevap verememektedir. Kısa süreli staj uygulamaları çoğu zaman üretim süreçlerini derinlemesine kavramaya yetmemekte; öğrenci ile sektör arasında yüzeysel bir temas yaratmaktadır. Oysa üretim kültürü yalnızca teknik bilgi değil; iş disiplini, kalite standartları, ekip çalışması ve kurumsal hiyerarşi bilinci gerektirir.
OSB-MYO modeli tam da bu noktada devreye girmektedir. Eğitim ile üretim arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran bu model, teorik bilginin eş zamanlı olarak fabrika ve atölye ortamında pratiğe dönüşmesini öngörmektedir. 3+1, 2+2 ya da bazı bölgelerde 4+2 gibi uygulamalı eğitim modelleri, öğrencinin üretim sürecinin gerçek bir parçası olmasını sağlamaktadır. Bu yaklaşım, “okuldan işe geçiş” sorununu minimize eden yapısal bir çözüm önerisidir.
“2018’de başlatılan uygulama bugün 21 üniversitede 22 OSB-MYO’ya ulaşmış durumdadır. 119 program ve 7 bini aşkın öğrenci desteklenmektedir. Yaklaşık 110 milyon liralık kamu desteği”, devletin bu modeli stratejik bir yatırım olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. “Yedi pilot ilde 185 ön lisans programının 88 farklı NACE koduyla eşleştirilmesi ve yaklaşık 120 bin öğrencinin 3+1 uygulamasından yararlanabilecek” olması ise dönüşümün ölçeğini göstermektedir. Bu, yalnızca bir eğitim reformu değil; aynı zamanda bölgesel kalkınma perspektifidir.
Sektörde karşılığı kalmayan programların kapatılması kimi çevrelerce daralma olarak yorumlanabilir. Oysa burada söz konusu olan, nicelikten niteliğe geçiştir. İşlevini yitirmiş bölümlerin dönüştürülmesi, kontenjanlarının azaltılması ya da kapatılması; yükseköğretim planlamasında rasyonalite ilkesinin hâkim kılınması anlamına gelir. Yükseköğretim romantik tercihlerle değil, veriye dayalı yansımalarla yönetilmelidir.
Bu noktada Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile imzalanan protokol ve İstanbul Sanayi Odası (İSO) ile yürütülen beceri analizi çalışmaları kritik önemdedir. Ayrıca İŞKUR ile gerçekleştirilen anket çalışmaları, orta ve uzun vadeli insan kaynağı planlamasını veri temelli hale getirme çabasının göstergesidir. Her ilde en az bir meslek yüksekokulunun ticaret veya sanayi odasıyla yapısal iş birliği kurması hedefi, üniversite-sektör ilişkisinin kurumsallaştırılması bakımından stratejik bir adımdır.
Sonuç ve Değerlendirme
OSB-MYO modeli, Türkiye’de mesleki eğitimin yeniden kurgulanmasına yönelik kapsamlı bir dönüşüm sürecinin referans noktasıdır. Ancak başarının sürdürülebilir olması, yalnızca mevzuat düzenlemeleri ya da mali destekle değil; üniversite ile sanayi arasında kurumsal güvene dayalı, sürekli ve ölçülebilir bir iş birliği kültürünün yerleşmesiyle mümkündür.
Eğer program kapatma ve açma süreçleri veriye dayalı biçimde yürütülür; müfredatlar sektör analizleriyle eş zamanlı güncellenir ve uygulamalı eğitim gerçek anlamda üretim sürecine uyumlu hale getirilirse, bu model Türkiye’nin rekabet gücünü artıracak stratejik bir kaldıraç işlevi görebilir. Aksi halde iyi niyetli bir reform girişimi olarak kalma riski vardır.
Son kertede mesele, üniversitenin sanayiye yaklaşması değil; bilgi ile üretimin aynı ekosistemde buluşabilmesidir. Bu buluşma sağlanabildiği ölçüde, genç işsizliği azalacak, nitelikli ara insan kaynağı sorunu hafifleyecek ve yükseköğretim sistemi ekonomik kalkınmanın gerçek bir paydaşı haline gelecektir.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP