İran Sokakları, Bölgesel Kaygılar ve Büyük Yanılsamalar
Ortadoğu söz konusu olduğunda, aceleci okumalar genellikle gerçeğin önüne geçer. İran’da son dönemde yaşanan toplumsal hareketlilik de bu riskli alanlardan biridir. Sokaklara yansıyan öfkeyi, otomatik biçimde “rejim karşıtı büyük bir ayaklanma” olarak etiketlemek, hem İran toplumunun sosyolojisini hem de bölgesel dengeleri ıskalamak anlamına gelir.
Bugün İran’da yaşanan protestoların ana ekseni siyasetten ziyade ekonomidir. Hayat pahalılığı, işsizlik ve alım gücündeki ciddi düşüş, halkın sabrını zorlamaktadır. Bu tepkiler sahicidir, gerçek bir toplumsal rahatsızlığa dayanmaktadır. Ancak bu durum, her ekonomik protestonun kaçınılmaz olarak rejimi hedefleyen bir kopuşa evrileceği anlamına gelmez. İran toplumu, ekonomik taleplerle sistemin topyekûn reddi arasındaki farkı bilen, tarihsel hafızası güçlü, imparatorluk miraslı bir toplumdur.
Burada dikkat çekilmesi gereken ikinci husus, bölgesel savaş endişesidir. “Biz bölge halkı olarak yeni bir savaş istemiyoruz” cümlesi, yalnızca İranlıların değil, Ortadoğu’nun geniş bir coğrafyasında yaşayan milyonların ortak duygusunu yansıtmaktadır. Çünkü bu coğrafyada savaş, haritalar üzerinde kalmaz; doğrudan şehirleri, evleri ve gündelik hayatı hedef alır. Halklar, bedelini yine kendilerinin ödeyeceği bir çatışmanın ayak seslerini çok iyi tanımaktadır.
Son haftalarda dolaşıma sokulan “ABD İran’a müdahale edecek” söylentileri ve buna eşlik eden yoğun diplomatik trafik ise gerilimin ne kadar kırılgan bir zeminde ilerlediğini göstermektedir. Burada fiilî bir askeri hazırlıktan çok, psikolojik baskı ve diplomatik manevraların öne çıktığını söylemek daha isabetlidir. Ancak bu durum, krizin her an kontrol dışına çıkabileceği algısını da canlı tutmaktadır.
Meselenin en hassas boyutu ise İsrail faktörüdür. İsrail’in İran’a yönelik bir saldırı arayışı içinde olduğuna dair işaretler, doğrudan bir saldırının kapıda olduğundan ziyade; hazırlık, niyet yoklaması ve caydırıcılık mesajları olarak okunmalıdır. İsrail-İran gerilimi uzun süredir zaten açık olmayan bir cephede sürmektedir. Bu gerilimin ne zaman ve nasıl görünür bir çatışmaya dönüşeceği ise hâlâ belirsizdir.
Bütün bu tabloya birlikte bakıldığında ortaya çıkan manzara nettir: İran’daki iç sorunlar gerçektir, ancak rejimin yarın çökeceği yönündeki beklentiler fazlasıyla abartılıdır. Dış tehditler ciddidir, fakat savaş henüz kaçınılmaz değildir. Ortadoğu’nun en büyük açmazı da tam burada yatmaktadır: Gerçek riskleri görmekle, onları kaçınılmaz kader gibi sunmak arasındaki ince çizgiyi koruyabilmek.
Soğukkanlı analizlere, aceleci manşetlerden her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Çünkü bu coğrafyada yanlış okunan her gelişmenin bedeli, yalnızca siyaset masalarında değil, sokaklarda ödenir.
Sonuç ve Değerlendirme
Gelinen noktada İran’ı, bölgeyi ve küresel aktörleri aynı anda okuyabilen bir akla ihtiyaç vardır. İran’daki toplumsal hareketlilik ne küçümsenecek kadar önemsizdir ne de her protestoyu rejimin sonuna bağlayacak kadar abartılmalıdır. Ekonomik sıkıntılar derindir; ancak bu derinlik, otomatik olarak siyasal bir kopuş üretmez. İran toplumu, dışarıdan bakıldığında sanıldığından çok daha temkinli, devlet-toplum gerilimini ise kendi tarihsel deneyimi içinde yönetmeye çalışan bir yapı arz etmektedir.
Bölgesel ölçekte ise asıl mesele, gerilimin kendisinden çok gerilimin nasıl yönetildiğidir. ABD’nin söylemleri, İsrail’in niyet okumaları ve diplomatik temas trafiği, sıcak bir savaştan ziyade karşılıklı yoklamaların sürdüğünü göstermektedir. Ancak Ortadoğu’nun temel sorunu tam da burada ortaya çıkar: Yanlış hesaplar, kontrollü gerilimlerin hızla kontrolsüz çatışmalara dönüşmesine yol açabilecek kadar güçlüdür.
Bu nedenle bugün yapılması gereken, İran’daki ekonomik rahatsızlıkları dış müdahalelerin meşruiyet zeminine dönüştürmeye çalışmak değil; bölge halklarının açık biçimde dile getirdiği “yeni bir savaş istemiyoruz” talebini ciddiye almaktır. Zira bu coğrafyada savaş, hiçbir zaman yalnızca askeri bir mesele olmamış; toplumsal, ekonomik ve insani yıkımları beraberinde getirmiştir.
Sonuç olarak, İran meselesi ne sloganlarla ne de aceleci senaryolarla anlaşılabilir. Soğukkanlı analiz, itidalli dil ve bölgesel gerçekliği merkeze alan bir bakış açısı olmadan yapılan her değerlendirme, sorunu çözmekten çok derinleştirme riski taşır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, yüksek sesli kehanetler değil; düşük tonlu ama derinlikli akıldır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP