Gökyüzüne Yazılmış Bir Yalnızlık: Vecihi Hürkuş
Bazı insanlar vardır; yaşadıkları çağın ötesindedirler. Zaman onlara dar gelir, toplum onların asaletini yaşadıkları süreç içinde anlayamaz. Onlar bugünde yürürken yarını görürler; fakat ne yazık ki yarını görenler, bugünün hükmünü çiğnedikleri için cezalandırılırlar. İşte Vecihi Hürkuş, bu toprakların gökyüzüne yazılmış en büyük saygın yalnızlıklarından biridir. Kendi zamanında hor görülen, anlaşılmayan, hatta cezalandırılan; fakat gelecek kuşakların vicdanına emanet edilmiş asil bir ruhtur O.
6 Ocak 1896’da İstanbul Arnavutköy’de dünyaya gelen Vecihi Hürküş, daha çocuk yaşta hayatın acımasız yüzüyle tanıştı. Üç yaşındayken babasını kaybetti. Genç yaşta dul kalan annesi Zeliha Hanım’ın vakur suskunluğu, onun ilk öğretmeni oldu. Yokluk vardı; ama yılgınlık yoktu. Kalabalık bir aile içinde büyüdü; paylaşmayı, direnç göstermeyi ve yalnız kalabilmeyi o ortamda öğrendi. Belki de bu yüzden, hayatı boyunca hiçbir makamın, hiçbir devrin ve hiçbir ideolojik konforun adamı olmadı. O, yalnızca gökyüzünün ve ideallerinin adamıydı.
Tophane Sanat Okulu’nda aldığı teknik eğitim, onun ellerine ustalık, zihnine ise sınır tanımaz bir cesaret verdi. Balkan Savaşları’yla başlayan askerlik serüveni, Birinci Dünya Savaşı’nda ve ardından Kurtuluş Savaşı’nda gökyüzüne taşındı. Vecihi Hürkuş, yalnızca uçağa binen bir pilot değildi; düşman uçağını vuran ilk Türk pilotlarından biri, esir düşüp Nargin Adası’ndan kaçmayı başaran irade abidesi bir askerdi. Gökyüzü onun için bir meslek değil, bir kaderdi; bir vatan meselesiydi.
Ne var ki, savaş cepheleri sustuğunda, asıl mücadele başladı. Düşmanla değil, kendi ülkesinin aşılması zor engelleriyle… Cumhuriyet’in henüz emeklediği yıllarda, herkesin “olmaz” dediğini yaptı. Türkiye’nin ilk yerli uçağı olan Vecihi K-VI’yı, imkânsızlıklar içinde, sabırla ve azimle inşa etti. Günler gecelere karıştı; uykusuzluk bir alışkanlık, yalnızlık bir yol arkadaşı oldu. Uçağını uçurmak istediğinde ise karşısına bir savaş filosu değil, kalın dosyalar, mühürler ve suskun masalar çıktı. “Yetkili kurul yok, izin yok” dendi. O ise tarihe geçecek o hakikati yaşadı ve söyledi: Uçak yerde beklemek için yapılmaz.
28 Ocak 1925’te K-VI havalandı. Türk semalarında ilk kez bir Türk uçağı, bir Türk mühendisinin ellerinden doğarak süzüldü. Bu tarih, aslında bir milletin gökyüzüyle barıştığı gündü. Ama Vecihi Hürkuş için ödül alkış değil, hapis cezası oldu. Affedildi; fakat kalbi kırıldı. Çünkü bazı ülkelerde bu durum cesaret madalyası ile ödüllendirilirken, bazı dönemlerde suç sayılabiliyordu. Hava Kuvvetleri’nden ayrıldı. Gökyüzünden değil; sistemden koptu.
Yılmadı. Çünkü yılmak, onun sözlüğünde yoktu. Uçak yaptı, sivil havacılığı hayal etti, uçuş okulları kurdu. Gençlere kanat verdi. Bedriye Tahir Gökmen gibi Türkiye’nin ilk kadın pilotlarını gökyüzüyle tanıştırdı. Ancak her girişimi, “daha büyük bir plan” gerekçesiyle durduruldu. Kendi imkânlarıyla kurduğu uçuş okulu kapatıldı. Yurt dışından sipariş alan uçak fabrikası, ihracat izni verilmediği için boğuldu. Beşiktaş’taki fabrika, Yeşilköy’deki Gök Okulu, dönümü 15 liradan kamulaştırıldı. 1944’te kapatılan fabrika, sadece bir binanın değil; bir milletin havacılık hayalinin mühürlenmesiydi.
Vecihi Hürkuş’un hayatı, idealler ile sistem arasındaki o bitmeyen gerilimin trajik bir özetidir. Almanya’da uçak mühendisliği diploması alır; ülkesine döner. “İki yıl mühendislik için kısa” denilerek reddedilir. Danıştay hak verir; ama bu kez Van’a sürülür. Hava yolları kurar; uçuşları yasaklanır. Gökyüzüne ömrünü vermiş adam, hayatının son yıllarında borçlarla, sigorta masraflarıyla ve uçmaktan men edilmiş uçakların sessizliğiyle baş başa kalır.
16 Temmuz 1969’da Ankara’da hayata gözlerini yumduğunda, arkasında 52 yıllık bir uçuş hayatı, 30 bin saati aşan gökyüzü mesaisi ve sayısız “keşke” bıraktı. Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatan bu yalnız adam, aslında Türk havacılığının vicdanıdır.
Bugün gökyüzünde Hürkuş ve Hürjet isimleri yankılanıyorsa, bu bir vefa borcunun gecikmiş ödemesidir. Ve şu soruyu sormak artık bir tercih değil, bir sorumluluktur: Vecihi Hürkuş kendi zamanında anlaşılabilseydi, bu ülke bugün gökyüzünde nerede olurdu? Belki de F-35’leri tartışan değil, kendi göklerini tek başına inşa eden bir ülke olurdu.
Bazı insanlar vardır; yaşarken kaybeder, öldükten sonra kazanırlar. Vecihi Hürkuş, gökyüzüne sığmayan bir ruhun, yeryüzüne sığdırılamamış hikâyesidir. Onu anmak, yalnızca bir havacıyı hatırlamak değildir; cesaretin, azmin ve bedel ödeyen vatanseverliğin önünde saygıyla eğilmektir.
Gökyüzü hâlâ onu tanır. Biz tanımayı, saymayı ne zaman öğreneceğiz, asıl soru budur.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP