Epstein Dosyaları: Şeffaflık Söylemi mi, Hakikatin Gürültü İçinde Kaybı mı?
“Epstein olayı, pedofili ekseninde okunacak basit bir ahlak skandalı değildir. Daha ziyade, küresel elitlerin birbirlerini denetleme, hatta siyasal aktörleri rehin alma mekanizması olarak ele alınmalıdır.”

Jeffrey Epstein dosyalarının kamuoyuna açılması, ilk bakışta gecikmiş ama gerekli bir şeffaflık hamlesi olarak sunulmaktadır. Ne var ki açıklanan belgelerin hacmi, niteliği ve dolaşıma sokulma biçimi dikkatle incelendiğinde, ortada klasik anlamda bir “hesap verme” sürecinden ziyade, çağımıza özgü bir başka olgunun- enformasyon kaosunun-bulunduğu görülmektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, bilginin yokluğu değil; bilginin aşırı, dağınık ve kontrolsüz biçimde çoğalmasıdır.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından gecikmeli ve kısmen sansürlü şekilde erişime açılan Epstein belgeleri, nicelik açısından devasa bir külliyat oluşturmaktadır. Ancak bu niceliksel büyüklük, niteliksel bir açıklık üretmemektedir. Dosyaların içerisinde doğrulanmış mahkeme kayıtlarının yanı sıra, teyit edilmemiş ihbarlar, söylentiler, bağlamından koparılmış e-posta yazışmaları, medya bağlantıları ve hatta ilgisiz reklam içerikleri dahi yer almaktadır. Bu tablo, belgelerde adı geçen herkes için otomatik bir suçluluk algısı üretmekte; hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesini fiilen aşındırmaktadır. Oysa akademik ve hukuki açıdan bakıldığında, veri bolluğu kanıt anlamına gelmez; bir ismin belgelerde geçmesi, suçun ispatı değildir.
Asıl dikkat çekici olan husus, bu belgelerin kamuoyuna sunuluş biçimidir. Epstein dosyaları; analitik bir çerçeve içinde ayıklanmış, sınıflandırılmış ve yorumlanmış halde değil, ham, parçalı ve büyük ölçüde yorumlayanın niyetine açık bir biçimde servis edilmiştir. Bu yöntem, şeffaflıktan çok sorumluluğun belirsizleşmesine yol açmaktadır. Çok sayıda veri, çok sayıda isim ve çok sayıda iddia aynı anda dolaşıma sokularak kamuoyunun odaklanma ve ayırt etme kapasitesi felç edilmektedir. Literatürde “bilgiyle boğma” ya da “enformasyon seli” olarak tanımlanan bu strateji, klasik örtbas yöntemlerinin yeni nesil bir versiyonunu çağrıştırmaktadır.
Sosyal medyanın bu süreçte oynadığı rol ise meseleyi daha da karmaşık ve tehlikeli hale getirmektedir. Yapay zekâ ile üretilmiş sahte görüntüler, bağlamından koparılmış videolar ve duygusal tepkileri tetiklemeyi amaçlayan manipülatif içerikler, Epstein dosyalarını hukuki bir soruşturma olmaktan çıkarıp bir algı savaşına dönüştürmektedir. Epstein’la ilgisi olmayan görüntüler “kurban” etiketiyle dolaşıma sokulmakta; farklı coğrafyalarda yaşanmış olaylar bilinçli biçimde başka ülkelere mal edilmektedir. Algoritmaların hızında yayılan bu içerikler, gerçek ile yalan arasındaki sınırı silikleştirmekte ve kamuoyunun eleştirel düşünme kapasitesini zayıflatmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu belgeler neden şimdi ve neden bu şekilde açıklanmıştır? Akademik çevrelerin de işaret ettiği üzere, yaşananlar klasik anlamda bir şeffaflık hamlesinden ziyade, sorumluluğun dağıtıldığı ve görünmez kılındığı bir süreci andırmaktadır. Gerçekten hesap verilmesi gereken kişiler, oluşan gürültü içinde seçilemez hale gelmekte; hakikat, bilgi yığını altında ezilmektedir.
Epstein vakası, tekil ve münferit bir suç anlatısının çok ötesine işaret etmektedir. Ortaya çıkan tablo, Epstein’ın tek başına hareket eden sapkın bir failden ziyade, küresel ölçekte işleyen bir ilişkiler ağında aracı bir figür olarak konumlandığını düşündürmektedir. Siyaset, sermaye, diplomasi ve elit çevrelerle kurulan yoğun temaslar; suçun bireysel bir ahlaki çöküşten çok, sistemik bir çürümenin parçası olduğunu göstermektedir. Epstein’ın 2007 yılında suçunu itiraf etmiş olmasına rağmen, birçok ismin onunla temasını sürdürmüş olması da bu yapısal bozulmayı teyit eder niteliktedir.
Dosyalarda yer alan istihbarat bağlantıları ve devletlerle ilişkiler henüz hukuki olarak kanıtlanmış değildir; ancak şu soruyu meşru kılmaktadır: Bu denli geniş ve karmaşık bir ağ, bu kadar uzun süre gerçekten fark edilmeden mi işlemiştir? Yoksa görülmüş, fakat siyasal, ekonomik ya da stratejik gerekçelerle görmezden mi gelinmiştir?
Belgelerin açıklanma zamanlaması ve siyasal bağlamı da bu tartışmadan bağımsız değildir. ABD’de yaklaşan seçimler, küresel ölçekte yükselen elit karşıtlığı ve sosyal medyanın kontrolsüz gücü, Epstein dosyalarını yalnızca hukuki değil, aynı zamanda siyasi bir mücadele alanına dönüştürmektedir. Bu tür dosyalar adalet üretmekten çok, güç mücadelelerinde birer koz haline geldiğinde, yıpranan yalnızca aktörler değil, hukukun kendisi olmaktadır.
Sonuç olarak Epstein dosyaları, çağımızın temel paradoksunu açık biçimde ortaya koymaktadır: Daha fazla veri, her zaman daha fazla hakikat anlamına gelmez. Aksine, kontrolsüz ve ayıklanmamış bilgi yığını gerçeği görünmez kılabilir. Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey belge sayısının artması değil; bağımsız yargı süreçleri, titiz ve sorumlu gazetecilik ile analitik ayıklama mekanizmalarıdır. Aksi halde şeffaflık iddiasıyla yürütülen her süreç, hakikatin değil gürültünün hizmetine girer; gürültü arttıkça adalet suskunlaşır. Suskunlaşan adaletin ise tecelli etmesi mümkün değildir.
Değerlendirme ve Sonuç
Epstein dosyaları etrafında şekillenen tartışma, çağdaş dünyada hakikatle kurduğumuz ilişkinin ne denli kırılgan hale geldiğini açık biçimde göstermektedir. Bu dosyalar, yalnızca belirli suç iddialarını ya da bireysel sorumlulukları değil; aynı zamanda bilginin üretimi, dolaşımı ve siyasal amaçlarla kullanımı üzerine derin bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Ortaya çıkan tablo, şeffaflık söyleminin her zaman hakikate hizmet etmediğini; aksine, yanlış kurgulandığında hakikati görünmez kılabildiğini göstermektedir.
Bugün Epstein belgeleri üzerinden yürütülen tartışmalar, hukuki bir arınma sürecinden çok algısal ve siyasal bir mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. Belgelerin ham, ayıklanmamış ve bağlamsız biçimde dolaşıma sokulması, kamuoyunun gerçeği seçebilme yetisini zayıflatmakta; sorumluluk ile söylenti arasındaki çizgiyi silikleştirmektedir. Bu durum yalnızca adı geçen kişiler için değil, adaletin kendisi için de ciddi bir risk oluşturmaktadır. Çünkü hukuk, gürültü içinde değil; delil, süreç ve ölçülülük içinde işler.
Epstein vakasının işaret ettiği esas sorun, tekil suçlardan ziyade sistemsel bir çürümedir. Eğer bu tür yapılar uzun yıllar boyunca varlığını sürdürebilmişse, mesele yalnızca bireylerin ahlaki zaaflarıyla açıklanamaz. Burada sorgulanması gereken, bu ilişkiler ağını mümkün kılan siyasal, ekonomik ve kurumsal mekanizmalardır. Ancak enformasyon kaosu içinde bu soruların sorulması giderek zorlaşmakta; kamuoyu öfke, şaşkınlık ve komplo anlatıları arasında savrulmaktadır.
Jeffrey Epstein vakası çoğu zaman pedofili üzerinden yürüyen bir ahlak skandalı olarak ele alınmıştır. Bu çerçeve, işlenen suçların ağırlığını teslim etmekle birlikte, olayın neden bu kadar uzun süre görünmez kaldığını, nasıl korunduğunu ve neden bazı isimlerin hiç sorgulanmadığını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle giderek daha fazla yorumcu, Epstein olayını bireysel bir sapkınlıktan ziyade küresel iktidar ilişkileri içinde işleyen bir mekanizma olarak okumayı tercih etmektedir.
Bu bakış açısına göre mesele, tek bir suçlunun varlığı değil; suçun belirli güç ağları içinde nasıl işlevselleştirildiğidir. Epstein’in etrafında oluşan çevre, yalnızca kişisel ilişkilerden ibaret değildir. Siyasetçiler, milyarderler, toplumun değişik kesimleri ve medya figürleri aynı sosyal alanlarda bir araya geliyor; bu alanlarda yalnızca fikir ve sermaye değil, zafiyetler ve sırlar da dolaşıma giriyor. Bu durum, klasik anlamda bir denetimden çok, karşılıklı bağımlılık üreten bir ilişki biçimi yaratıyor. Herkesin herkese karşı kaybedebileceği bir şey var gibi görünüyor.
Bu noktada Michel Foucault’nun iktidar anlayışı açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. Foucault’ya göre iktidar yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran bir yapı değildir; aynı zamanda davranışları, normları ve sessizlikleri üretir. İktidarın en etkili olduğu an, görünmez olduğu andır. Epstein vakasında da açık zor kullanımı ya da doğrudan baskıdan çok, stratejik bir sessizlik dikkat çekmektedir. Kurbanların susturulduğu, failin uzun süre korunduğu, fakat asıl güç sahibi figürlerin neredeyse hiç konuşmadığı bir düzen söz konusudur. Bu durum, baskının değil, iktidarın incelikli işleyişinin sonucu olarak okunabilir.
Olayın bir diğer boyutu, istihbarat dünyasında bilinen “kompromat” pratiğiyle ilişkilendirilmektedir. Kompromat, bir kişinin yasa dışı ya da toplumsal olarak yıkıcı davranışlarının belgelenmesi ve gerektiğinde kullanılmak üzere elde tutulması anlamına gelmektedir. Buradaki kritik nokta, bu bilginin her zaman açık bir şantaj aracı olarak kullanılmamasıdır. Çoğu zaman bilginin varlığının bilinmesi yeterli olmaktadır. Kişi hukuken serbest, fakat politik olarak sınırlı hale gelmektedir. Epstein vakasında suç ortamlarının kayıt altına alındığına dair iddialar, pedofilinin neden bu ağlar içinde bu denli merkezi bir rol oynadığını da açıklamaktadır. Çünkü bu tür suçlar affedilemez, savunulamaz ve ifşa edildiğinde kariyerleri bir gecede sona erdirebilir. Bu özellikleriyle son derece güçlü bir kontrol aracına dönüşmektedir.
Modern güç yapılarında bu tür mekanizmaların işlemesi için devlet aygıtına doğrudan ihtiyaç da yoktur. Günümüzde iktidar; para, bilgi, sosyal ağlar ve dokunulmazlık alanlarının kesişiminde yoğunlaşmaktadır. Modern oligark yapılarında aktörler aynı anda iş insanı, bağışçı, danışman ve siyasal etkinler olabilmektedir. Bu çoklu roller hukuki sorumluluğu bulanıklaştırırken, gerçek gücü görünmez kılmaktadır. Epstein gibi figürler bu yapıların merkezinde yer alan en güçlü kişilerden ziyade, en fazla bağlantıyı üzerinde toplayan düğümler olarak öne çıkmaktadır. Bilgi, sır ve zayıflık bu düğümler üzerinden akmaktadır.
Bu çerçevede Epstein’in ölümü de farklı bir anlam kazanmaktadır. Fazla görünür hale gelen bir düğüm, sistem için risk oluşturduğunda feda edilebilir. Ancak düğümün bağlı olduğu ağ büyük ölçüde korunur. Bu nedenle kamuoyuna anlatılan hikâye ile geride kalan sorular arasındaki uçurum kapanmamaktadır.
Sonuç olarak Epstein vakası, yalnızca bireysel bir suç dosyası değil; çağdaş iktidarların nasıl işlediğini gösteren bir örnek olarak okunmalıdır. Pedofili burada amaç değil, araçtır. Asıl mesele, suçun nasıl bir kontrol teknolojisine dönüştürülebildiği ve bu teknolojinin küresel elitler arasındaki ilişkileri nasıl şekillendirdiğidir. Bu nedenle olay, ahlaki olduğu kadar politiktir ve tam da bu yüzden hâlâ kapanmış sayılmamaktadır.
Son tahlilde Epstein dosyaları, bize şu temel gerçeği hatırlatmaktadır: Şeffaflık bir nicelik değil, nitelik meselesidir. Daha fazla belge, daha fazla isim ve daha fazla iddia, kendiliğinden daha fazla adalet üretmez. Aksine, ayıklanmamış bilgi yığını adaletin önündeki en büyük engellerden biri haline gelebilir. Gerçek bir yüzleşme için ihtiyaç duyulan şey; bağımsız yargı süreçleri, etik ilkelere bağlı gazetecilik ve akademik titizliktir. Aksi halde her şey konuşulurken asıl mesele gözden kaçar; gürültü artar, fakat hakikat duyulmaz. Hakikatin duyulmadığı bir yerde ise adalet, yalnızca bir söylem olarak kalır.
Saygılarımla,
Prof. Dr. Ayhan ERDEM - Köşe Yazarı
aerdem@gazeteankara.com.tr
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi
Gazete Ankara DHP- www.gazeteankara.com.tr
YORUM YAP